Bilimsel açıklamalar, Evrim teorisi ve Tanrı

Standart

Efendim, biz biliyoruz ki şu anda canlılık var. Ve biliyoruz ki bir zamanlar yoktu. Tam ne zaman oluştuysa o zamanın yakınlarına gidelim. Şimdi diyebiliriz ki, beş dakika önce canlı yoktu ama şimdi var. Evrim olgusu ilk canlıların çok daha basit oluşu, şimdiki düzeye evrile evrile gelişidir. Bu evrilme sürecinde, bildiğimiz kimyasal etkilerin haricinde bir şeye rastlamak mümkün değildir. Bu türden, bilinen etkilerle bilinmeyen bir zaman diliminde neler olduğunu söyleyen teorilere “bilimsel açıklama” denir. Evrim teorisi bir bilimsel açıklamadır.

Yaratılış düşüncesi ise bilimsel olmaktan uzaktır çünkü bilinmeyen bir etkiyi işin içine dahil eder. Bu fikrin savunucuları genellikle argüman olarak doğal süreçlerin canlı gibi kompleks bir yapıyı oluşturma ihtimallerinin düşük olduğunu öne sürerler. Fakat, şu ana kadar gözlemlemediğimiz, bilinmeyen dış etkinin yalnız o zaman için varolma ihtimalini hesaplamazlar. Bu bilinmeyen etkinin yaratıcı olduğunu öne sürmek, hele ki kutsal kitaplarda tariflenen yaratıcının bu olduğunu öne sürmek içinse hiçbir yeterli delil yoktur.

Bu bilinmeyen etkiye her seferinde bilinmeyen etki demek yerine “tanrı” diyelim. Tanrının varlığını ve yokluğunu varsayarak ihtimal hesabını tekrar gözden geçirelim.

1. Tanrı var ise: Etki bilinmeyen birşey olduğundan tam olarak mahiyeti, ne işe yaradığı hakkında bir şey söylenemez. Belki bu etki evrenin oluşumu esnasında bir kez işe müdahil olmuş ve evrim gibi düşük ihtimalli bir olayın gerçekleşmesini sağlamış, veya herşey seyrinde giderken olaya müdahil olmuş ve pat diye “Adem”i yaratmıştır. Hangisini tercih edeceğini bilemediğimizden bu olasılıklardan hangisinin olduğu hakkında bu bilgilerle teorik olarak bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Bu durumda herşey bildiğimiz etkilerle gerçekleşmiş ve o düşük ihtimalli durum olmuş demektir. Ne gözlemsel açıdan ne teorik olarak sorun yoktur.

Bir benzetme yapacak olursak, Ali evde tek başınadır. Evin ilk durumunu bildiğimizi farzedelim. Eve geldiğimizde masanın üzerinde bir bardak görüyoruz ve evden çıkarken orada olmadığını biliyoruz. Bu örnek için bilinmeyen etki olan tanrının varlığını ve yokluğunu varsayıp tekrar düşünelim.

1. Tanrı var ise: Ne düşündüğü ve olaylara nerede ne zaman karışacağı bilinmediğinden, Ali doğmadan çok önce evreni Ali’nin bardağı masanın üzerine koymasını olanaklı kılacak şekilde programladığı mı yoksa Ali evdeyken bizzat bardağı kendisinin mi masanın üstüne koyduğu hakkında bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Ali bardağı masanın üzerine koymuştur. Çünkü evde Ali’den başka kimsenin olduğu bilinmemektedir. Peki neden Ali durduk yere bardağı masanın üzerine koysun? Belki su içmiştir. Veya başka bir şey de içmiş olabilir. Belki de canı sıkılmış, veya içinden bardağı alıp masanın üzerine koymak gelmiştir. Bunların hepsi olabilecek şeylerdir ve bilimsel açıklama sınıfına girer. Şimdi sorsak, Ali’nin evde bu zaman zarfında yapabileceği pratikte sonsuz sayıda işten bardağı masanın üzerine koyma seçeneğinin tutma olasılığı kaçtır? Çok düşük olduğu kesindir.

Bilimsel açıklamalarda olasılığı hesaplamanın yanlışlığı (istatistikteki bir şey olduktan sonra onun olasılığını hesaplamanın yanlış olduğu ilkesi) ortadadır. Çünkü ne kadar düşük olursa olsun öyle bir şeyin olduğu durumların varlığı bir yerlerde hata olduğunu gösterir.

Bunun asıl nedeni teorik olasılık ve deneysel olasılığın işin içine girmesi, bir de yapılan hiçbir deneyin bir diğerinin olasılığını etkilememesi ilkesidir.

Teorik olasılıkta değişkenler bellidir, varsayımlar vardır. Bunun üzerinden hesaplamalar yapılır. Deneysel olasılıksa şakaya gelmez, bütün değişkenleri hesaba katar. Çünkü o deneydir. Ölçtüğümüz şeydir. Yani, teorik olasılıkta ihmal edilen şeyler vardır. İstatistik yapmak bu şeyleri bulmak yerine, birçok deneme yaparak sonuç olarak olasılığın ne olduğunu bilmeye yarar. İstatistik bilimiyse kaç tane deney yaparsak, bulduğumuz sonucun ne kadar kesin olduğu gibi şeylerle ilgilenir. Ali’nin masaya bardak koymasının gerçek ihtimalini bulmak için belki bin tane gözlem yapmak gerekecektir. Bilimsel açıklamaların tipik özelliklerini gösteren bu örnekten de anlaşılacağı gibi olasılık hesaplamak faydasızdır.

Bunun ikinci nedeni, hesapladığımız olasılığın bir işe yaramamasıdır. Çünkü diyelim ki çok geniş bir araştırma ile hileli bir zarın, belli bir odadaki 6 gelme ihtimalini 3/4 bulduk. Sonra odanın tavanından bir delik açtık ve zarı içeri attık. İhtimal kaçtır? Hesapladığımız üzere 3/4’tür. Ama biz ne geldiğini görmedik. İçerde neler olduğunu bilmiyoruz. İçeri girip baktığımızda 4 geldiğini görürsek bunu neye bağlayacağız? Bilinmeyen bir etkiye yukarıdaki iki örnekte bağladığımız gibi aynı şekilde 4 gelme işini yükleyebilir veya doğal süreçlerle, 3/4’ten geriye kalan ihtimallerin bunu yaptığını öne sürebiliriz.

“Tanrı yok ise” seçeneğindeki olasılığın düşüklüğünün bir anlam ifade etmediğini gördüğümüze göre “tanrı var ise” seçeneğini inceleyebiliriz. Herşeyden önce bu, tanrı gibi birşeyin varlığını kabul eder ki bu şey şu ana kadar kontrollü deneylerde karşımıza hiç çıkmamıştır. Doğrudan gözlemlediğimiz vaki değildir bu mahiyeti ve keyfiyeti bilinmeyen etkiyi.

Eğer var ise seçeneğini ikiye böldük, birincisinde tanrının bardağın masaya intikal etmesi anında hiçbir etkisinin olmadığını ve diğerinde doğrudan etki ettiğini belirttik. Eğer birinci seçenek doğru ise, bardağı masaya koyan yine Ali olmalıdır. Tanrının olması olaya yalnızca anlam katar. Tanrı, değişikliği işin başında yapmıştır. Ne kadar başında dersiniz? Ali masaya bardağı koymadan yarım saat önce olabilir mi? Bunun ikinci seçecekten farkı var mıdır? Yoktur, gene işlere doğrudan müdahil olan bir etkiden bahsedilmektedir. O halde bu deistik tanrı, evrenin dışında, evreni yaratmış ve gerisini doğa yasalarına bırakmış bir tanrı olmalıdır.

Bu seçenekte, proses olarak, Ali’nin bizzat kendisinin bardağı alıp masaya koyması ve tanrının olmaması ile empirik açıdan çelişir bir yanı yoktur. Eklenen şey olgusal olmadığından bilimsel olarak incelenemez ve varlığı ya da yokluğu hakkında bir şey söylenemez. Varlığına gerek yoktur denir.

İkinci seçenekte eve gizlice girip bardağı masaya koyan bir tanrı vardır. Bilimde, olan şeylerin sürekli olması beklenir ki “ben arkamı döndüğümde buzdolabı nanik mi yaptı” gibi sorular sorulamasın. Esas olan ölçümdür, gözlemdir. Eğer tanrı sadece biz evde yokken eve girip bardağı masaya koyuyorsa bu tanrı da sınanamazdır denir. Sadece dolaylı etkisi sınanabilmektedir. Doğrudan gözlemlenmemiş bir şeyin fiziksel gerekliliğinden bahsedilemez. “Tanrı nedir?” diye sorulduğunda verilecek cevap empirik olmalıdır ki bu örnekteki tanrının bardağı masaya koymaktan başka bir işlevi yoktur. O halde, tanrı biz evde yokken bardağı masaya koyan etkidir denir. Bunun sınanabilir sonuçları nedir? Bardağın masada olması. Bakarız ve bardağın masada olduğunu görürüz, o halde tanrı vardır deriz. Ama bir dakika! Bu semantik bir probleme dönüştü bu haliyle. Tanımı bu şekilde yapılmış bir tanrıya vardır demek, bardak masanın üzerinde demekten öte bir şey değildir. Oysa ki biz bardağın oraya nasıl geldiğiyle ilgili prosesi öğrenmek istiyorduk. Bu seçenekte de açıkca görüldüğü gibi, Ali’nin ismini “tanrı” olarak değiştirmekten ibarettir.

Tıpkı elmanın yere düşmesindeki etken meleklerdir demek gibi… Eğer bizim yerçekimi dediğimiz şeye birileri melek demek istiyorsa desinler. Bu, anlaşmazlıktan öte bir şeye neden olmaz.

Ali örneği bütün bilimsel açıklamalar için tipik bir örnektir. Gördüğümüz üzere bilimsel olarak kabul edilebilecek tek yaklaşım tanrının yani bilinmeyen bir etkinin varlığının gereksiz olduğunu kabul etmektir. Aynı şeyi ilk örnek olan evrime uygularsanız, pat diye “Adem”in oluşmasının mı yoksa olasılığı düşük de olsa dış etkiye ihtiyaçsız olarak oluşumun mu daha olası olduğunu görürsünüz.

Kaynak: “Dehri Man

Kötülük problemi

Standart

Inanclilara genellikle iddia sahibi tarafin kendileri oldugunu soyleriz. Biz ateistlerin tek iddiasinin teist iddialarin yanlisligi oldugunu soyleriz. Bu dogru elbette ama teist iddialarin yanlisligi ifadesi cok genis bir ifade. Bu ifadenin altina sigabilecek pek cok iddiadan bahsedilebilir. Bunlar arasinda Tanri kavraminin delili olmadigi, absurd oldugu, dinsel bilgilerin celiskili ve sacma oldugu, ya da bilime aykiri oldugu, vs. gibi pek cok alt iddia var. Tabi tum bunlara ragmen, bu tur cogu ateist iddianin temel olarak yaptigi dogrudan Tanri’nin varolamayacagini iddia etmekten ziyade, ya Tanri gibi bir kavrama gerek olmadigi, ya da Tanri’nin varliginin kanitlanamayacagi gibi gerekcelerle Tanri’nin varoldugu iddiasini reddetmeye yonelmektir.

Fakat ateist argumanlar arasinda iki tanesi var ki, sadece pasif bir sekilde Tanri iddiasini reddetmeye degil, pozitif ateistlerin kullanabilecegi sekilde, Tanri’nin varolmadigini kanitlamaya yonelik olarak kullanilabilecek iddialar. Bu kategoriye giren iddialarin bir tanesi Tanri’ya ithaf edilen bazi niteliklerin (her seye kadir olma ve her seyi bilme gibi) paradoksal olmasi ve mantik sorunlarina yol acmasi. Dolayisiyla, tanimlandigi sekliyle Tanri kavraminin mantiga sigmamasi, absurd olmasi. Her seyi yarattigi soylenen bir Tanri’nin mantik kurallarini da yaratan varlik olmasi gerektiginden, Tanri’nin kendi yarattigi bu kurallarin uzerinde olup olmamasi temel bir problemdir teistler acisindan. Eger mantik kurallarini Tanri’nin ustunde gorurlerse, bu Tanri kavramina aykiri olur, Tanri’nin gucunu kisitlar. Eger Tanri’yi mantik kurallarinin ustunde gorurlerse, o zaman Tanri’nin mantiga sigmayan, absurd birsey oldugunu soylemis olurlar, ki bu yaygin bakis acisina gore Tanri diye birseyin varolamayacagini zaten kanitlar. Fakat baska bir bakis acisina gore, bu durum dogrudan Tanri’nin varolmadigini kanitlamaz. Mantik ilkelerine uymayan fakat yine de varolan birseyin mumkun olabilecegini iddia eder bazi teistler. Fakat bu durumda da, Tanri’nin varolamayacagi kanitlanmis olmasa da, en azindan biz insanlarin zihinsel yeti olarak boyle bir varligi anlayamayacagimiz, onun varligi bilgisine ulasamayacagimiz kabul edilmis olur teist tarafindan. Biz bu bilgiye ulasamayacaksak da, akla dayali olarak nasil Tanri’nin varoldugunu kabul etmemiz beklenebilir? Normal olarak, aklin yolu o durumda Tanri’nin varligini reddetmek olacaktir. Tabi israrli bir teist burada da akla dayanmayan (kalp ya da gonul gozune dayanan) bir imandan bahsederek isin icinden cikmaya calisabilir, ki nitekim bunu yaparlar da, ama sonucta pozisyonlarinin oldukca zayiflamasina razi gelmis olurlar. O noktada artik pek cok teistin iddia etmeye bayildigi gibi aklin yolunun Tanri’nin varligina goturdugu gibi iddilarini terketmek zorunda kalirlar.

Tanri ve mantik ikilemi haricinde, pozitif ateist bir pozisyonu savunmak icin kullanilabilecek ve teist iddialarin bir numarali dusmani olarak gorulen ve yukarida acikladigim Tanri ve mantik sorunundan daha fazla bilinip daha da populer olan, hatta pek cok kisiye gore teist iddialari cok acik ve basit bir sekilde curuten cok guclu birbaska ateist arguman vardir ki, bu argumana kisaca “kotuluk problemi” denir.

Kotuluk problemi birkac sekilde formule edilebilir. En basit ifadesi, “Tanri varsa ve soylendigi gibi sonsuz iyiyse, o zaman dunyada neden kotuluk var?” seklinde kisaca aciklanabilir. Eger Tanri sonsuz iyi ve sonsuz gucluyse, o zaman kendi zitti, yani kotuluk varolamamalidir. Tanri kendi sonsuz iyilik niteligini diledigi her alanda ve her ayrintida gerceklestirebilmeliydi.

Bu problem degisik sekillerde ifade edilebilir. Fakat gunumuz filozoflari arasinda bu argumanin en yaygin ifade sekli asagidaki gibidir.

Asagidaki 4 onermenin en fazla 3 tanesi bir arada dogru olabilir, 4’u birden dogru olamaz:
1) Tanri vardir
2) Tanri iyidir
3) Tanri sonsuz gucludur
4) Kotuluk vardir

Simdi dusunursek,

Eger Tanri varsa ve iyiyse, fakat kotuluk de varsa, demek ki Tanri sonsuz guclu olamaz.
Eger Tanri varsa ve sonsuz gucluyse, fakat kotuluk de varsa, demek ki Tanri iyi degildir.
Eger Tanri varsa, sonsuz gucluyse ve iyiyse, o zaman kotuluk varolmamalidir. (Fakat kotuluk bilindigi gibi vardir).

Dolayisiyla, tek tutarli sonuc, eger kotuluk varsa, tanimi geregi sonsuz guclu ve iyi olan bir Tanri varolamaz.

Eger Tanri’nin niteliklerini degistirerek isin icinden cikmaya calisirsaniz, o zaman bahsettiginiz Tanri teizmin Tanri’si olmaz. Dolayisiyla, icinde kotuluk barindiran veya sonsuz guclu olmayan bir Tanri tanimi yaparak problemi cozmeye calisirsaniz, o zaman bahsettiginiz Tanri teizmin tanrisi degildir. Kisacasi, kotuluk problemi mantiksal acidan sarsilmasi cok guc ve cok etkili bir argumandir.

Dogal olarak, teistler bu argumanla karsi karsiya geldiklerinde binbir kiliga girerler ve isin icinden cikabilmek icin cok ter dokerler. Fakat bir kez inancinizi akla ve mantiga degil, kor imana dayandirirsaniz, en guc durumlardan bile kurtulmanin bir yolunu bulursunuz, ya da buldugunuzu sanirsiniz. Dolayisiyla, teistlerin de dogal olarak bu problemle ilgili sozde aciklamalari vardir.

Bir argumani karsilamanin birkac yolu vardir. Ya mantik orgusunde bir yanlislik bulacaksiniz, ornegin Oncul 1: “Insanlarin kafasi vardir”, Oncul 2: “Farelerin kafasi vardir”, Sonuc: “Fareler insandir”. Boyle bir mantik orgusu elbette ki yanlisdir. Burada A => B ve C => B’den A => C cikarilmaya calisilmistir ki bu tum mantik kitaplarinda goreceginiz gibi hatali bir mantik kurgusudur. Bundan baska mantik yanlislari da mumkun ama bu ne kastettigimizi gostermek icin yeterli.

Kisacasi, ya argumanin mantiksal cikariminda bir yanlislik bulacaksiniz, ki bunu bu durumda uygulayamazsiniz, ya oncullerin gecersiz oldugunu soyleyeceksiniz, bu ornekte boyle bir karsilik da mumkun degil, ya sonucu kabul edeceksiniz (ki teistin en son yapmak isteyecegi secenek olur bu), ya da oncullerde gecen kavramlarin net olmadigindan, cok anlamli veya bulanik oldugundan yakinarak, buradan cikan bir itiraz gelistirmeye calisacak ve mantiksal argumani bu yonden yikmaya calisacaksiniz.

Dolayisiyla, teistler bu probleme genel olarak bu acidan yaklasmaya calismistir. Bu argumanda gecen kavramlarin her birine dayanan (“Tanri”, “varolmak”, “kotuluk”, “sonsuz iyi olmak” ve “sonsuz guclu olmak” gibi) ve bu kavramlari analiz eden itirazlar gelistirmeye calismislardir.

Ornegin “Tanri” kavramiyla ilgili olarak, Tanri’nin iyiligi ve sonsuz guclu olmasi disinda bir de sonsuz bilge olmasi diye bir niteligi oldugunu, dolayisiyla belki de bizim goremedigimiz birseyleri gordugunu soylemislerdir. Yani belki de bizim kotuluk olarak gordugumuz seyler daha ust bir iyilik icin gerekli seylerdir demislerdir. Fakat bunu anlamaya bizim aklimiz belki de yetmiyordur demislerdir. Bu aciklama yetersizdir elbette, cunku kotulugu aciklamiyor. Fakat teistler bu aciklamayi kendi icinde tutarli bir aciklama olarak sunmaktadirlar en azindan. Fakat bana sorarsaniz, bu da aslinda iddia edildigi gibi tutarli degil. Sonsuz guclu bir varligin, bize kotuluk gibi gorunen birseyleri yaratmasina ihtiyaci olmadan da amacina ulasabilmesi ve iyiligini gerceklestirebilmesi gerekirdi bana sorarsaniz. Yani neden daha ust bir iyiligi gerceklestirebilmek icin, bize kotulukmus gibi gorunen birseyleri yaratmak zorunda kaliyor? Kendisi sonsuz guclu degil miydi? Gayet kolay bir sekilde, hem iyi olan, hem de bize de iyi gorunen sekilde yaratabilirdi her seyi. Dolayisiyla, bence teistlerin bu aciklamasi gecerli degildir.

Bu aciklamayi devam ettirir teistler. Derler ki, kotuluk problemi, kotulugun gercek oldugunu soyler. Ayrica, bizim kotuluk hakkindaki muhakememizin dogru oldugunu farzeder derler. Ayrica, bizim iyiligin gercek standardi ile baglantida oldugumuzu ve ornegin masum cocuklarin aci cekmesini kotuluk olarak gordugumuzu, fakat tum bu muhakemeyi kendi iyilik standardimizla yaptigimizi, fakat bu standardin mukemmel olmasi gerektigini, halbuki sadece Tanri’nin mukemmel oldugunu, vs. soyleyerek isin icinden cikmaya calisirlar. Fakat goreceginiz gibi bu da aslinda bir laf salatasindan ibaret gecersiz bir aciklamadir. Tanimini bildigimiz ve herkesin katildigi kavramlarin tanimini bilmedigimizi iddia ederek (belki de mutlak sekli bizim bildigimiz gibi degildir diyerek) aslinda acikca kacak guresirler. Yapmaya calistiklari mantiksal kiskactan kurtulmaya calismaktan baska birsey degildir. Ayrica, tum cabalarina ragmen, olayin bize gorunen seklindeki tutarsizligi aciklamayi da hala basaramazlar. Yani farzedelim ki dedikleri dogru olsun ve Tanri’nin ilahi iyilik standardini biz bilmedigimiz icin aslinda kotulugu de dogru muhakeme edemedigimiz aciklamasi dogru olsun, fakat bu yine de neden sonsuz guclu olan Tanri’nin ortada boyle bir tutarsizlik birakmak zorunda kaldigini aciklamaz. Yani neden Tanri bize de dogru standardi vermemistir, ya da en azindan neden olan bitende tutarsizlik gormemize sebep olacak bir cozum gelistirmistir. Pekala da bizim iyilik ve kotuluk standardimizla tutarli bir dunya yaratabilirdi, kendisi sonsuz guclu degil mi?

Ayrica, teist yukaridaki aciklamayi yaparken “varolmak” ifadesini net sekilde kullanmaz. Dogru muhakemenin gercek standartlari tas ya da insanlarin varoldugu gibi varolmaz. Dolayisiyla teist, sirf ateist kisi iyiligin gercek bir standardina sahip oldugumuz onkabulunden yola cikiyor diye Tanri’nin varoldugunu kanitlamis olmaz.

Fakat burada teist pekala da ayni seyin ateistin “kotulugun varolmasi” ifadesine de uygulanabilecegini soyleyebilir. Der ki, o zaman benzer sekilde sen de kotuluk vardir, dolayisiyla Tanri yoktur diyemezsin. Ateist burada diyebilir ki, kotuluk belki degil ama kotu seyler vardir diyebiliriz der. Teist ise, kotu seylerin varolmadigini, sadece secimlerimizin ve eylemlerimizin kotu olabilecegini, bunlarin ise bizim ozgur irademizden ciktigini, dolayisiyla Tanri’nin yarattigi seyler olmadigini soyleyebilir. Fakat teistin benzer durumlarda devamli insanin hur iradesine atifta bulunmasi ve Tanri’yi bu yolla temize cikarmaya calismasi da bana gore tutarsiz ve gecersizdir. Cunku sonucta bizi de hur irademizi de yaratan Tanri’dir (teistin iddiasina gore) ve kendi kararini verebilecek bir varlik yaratmak, o varligin urettigi sonuclardan Tanri’yi temizlemez. Sonucta hur iradenin ne kadar hur oldugu da mechuldur ve insanlar zaten secimlerini Tanri’nin kendilerine verdigi biyolojik ve psikolojik kosullara gore ve Tanri’nin dunyada kendilerini koydugu kosullara gore verdiklerinden ve bu kararlari verirken isleyen surec yine Tanri’nin yarattigi faktorlere ve mekanizmalara bagli oldugundan, her seye ragmen sonucta Tanri herseyden sorumludur. Insanin hur iradesinden bahsedip Tanri temize cikarilamaz.

Ayrica, kotuluk sadece eylemlerde ve kararlarda degildir, bunlar kotuluk denen kavramin ahlaksal boyutu. Ahlaksal kotuluk belki bireysel secimin urunudur, fakat bunun haricinde hala “fiziksel kotuluk” kategorisine girebilecek nesneler ve varliklar da vardir. Ornegin, canlilarin besine ihtiyac duymasi ve bu besinin de ancak diger canlilar olmasi, dna’larinda yazilidir, fiziksel bir durumdur. Dolayisiyla, bir canlinin ac oldugu icin diger bir canlinin yavrusunu yemesi gibi bir eylemin kotuluk oldugunu biz soyluyor olabiliriz (yani bunun kotuluk oldugu belki tasta yazili degildir, buna kotuluk adini biz veriyor olabiliriz) ama sonucta bu kotuluk fiziksel temellidir ve teizme gore tum fiziksel seyler Tanri tarafindan yaratilmistir. Dolayisiyla, teistler bu tur bir laf kalabaligi yaparak Tanri’yi temize cikaramazlar.

Tanri’nin neden fiziksel kotulugu yaratmak zorunda oldugu gibi bir soruya teistler bazen “Baska nasil yapilabilidi ki?” diye cevap verirler. Eger Tanri sonlu bir dunya yaratacaksa, bu sonlu dunyada sinirlar olmalidir. Sonlu dunyada sonsuz iyilik yaratamaz derler.

Fakat dikkat ederseniz, cogu teist iddiada oldugu gibi yine kendi icinde tutarsiz ve celiskili bir laf etmis olurlar bunu diyerek. Tanri’nin sonsuz guclu oldugunu iddia edenler kendileri degil midir? Hem Tanri’nin sonsuz guclu oldugunu soyleyip, hem de onun yapmak istedigi bazi seyleri yapabilmek icin bazi sinirlara riayet etmesi gerektigini soylemek, kendi kendisiyle celismektir. Tanri sonsuz gucluyse, sonlu dunyada sonsuz iyilik de yaratabilmelidir, sonsuz guce sahip oldugu soylenen bir varligin sahip olmasi gereken yetenekler arasindadir boyle birsey. Ama hadi diyelim ki sonsuz iyilik degil aradigimiz, en azindan icinde kotuluk olmayan bir sonlu dunya yaratabilmeliydi. Teistler ne derlerse desinler bu konularda kendileriyle celismekten kurtulamazlar.

Ayrica, teistlerin bu cevabinin birbaska zayif tarafi sudur: Tanri, acinin ve kotulugun varolmadigi bir yeri, yani cenneti yaratmadi mi? Dolayisiyla, boyle bir seyi yaratabilmek Tanri’nin gucu dahilinde olmalidir. Boyle bir ortami neden bu dunyada yaratmamistir?

Buna teistler genellikle birkac cevaptan birini verirler. Diyebilirler ki, Tanri Adem ve Havva icin boyle bir dunya yaratmisti, fakat biz insanlar onu batirdik. Ya da diyebilirler ki, boyle mukemmel bir dunyanin degerini bilebilmemiz icin once su an icinde bulundugumuz gibi mukemmel olmayan bir dunyayi gormemiz gerek. Veya boyle bir mukemmel dunyayi haketmek icin ozgur secimimizle boyle bir dunyayi secmemiz gerek, dolayisiyla da once imtihan edilmemiz gerek, vs. diyebilirler. Fakat bu tur cevaplarin her birinin gecersizligi kolayca gosterilebilir. Bu egzersizi de okura birakiyorum.

Dikkat ederseniz, yukarida teistlerin saldirdigini soyledigimiz kavramlarin birkacina deginildi simdiye kadar (“Tanri”, “varolmak”, “kotuluk”, vs).

Bunlarin bir baskasi “iyilik” kavrami olabilir. Teist diyebilir ki, iyilik derken biz insanlar bunu dar anlamiyla aliyoruz. Tanri bize bir tur ebeveyn gibidir. Basimiza kotu birsey gelmesine izin verirken, kendi cocugunun uzun vadede iyiligini dusunen bir ana baba gibi davranir derler. Ornegin, bir yabanci uyusturucu kullaniyorsa, sadece bakip gecersiniz, ama kendi cocugunuz kullaniyorsa, bir eylemde bulunmak durumunda hissedersiniz kendinizi. Onu engellemeye calisirsiniz. Gerekirse baski kurarsiniz. Bunlar cocuga bastan kotuluk gibi gorunebilir ama aslinda ana baba uzun vadede cocugun iyiligi icin ugrasmaktadir derler.

Fakat bu tur pek cok aciklamada yaptiklari gibi kendi tanimlari ve Tanri’ya ithaf ettikleri nitelikler ile celiskiye duserler yine. Tanri sonsuz guclu degil midir? Neden biz insanlarin sahip oldugu sinirlamalara sahiptir Tanri? Bu dunyadaki anne baba sonsuz guclu degildir, amacina ulasabilmek ve cocugunu uzun vadede koruyabilmek icin elinde bulunan secenekler ve guc sinirlidir. Fakat Tanri oyle mi? Her istedigi seyi, her istedigi kosulda yapabilmesi gerekmez mi? Teistler Tanriya hem sonsuz guclu deyip, hem de bunu sikca unuturlar yaptiklari aciklamalarda. Pek cok orneklerinde Tanri’yi bazi kurallara uymasi gereken bir varlik olarak portre ederler, farkinda olarak veya olmayarak.

Sonsuz guclu olan bir Tanri’nin icinde ozgur irade olan sonlu bir dunya yaratip, ayni zamanda da bunun iyi bir dunya olmasini saglayip saglayamayacagi konusunda bazi teistler Tanri’nin bunu yapamayacagini soyleyerek cevap verirler. Bunun aynen “Tanri’nin kendi kaldiramayacagi bir tasi yaratip yaratamayacagi” sorusu gibi bir soru oldugunu soylerler. Bildiginiz gibi pek cok teist bu soruyu anlamsiz bulur, bunun bir kelime oyunu oldugunu iddia eder. Herkesin ozgur iradeye sahip oldugu fakat kimsenin kotulugu secmedigi bir dunyanin kendi kendisiyle celisen bir durum olacagini soylerler. Tanri’nin mucizeler yaratabilecegini, fakat celiskiler yaratamayacagini soylerler. Dedigim gibi, bunu bazi teistler bu sekilde soyler. Fakat boyle diyerek, yine yazinin basinda degindigimiz Tanri ve mantik ilkeleri konusundaki ikileme duserler. Tanri mi ustundur, mantik ilkeleri mi? Tanri kendi yarattigi mantik ilkelerine neden riayet etmek zorundadir? Isterse onlari cigneyemez mi? Cigneyemezse sonsuz guclu nasil olur? Goruldugu gibi, bu soruya bu sekilde cevap veren bir teist boyle bir ikilemde bulur kendini.

Ayrica, kotuluk probleminde teistlerin cevaplamakta en cok gucluk cektigi nokta neden kotulugun varoldugu degil, kotulugun neden adaletsiz sekilde dagitilmis oldugudur. Neden iyi insanlarin basina kotu seyler gelir? Neden sikca masumlar aci ceker?

Bu tur sorulara teistlerin verdigi bir cevap, iyi insan diye birseyin bulunmadigidir? Iyi insani neye gore tespit edeceksiniz derler? Tanri’nin standartlarina gore mi? Bu Tanri’yi onkabul olarak var farzetmenizi gerekli kilar. Ortalama insan standardina gore mi?

Ayrica, iyi insanlarin basina kotu seyler gelmesinin adaletle ilgili olmadigini soyleyebilir teist. Daha cok aci cekenin daha olgunlasacagini ve daha bilge, daha yuce bir insan olacagini, vs. soyleyebilirler. Ya da, rahibe Theresa’nin dedigi gibi, bu dunyada cekilen acinin aslinda sonsuz bir hayatin icinde gecirilen cok kisa bir sure olacagini, bu dunyada cekilen acinin sonsuzluk acisindan bakildiginda bir gun kotu bir motelde gecirilen rahatsiz bir geceye benzeyecegini soyleyebilirler.

Fakat ne derlerse desinler, ortalama bir okurun da gorebilecegi gibi bunlar guclu itirazlar ve aciklamalar degillerdir. Yukarida benzer teist iddialara yeterince cevap verdigimiz icin, bu noktada objektif bir okurun bu itirazlari kendisinin de cevaplayabilecegini dusunuyorum. Cunku farkedilecegi gibi, teistlerin bu konularda yaptiklari aciklamalar ve verdikleri cevaplarin onemli kismi aslinda birkac tane belli basli prensibi ihlal etmeleri yoluyla yapilmaktadir. Tanri’nin sonsuz guclu oldugu gibi bir ifadenin ne anlama geldigini cok iyi analiz etmemis olmak bunlarin basinda gelir. Ayrica bazen Tanri’yi her seye kadir, bazen ise kurallara ve sinirlara uymasi gereken bir varlik olarak tanimlamalari, bununla baglantili birbaska problemdir. Ya da bazen tanimlarda atladiklari veya yarim biraktiklari, ya da netlestirmedikleri noktalar olur, vs. Fakat tum bunlari bu noktada ortalama bir objektif okur da yakalayabilir.

Kisacasi, kotuluk problemi ateist argumanlar arasinda hem en guclu hem de en populer olanlardan biridir ve teistlerin tutarli bir sekilde cevap vermesi mumkun olmayan bir argumandir.

İspat nedir?

Standart

Tanrı’nın varlığı veya yokluğu ispat edilebilir mi, edilemez mi diye tartışırken bir önemli ayrıntının Tanrı’nın tanımı olduğunu biliyoruz. Bazı Tanrı tanımlarının ne varlığı, ne yokluğu ispat edilebilirken, biz ateistler genellikle bazı Tanrı tanımlarının yokluğunu ispat edebildiğimizi düşünüyoruz. Fakat bu çabamızı şüpheyle karşılayan ve itiraz eden bazı teist ve agnostik arkadaşlar var.

Bu arkadaşlar ısrarla Tanrı’nın yokluğunun ispat edilemeyeceğini düşünüyorlar. Görünüşte aynı ya da benzer bir Tanrı tanımından yola çıkıyor olmamıza rağmen böyle bu. Buradan işin içinde eksik bir başka parametre daha olduğu ortaya çıkıyor. O da bence ispatin ne demek olduğu ve o konuda anlaşıp anlaşamadığımız.

Son haftalarda forumda rastladığımız yoğun bazı başlıklarda gördüğümüz gibi, teist ve bazı agnostik arkadaşlar Tanrı’nın var olmadığının kanıtlanamayacağını iddia edebilmek için, akla gelebilecek her türlü kanıtın yolunu tıkayan düzeyde şüpheci bir tavır takınıyorlar. Akıl, mantık, nedensellik, vs. her şeyin ötesine geçiyorlar.

Hâlbuki herhangi bir şeyi kanıtlayabilmek için ki bu matematiksel bir kanıt, ya da fizikte rastlanan bir kanıt olabilir, belli temel aksiyomlardan ve kabullerden yola çıkmak gerek. Hiçbir şey mutlak kabul edilmediğinde, hiçbir kanıt mümkün olmaz elbette.

O başlıkların birinde bahsetmiştim, en temelde 1) Dış dünyanın gerçek olduğu, 2) Akıl ve mantığıma güvenebileceğim, 3) Akıl ve mantığımın dış dünyayı anlamaya muktedir olduğu kabullerinden yola çıkmak gerekiyor. İlgilenilen konunun ayrıntısına göre bunlara başka kabuller eklenebilir ama en temelde akla bunlar geliyor.

İlginçtir, Tanrı konusunda kanıt kabul etmeyen arkadaşlar, Tanrı haricindeki konularda bilimde, mantıkta ve matematikte yaygın olarak kullanılan geçerli kanıtlama yöntemlerini uyguluyor ve kabul ediyorlar. Sadece konu Tanrı olduğunda, onu akıl, mantık, kanıt ve nedensellik üstü olarak görüyorlar.

Bu zaten bu kadarıyla bile inancın akıl ve mantığa dayanmadığını göstermeye yeter ama yine de burada ispat kavramını ve neyin ne durumda ispat edilmiş kabul edilmesi gerektiğini incelemeye çalışacağım.

Ayrıca bizim yaptığımız kanıtları kabul etmeyen o teist ve agnostik arkadaşlara, kabul edecekleri türde bir kanıtlamanın nasıl olması gerektiğini soracağım.

Konu Tanrı olsun ya da olmasın. Hangi temel kabulleri uygun görüyorsunuz? Hangi tür kanıtlama çabalarını geçerli görüyorsunuz?

Yani herhangi bir şeyin kanıtlanmış olduğunu düşüneceğiniz durum nedir? Bunu bir örnek üzerinde tartışabiliriz hatta. Mesela ben oturma odasındaki masanın üstünde bir karış boyunda, kanatlı bir görünmez peri olduğunu iddia etsem ve bu periyi tanımlasam, tanımında da anlaşsak, hangi durumlarda bu perinin var olmadığının kanıtlanmış olacağını kabul edecekler? Bu peri doğaüstü olsa, bilgisine deney ve algı yolu ile ulaşamayacağımızı söylemiş olsak, ama bazı niteliklerini anlayabileceğimizi söylesek, ne tür bir mantık yürütme ve ne tür bir kanıtlama yöntemi kullanarak bu perinin var olmadığını kanıtlayacak inançlı ve agnostik arkadaşlar merak ediyorum.

Eğer Tanrı gibi o perinin de varlığının kanıtlanamayacağını söyleyeceklerse, o zaman neden Tanrı’ya inanıp, o periye inanmadıklarını nasıl açıklayacaklarını merak ediyorum. Farz edelim ki o perinin de bizden bazı talepleri olsun. Aynen Tanrı’nın olduğu (olduğunu farz ettiğimiz) gibi. Mesela bu peri yağmur perisi olsun ve yağmurun yağmasından sorumlu olsun. Eğer istediklerini yaparsak bize istediğimiz yağmuru verecek ve mutlu edecek olsun, istediklerini yapmazsak evimizin sel basmasına sebep olacak ve bizi cezalandıracak olsun. Her gece yatmadan önce bir mum yakıp o masaya koymamızı talep etmiş olsun mesela bizden. Neden mi istemiş? Çünkü o doğaüstü bir varlık ve talebini sorgulamak bizim haddimize değil. Bilmiyoruz neden istediğini ama bu periyi bize öğreten kişiler bize öyle söylemiş ve şimdi bu kişiler ortalıkta yok.

Yani sonuç olarak, Tanrı konusuyla tam örtüşmese bile bazı yönlerden karşılaştırılabilir bir örnek üzerinde bunu tartışalım.

Hatta başka bazı örnekleri de konuya ekleyelim ve konuyu daha ilginç hale getirelim. Örneğin yukarıdaki periden başka aşağıda yazacağım başka örnekleri de inceleyelim ve kanıtlanıp kanıtlanamayacaklarını, kanıtlanırsa neden kanıtlanmış kabul edileceklerini, kanıtlanmazsa bunun nedenini anlayalım.

Bu kanıtların altında hangi aksiyomlar ve hangi kabuller olduğunu görelim.

Üzerinde tartışacağımız örnekler:

1) İki çift sayının toplamının çift olacağının kanıtlanması

2) Evimin bahçesinde bir kümes olsun. Son günlerde uyandığımda her sabah kümesimdeki tavuklardan birini ölü buluyorum. Çevremdekiler bunun nedeni ile ilgili 3 olası açıklama getiriyorlar: 1. Kümese bir sansar dadandı, tavukları o öldürüyor, 2. Tavuklar bulaşıcı bir hastalığa yakalandı, 3. Bir cin bana ceza vermek için tavuklarımı öldürüyor. Bu üç olasılığın üçünün de yanlış olduğunu varsayalım, diyelim ki gerçek cevap tavukların eceliyle ölmüş olması olsun. Ya da başka bir şey. Ama rastlantı eseri son üç gündür her gün bir tanesi ölmüş olsun. Bu yüzden de kafa karıştıran diğer olasılıkları hesaba katmak zorunda olayım. Bu olasılıkların geçersiz olduğunu nasıl kanıtlarım? Bu kanıtları yaparken temel olarak ne tur kabullerde bulunurum?

3) Yukarıdaki paragraflarda bahsettiğim yağmur perisinin var olmadığının kanıtlanması

Bu örnekler üzerinde tek tek tartışalım, hangisini nasıl kanıtlayabilirim? Bu kanıtlarda hangi temel kabullerden yola çıkarım?

Bunlarla bağlantılı olarak, herhangi bir kanıtlama için dayanmak zorunda olduğum temeller nelerdir?

Tabi bu konuyu tartışabilmek için, kanıt çeşitlerini de tanımlamak gerek. Wikipedia’da ‘proof’ deyince karşımıza çıkan listede şöyle kanıt çeşitleri bulunuyor:

1) Direct proof (doğrudan kanıt) – Aksiyomlardan, tanımlardan ve öncüllerden çıkan mantıksal sonuç

2) Prof. by induction (Endüksiyon yöntemiyle kanıt) – Tümevarım yöntemiyle kanıt

3) Proof by transposition – ‘p ise q’ gibi bir önermenin ‘p-değil ise q-değil’ den çıkarak kanıtlanması

4) Proof by contradiction – Çelişki göstermek yoluyla kanıt

5) Probabilistic proof – Olasılıksa kanıt

Diğer kanıt çeşitleri de tanımlamış, örneğin proof by construction, proof by exhaustion, vs. gibi. Fakat onlar orijinal kanıt yöntemleri gibi gelmedi bana, örneğin bir tanesi, problemi sonlu sayıda alt probleme ayırarak, her bir alt durumları kanıtlamak yoluyla problemin kanıtı.

Ki mesele bu kanıt çeşitleri falan değil zaten bu başlık altında. Önemli olan bu tur değişik kanıtlama yöntemleri olduğunu bilmemiz ve hangilerini kullanmak istediğimizi anlamamız.

Bu kanıt çeşitlerini buraya almamın bir sebebi, diğer başlıklarda Tanrı kanıtı konusunda tartışılırken, bazı arkadaşların çelişki gösterme dışında bir kanıtlama çeşidi kabul etmediklerini görmem oldu. Bu yüzden bu konuyu da gündeme getirmek istedim.

En basit sekliyle bir kanıt örneği gösterelim burada. Mesela iki çift sayının toplamının da çift olduğunu kanıtlayalım.

x ve y çift sayılar olsun. Çift sayı olduklarına göre, 2’nin katıdırlar demektir. x =2a ve y = 2b ise:

x + y = 2a + 2b

olur. Bu da:

x + y = 2 (a + b)

demektir. Yani x ve y’nin toplamı yine 2’nin bir katidir, yani çift sayıdır.

Bu kanıtta ne kullandık? Tamsayı tanımını kullandık, ‘distribution law’ kullandık ve temel mantık çıkarımı kullandık.

Başka başlıklarda verilen her türlü kanıta itiraz eden arkadaşlar, acaba bu kanıt konusunda ne düşünüyor? Bu kanıtı kabul ediyorlar mı? Yoksa yeterli görmüyorlar mı?

Eğer konu tamsayılar, tek ve çift sayılar, vs. değil de, dogmalarına tabi bir konu olsaydı, acaba bu kanıtı kabul edecekler miydi?

Ben tahmin ediyorum ki o durumda önce ‘distribution law’ için kanıt isteyeceklerdi. Eğer o verilirse, onun yola çıktığı temel kabuller için kanıt isteyeceklerdi. En temelde çıkılan aksiyomların bile, konu kendi dogmaları olduğunda yeterli olmadığını söyleyeceklerdi.

Sonuna kadar her şeye kanıt isteyen kişi, kendisinden başka insanları var olduğundan, dış dünyanın var olduğundan, rüyada olmadığından, vs. pek çok şeyden emin olamaz.

Doğaüstü bir varlığın, bizimle oyun oynadığını farz ederseniz hele, o zaman hiçbir şeyden emin olamazsınız.

Ama bu derece bir felsefi kuşkuculuğu benimseyecekseniz, her konu için benimsemelisiniz, aksi takdirde tutarsız olursunuz. Aslında böyle bir kuşkuculuğu hiç kimsenin her ayrıntıyı kapsayacak düzeyde benimsemesi mümkün değildir. Öyle biri, günlük hayatla ilgili, ya da başka konularla ilgili her gün verdiği yüzlerce kararın hiçbirinde tutarlı olamaz.

Gelelim peri örneğine. Evet, yağmur perimiz bir karış boyunda, kanatlı, görünmez, yağmurun yağıp yağmamasını kontrol ediyor. Aynı zamanda da tanımı gereği bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru.

İddiamız ise bu perinin var olduğu iddiası.

Evime geldiniz diyelim misafir olarak. Bu iddia ile karşılaştınız. Masamın üzerinde bir peri falan görmediniz. Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

Misafir: Ben masanın üzerinde bahsettiğin türde bir peri falan görmüyorum.

Ben: Tabi görmezsin, çünkü bu anlattığım gibi görünmez bir peri.

Misafir: Peki ölçülebilir herhangi bir özelliği var mı? Koku yayar mı? Ses çıkarır mı? Radyasyon yayar mı?

Ben: Radyasyon yaymaz, koku yaymaz, fakat ses çıkarır. Gök gürültüsü sesi, aslında bu perinin kızgınlık sesidir.

Misafir: Bunu nasıl kanıtlayabilirsin?

Ben: Kanıtlayamam ama öyledir.

Misafir: Peki bu perinin var olduğunu gösteren ne gerekçe var?

Ben: Yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Ne zaman yağmur yağsa, bu peri sayesinde yağar. Bu peri sebep olmuştur.

Misafir: Yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden çıkartıyorsun? Yağmur bulutlardaki su buharının yoğunlaşması sonucu olur.

Ben: O bahsettiğin, bu yağmur perisinin yağmuru yağdırmak için kullandığı fiziksel mekanizma. Perinin varlığını destekleyen bir kanıt.

Misafir: Ama o periyi işin içine katmadan da yağmur açıklanabiliyor, bahsettiğim mekanizmayla.

Ben: O periye yine de ihtiyaç var. Eğer o peri olmasaydı, o mekanizma öyle işlemezdi.

Misafir: Peki bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru nasıl olabilir? Bu mantığa aykırı değil mi? Bence bu böyle bir varlığın olmayacağının kanıtı. Bir şeyin kanadı aynı anda hem ıslak, hem de kuru olabilir mi?

Ben: Evet olabilir. Biz günlük hayatımızda böyle bir şeyle karşılaşmıyoruz ama zaten bu peri günlük hayatta karşılaştığımız türde bir şey değil. Bu yüzden bu tür mantığa aykırı bir özelliği olup olmadığını da bilemeyiz.

Misafir: Mantığa aykırı oluş bile bu perinin var olmadığını göstermeye yeterli değilse, bu perinin var olmadığını sana nasıl kanıtlayabilirim?

Ben: Argüman getir, aksiyomlarını sun, çıkarımını yap, kanıtla.

Misafir: İyi ama zaten onu yaptım, mantığa aykırı olduğunu gösterdim, öyle değil mi? Daha ne argümanı istiyorsun.

Ben: Bu yeterli değil. Dediğim gibi, mantığa aykırılık bu perinin var olmadığının kanıtı değil

Misafir: Peki bu peri ile ilgili olmayan konularda da mantıksal kanıtlamaları reddediyor musun?

Ben: Hayır. Çelişki yoluyla kanıtlama başka konularda geçerlidir.

Bu diyaloğun bizim asıl konumuza benzerliğini umarım okuyanlar görüyordur. Ve umarım bahsettiğim tavrı Tanrı konusunda takınan teist ve agnostik arkadaşların tutarsızlıkları bu yazıda daha kolay göze çarpıyordur.

Kaynak: “Bilim ve Din

Teolojik aklın eleştirisi.

Standart

On sekizinci yüzyıl İngiliz Teologu William Paley’in, dönemini çok etkilemiş ve günümüzde de sıklıkla başvurulan bir tezi mevcut: ” Doğada yürürken bir saat bulursanız bu saatin kendi kendine oluştuğunu düşünmezsiniz. Tasarımcısının olduğunu bilirsiniz. Çünkü işleyişinde bir düzen vardır. Doğal işleyişte de bir düzen olduğuna göre evrenin de bir tasarımcısı olması gerekir. “ Tezin kendisi bu.

Tartışmaya geçmeden önce biyoloji sahasından kısa bir not düşmek istiyorum. Herkese hararetle tavsiye edebileceğim “Kör Saatçi” adlı seçkin yapıtında Richard Dawkins; Doğadaki biyolojik işleyişin, bir sonraki adımını görmekten aciz bir yapbozcunun çalışma tarzından farksız olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle türlerin adaptasyonuna hizmet eden doğal seçilimin her zaman başarılı sonuçlar vermeyerek bedensel yapıları pek de akıllıca olmayan bir sürü ucube ya da “teknik donanımı yetersiz” canlının ortaya çıkamasına neden olduğunu ve bu tür canlıları hâlâ suda, karada ve havada hayatlarını sürdürdüklerini kanıtlarıyla açıklamaktadır. Stephen Jay Gould Üstad’ın, “Darwin ve Sonrası” adlı çalışması ile birlikte okunmasında fayda var. Gerçekten heyecan verici!Ama benim itirazım felsefî açıdan olacak. Yine de biyolojik kanıtlar, aslolandır.

Tezime geçiyorum: Diyelim ki yolda bir saat bulduk. Ve saatin üzerinde yalnız markası değil onu üreten Saatçinin de adı bulunsun. Hatta saat, her şeyiyle bir saat ustasının el yapımı olsun ve dünyada bir eşine dahî rastlanmasın. Bu durumda saatin yaratıcısı ya da tasarımcısı için “Saatçidir!” diyebiliriz miyiz? Pratik ilişkiler bazında evet! Çünkü saat, ilk kez saatçinin tezgâhında ve sonrasında vitrininde alıcına sunulmuştur. Başka hiç kimsenin de bu saat modelinden ve özelliklerinden haberi yoktur. Peki günlük yaklaşımların dışına çıkarak teori alanında ya da felsefe kulvarlarında olayı düşündüğümüzde aynı sonuca ulaşmamız mümkün müdür? Yani saat gerçekten o saatçi tarafından mı tasarlanmıştır. Basit bir yanıtı var aslında: Tasarım gerçekte, geçmişten geleceğe uzanan kollektif ve birikimli emeğin ürünüdür.

Açıklayalım: Saatçinin saati tasarlayabilmesi için önce saatçiliği öğrenmesi gerekecektir. Dolayısıyla mutlak surette, “Bir Bilene”, “Öğreten Adama” yani bir ustaya ihtiyacı vardır. Çıraklık eğitimi almadan ustalaşan bir saatçi elbette düşünülemez! Çünkü saatçi, saat tasarımı ve üretimi ile ilgili teknik ve entellektüel donanımını ancak ustasından edinebilir! Peki saati yapabilmesi için yalnız ustasının bilgi ve tecrübesinin arka planına mı ihtiyacı vardır? Hayır! Saati oluşturan parçaların üretilmesinde kullanılan başka teknik ve bilgilere sahip ustaların geçmişten gelen birikimleri de yapım sürecinde devreye girecektir.

Birdenbire tasarlayanların ya da tasarıya katkı sunanların sayısında artış oldu değil mi? Peki kendi ustası ve diğer iş alanlarında yetişmiş ustalar tek başlarına mı öğrendiler saat ve saat parçaları yapımını? Yanıtımız yine hayır! Onların da ustaları vardı. Elbette “Birikimli Teknolojik Değişim Modeli” ile edinilen her yeni bilgi ve tecrübe, eskilerinin üzerine eklenmekte, eski bilgilerin içerdiği teknik hata ve yetersizlikler giderilerek, ustalık biriktirilerek geleceğe aktarılmaktadır. Tıpkı türlerin değişiminin, sevmediğim ifade ile Evrim’in, türlerin adaptasyonunu birdenbire değil, o anda çevresel koşullara gore gerekli adımları atmak suretiyle ve bir adım sonrası ne olacağını hakkında fikir yürütmeyerek gerçekleştirmesi gibi. Bu anlamda İnsanın bugünkü formunun idealleştirilmesi ve geçmişte yaşamış insan türlerinin her halükarda bu son ve ideal olduğu düşünülen forma yani Homo Sapien’e evrileceği şeklinde bir sonucun çıkarılması doğanın gerçeği ile taban tabana zıttır. Türlerde değişimin zorunlu olduğu anlarda ortaya çıkan genetik farklılaşma ve mutasyonlar elbette sonraki kuşakları da etkiliyor. Ama sözkonusu genetik değişim, ideal bir tip tarifi yaparak kuşaklar sonrası gerçekleşecek evrime bu amaç için müdahale etmiyor. Aslında edemiyor. Çünkü böyle tasarım yapan bir aklı yok evrimin. O an oluşan koşullara göre bir tip tarifi yapılıp tür hayatta kalamaya çalışıyor. Hepsi bu… Ve bunun içindir ki çevresel koşullara adaptasyonumuzda, görme organı olarak gözlerimiz biçimleniyor. Ama başka şartlar altında yine bir memeli olan yarasalar gibi kulaklarımızı “görme organı” olarak kullanabilirdik. Yine balinalar gibi karaya çıktıktan sonra yeniden denizlere hem de akciğerlerimizle dönebilirdik. Yine konuşamayabilir yalnıca haykırabilirdik. Ama şartlar bizi “şehirler kurmaya küçücük evlere tıkılmaya, işsizlik sıkıntısı içinde varlık içinde yokluk yaşamaya” itti. Ama İnsan olarak bu sosyal evrim çizgisine de müdahale etmenin mümkün olduğunu biliyoruz. Toparlarsak, bir organın varlığı ya da yokluğunun ya da değişik varyasyonlarının mevcudiyetinin hiç bir önemi yok gerçekte. Önemli olan türlerin doğaya uyumu ve hayatlarının sürdürebilme yetenek ve kapasiteleridir. Gerisi detaydır.

Biyoloji alanından tartışma konumuza geçiş yaparsak Harun Reşit döneminde Arap bir saat ustasının, bin yıl sonra tasarlanacak saatlerin biçimini değil kurgulaması hâyâl bile etmesi mümkün değildir. Ama bin yıl sonra üretilecek saatin tasarım ve tekniğinde mutlaka o arap ustanın emeği, etkisi yer alacaktır. Her usta duvara bir tuğla koyar ve duvar yükselir. Bu çerçevede filmin sonunu bildiğimiz için kahramanların da filmin başından itibaren sonu belli senaryoya uygun hareket ettiğini düşünüyor olabiliriz. Bu düşünce tarzı da insanî zaafiyetlerimizden kaynaklanır aslında ama gerçek kesinlikle böyle değildir. Yinelersek bir saat ustası iki kuşak sonrasının saat teknolojisini üretmekten aciz olabilir ama yaptığı küçük bir katkı ile yüzyıl sonrasının teknolojisi için zemin hazırlamış olur. O halde neden yüzyıl sonra yaşayacak saat ustası, “Bu saati, ben yarattım” bencilliğine ve haddini bilmezliğe kapılıyor. Herhalde kapılmıyordur. Ama Teolog Paley öyle düşünüyor. Mistik yapısı aslında algı ve akıl kırılmasına yol açıyor. Ama yine de zekice olduğunu kabul edelim. Güzellik de burada zaten.

Devam ediyorum: Peki bu saatçinin hiç mi katkısı yok. Elbette var. O da bir canlı ve yaşadığı ana ve uzayına tüm diğer canlı ve cansızlar gibi müdahale ediyor. Kendisi de katkısını sunuyor. Ama bu katkı kesinlikle tanrısal anlamda mutlak ve tekil bütünlüğü olan bir yaratma tanımı içinde anlaşılabilecek bir katkı değil. Neden Yirminci Yüzyıldaki saat modelleri ve teknolojisi Onsekizinci yüzyıl İsviçre’sindeki saat ustaları tarafından üretilemiyor. Çünkü tarih ve insanlık, “Birikimli model” üzerine kendisini inşa ediyor. Kısaca ihtiyaca bağlı olarak her şey birikiyor. Farklılaşıyor. Ama bu plan dahilinde işlemiyor. Saat bugün bildiğimiz gibi tasarlandıysa bunun nedeni, koşulların zorlamasının ihtiyacın karşılanma kapasitesi ile birleşmesiyle ortaya çıkan sentezin bu tasarımı dayatması nedeniyledir. Yani başka şekillerde saatlerin çıkması hatta saatin hiç üretilmemesi de mümkün olabilirdi. Gerçek şu ki her türlü olasılık gerçekleşebilir. Ama burada özellikle vurgulanan; Saatçinin tekil bir tasarımcı olduğu fikrinin tamamen bir yanılsama olduğudur. Bunun tarafların kötü niyetiyle bir ilgisi de yoktur. İnsan beyni buna benzer algı kırılmalarını bir gerçeklikmiş gibi görüp gösterebilmektedir. Bu kronik yanılsamanın genotipimizde kodlu olduğunu düşünüyorum. İnsan evriminin gerçekleşme hızı, beyin ve sinir sistemi yapımızdaki, çevre-organizma uyumunu düzenleyen merkezlerin gerekli adaptasyonu gerçekleştirmeden evrilmesine neden olmuş olabilir ve bu nedenle insan, kendini doğadan kopmuş, hayvanlardan farklı ve doğanın içinden çıkan bir varlık gibi değil de dışarıdan doğaya indirilen bir seçilmişler topluluğu olarak görmektedir. Ama bu algı’nın gerçeklikle eşleşmesini sağlayacak gözlem yeteneğimizin yine genotipimizde yazılı olduğunu bu nedenle algı kırılmalarına müdahale edilebileceğini ve mistik inanışların zamanla ortadan kalkmasının mümkün olduğunu öngörüyorum. Bu son iki cümledeki saptamaları kanıtlayacak durumda değilim. O yüzden fikir jimnastiği olarak düşünebilirsiniz.

Yinelersem, eğer saati kim tasarladı diye sorulacak olursa. saatin son vidasını sıkan saatçiden başlamak üzere geriye doğru gitmek ve tüm saatçileri işin içine katmak gerekecektir. Elbette saati son üreten kişi satacaktır. Ama biz burada gerçeğin peşinde koşuyoruz paranın değil. Gerçek de “gerçekten kollektif bir şey”. İnsanları atomize edip toplumsallığından çıkardığınızda, insanlar, en yaratıcı insanın -çünkü çağımızın en zengini-,Bill Gates olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Hâlbuki bu adamın yanında onbinlerce kişi çalışıp tasarlıyor ama onların esamesi okunmuyor.

Devam ediyorum: Saati tasarlayan yalnızca saatçiler mi?. Hayır, hiç tahta zemberekli saat gördünüz mü? O halde metalurji yani maden işlemeciliğini ve bu alanda katkı sunmuş usta, çırak ve mühendisleri de devreye sokmamız gerekmez mi? Ayrıca cam ustalarını, ayrıca saatin yağlanmasına yarayacak malzeme üretenleri vesaire vesaire…

Tasarımcı ve yapıcı sayısındaki muazzam artışa dikkat çekiyorum. Kısaca tek tanrılı anlayıştan çok tanrılı aslında tanrısız anlayışa dönmüş oluyoruz. Çünkü herkes tanrı olursa tanrı kavramı, ontolojik yapısı gereği anlamsızlaşacaktır.

Ve son olarak, saat kavramını saatçi tasarlamışsa bile bu kavramı ortaya koyan nedir? Elbette toplumsal ihtiyaçlardır. Peki bu ihtiyacı duyan kimdir? Toplum ve toplumu oluşturan bireylerdir. Bir tasarımcı yoktan ve hiç bir ihtiyaca yanıt vermeden üretiyorsa tanrısal niteliklere haizdir. Ancak herkesin karşılanmasını istediği bir ihtiyaç ile ilgili çözüm üreten bir tasarımcı gerçekte bu tasarımın kabaca nasıl olması gerektiğine ilişkin ön bilgiyi, çünkü hangi ihtiyacın karşılanması gerektiği konusunda fikir üreten bir yapı mevcut, toplumun kendisinden almaktadır. Son analizde tasarımın gerçek mucidi bizzat toplumun kendisidir.

Bir anda ortaya neredeyse sayısız Tanrı çıktı ve nihayetinde ihtiyaç olgusunun kendisi de Platondan günümüze uzanan “Kavramların insandan bağımsız olarak evrenin bir yerinden dünyaya inmesine ilişkin ide yaklaşımını” fazlasıyla tartışmalı hale getirdi. Bilmemiz gereken ihtiyaçlarımızın mutlak olmadığıdır. Saati tasarlamanın mutlaka bir zorunluluk olmadığını, insanların, kapitalizm gibi sürekli üretip tüketmek üzerine ömürlerini mahvettikleri bir sistemde değil de farklı kaygıların egemen olduğu bir tarzı hayatta yaşadıkları takdirde zaman kavramına başka bir açıdan bakacaklarını ve belki yalnız güneşin ve ayın hareketlerinin, zamanı ölçmekte onlar için yeterli olacağını anlayabileceğimizi umuyorum. Böyle bir toplumsal kurguda, insanlar, hayatlarını bir yarış atı gibi oradan oraya koşturarak tüketmeyecekleri için herkesin elinde bir kol saati yer almayacak, böylece İsviçrelilerin cepleri dolmayacaktı. Buna karşılık, yeme, içme, barınma gibi gereksinmelerin izafî olmadığı, aksine ihtiyaçların mutlaklığı ileri sürülebilir. Yanıtı Dawkins’in tanımlamasıyla verecek olursak; eğer doğa, yani “Kör Saatçi”, başka koşulları dayatmış olsa idi, insanlar, başka kanallarla enerji transferi yapabilir ve şu anda yeme kültürümüzü oluşturan alışkanlıklarımızın tekini bile yaşamamış olabilirdik. İnsan bir canlı olarak enerji transferi yapmak zorundadır. Ama bunun yöntem ve içeriği konusunda mükemmeliyetçi bir mutlaklık mevcut değildir. İhtiyacın o anki giderilme pozisyonunun yetkinliği önemlidir. Hayat, geleceğe ilişkin projeksiyon yapmamaktadır. Durum bu açıdan kesinlikle tanrısal mükemmellik içermemektedir. Sözün özü eğer yolda bir saat buluyor ve tanrıya inanıyor iseniz lütfen huzurunuz için saati olduğu yere bırakın ve yürümeye devam edin. Mutlak gerçeklik olarak kabullendiğimiz önermelerin aklımızın muzip bir oyunu, bir algı yanılması olabileceğini her zaman bir yerlere not edin. Biliyorum ki hayat üzerinde kafa yormaya değmeyecek kadar kısa. Ama yine de yoruyoruz işte. Merak etmek, düşünmek, öğrenmek ve anlamak ne güzel şey!

Kaynak: “Dehri Man

Neyi biliyoruz? Neyi bilmiyoruz?

Standart

Saturn halkası ve uydusu

Saturn halkası ve uydusu

Bir odaya girdiğinizi ve odada bulunan bir bilgisayarın size binanın bir yerinde bir küp olduğunu söylediğini hayal edin. Bilgisayar sonra size şunu soruyor : “Küpün içinde ne var?” Çoğumuz bu soruyu abes bir soru olarak kabul ederiz. Küp büyük ya da küçük olabilir. Küp içi dolu katı bir nesne ya da içerisinde gaz partikülleri dışında hiç bir şey olmayan bir boşluk olabilir. Ya da tanıdık veya bilinmeyen milyarlarca cisim ve bunların permütasyonlarını içeriyor olabilir. Bu soruya kesin ve meşru bir cevap veremezsiniz.

Ancak size “küpün içinde ne yok?” diye sorulsaydı bir çok cevap verebilirsiniz. Örneğin küp kesinlikle Amazon Nehrini, Mars Gezegenini ya da “uykudan mamül bir yatak” gibi absürt nesneleri içeriyor olamaz. Hatta, bu ikinci soruya verilebilecek sayısız geçerli cevap vardır.

Bu da bu küpün içeriğine dair ilginç bir asimetriyi ortaya çıkarıyor. Küpün içinde olabilecek ve olamayacak sayısız olasılığa rağmen, kanıt olmadan küpün içinde gerçekten ne olduğuna ya da ne olmadığına dair kesin ve meşru bir cevap verebilmemiz imkansız.

Birisi küpün içerisinde tahta bir kaşık olduğunu iddia ederse haklı olma olasılığı vardır, ancak kanıt olmadığı ve bu iddiaya dair meşru bir dayanak gösteremedikleri için bu iddiayı doğru kabul etmek için hiç bir sebep yoktur.

Peki sözkonusu olan bizim evrenimizin dışında ve tıpkı küp gibi ulaşılamaz olan bir yer olsa idi, şartlar değişik mi olacaktı? Bu evren dışı yerde ne olduğunu (örneğin ilahi bir varlık gibi) kesin olarak söyleyebilecek miydik? Hayır, aynı asimetri burada da mevcut. Sayısız şey bizim evrenimizden bağımsız olarak var olabilir. Sayısız mantıksal olarak imkansız şey de var olamaz. Mantıken imkansız oldukları için sayısız şeyi sıralayabilsek de, gerçekte var olan şeyleri sıralayamayız. Evrenin dışındaki ulaşılamaz alemde belli bir ilahi varlığın var olduğunu iddia etmek, ya imkansız olanın var olduğunu, ya da bilinemeyecek bir şeyin var olduğunu iddia etmektir.

Mantık, imkansız şeyleri çürütebilir, ancak imkan dahilindeki şeylerin varlığını kanıt olmadan tek başına ispatlayamaz. Eğer herhangi bir noktada ölçülebilir, teyit edilebilir ve somut bir kanıt gösteremezseniz, dünyadaki tüm argümanlar bile iddianızın gerçekliğini ispatlayamaz. Bu yüzden karşımızdaki insan mantık yoluyla kişisel bir yaratıcıyı gerektirecek bir argümanı olduğunu söylüyorsa bu iddianın geçersiz olduğunu biliriz zira karşımızdaki kişi bu türden bir “varlık” iddiasını kanıtlamak için ne gerektiğini anlamamıştır. Bu noktadan sonra iş hatanın nerede olduğunu bulmaktadır.

Örneğin, teolog William Lane Craig evrenimizin bir ilk sebebi olduğunu, bu ilk sebebin bizim uzayımız ve zamanımızı yarattığı için bizim uzay ve zamanımızın dışında var olması gerektiğini söyler. Ancak bir şeyin bizim zamanımız ve uzayımızın dışında olması tüm uzay ve zamanın dışında olmasını gerektirmez.

Ancak, Craig’in bu fani olmayan, uzaysal olmayan ilk sebebinin değişmez ve fiziksel vücudu olmayan bir zihin olduğu iddiası daha ciddi bir şekilde hatalıdır. Değişmez bir zihin, tanım itibariyle işlemeyen bir zihindir. Zihinlerin ve kasti yaratmanın değişime ihtiyacı vardır. Craig’in değişmeyen yaratıcısı kendiyle çelişmekte ve “mantıksal olarak imkansız” kategorisine girmektedir.

İhtiyatsız ya da hali hazırda ikna olmuş kişilere ne kadar makul görünse de, spesifik tanrıların varlığına dair tüm popüler argümanlar yanlış önkabuller ve/veya sonuçlar ve ispatlanamayan varsayımlara dayanmaktadır. 100 tane geçersiz argümanı topladığımızda tek bir geçerli argüman oluşturmazlar. Bir çok inançlı insan bu geçersiz argümanlarla uğraşmaz. Mantıkla tanrıları ispatlayamayacaklarını bilirler ve buna ihtiyaçları yoktur. İnançlarının kişisel olduğunu bilirler ve başka insanların da farklı fikirleri olabileceğini kabul ederler.

Ancak farklılıklara saygı duymaya niyetiniz yoksa, sizin görüşünüzü kabul etmedikleri için başkalarını kötüleyecek, onlara saldıracak ya da onların zararına olacak şekilde hareket ederseniz, ezmeye çalıştığınız kişilerin bu kabul edilemez tavrı ve hatalı argümanlarınızı ortaya çıkarmasına ve afişe etmesine şaşırmamanız gerekir.

Bir Tanrı ya da tanrılara inanmak sizin hayatınızda pozitif bir etkiye sahip olabilir, ancak başkalarına kendi görüşlerinizi kabul etmeleri için ve bu görüşün getirdiği sorumlulukları yüklenmeleri için baskı yaparsanız, o zaman kendi görüşünüzü izah etmeme lüksünden vazgeçiyorsunuz demektir. Kendinize ispat yükümlülüğünü yüklüyorsunuz ve bir inancı kendinize haklı göstermek için kullandığınız ve makul görünen sebepler ne kadar ihtiraslı savunulursa savunulsun diğer insanlar için geçerli değildir. İnsanları önce taciz edip sonra kabadayılık edip, sonra davranışlarınız ve tavırlarınıza birisi karşı çıktığında inancınızın arkasına saklanamazsınız. Eğer Tanrı’nın var olduğunu gösteremiyorsanız, insanların inanmasını sağlamak için duygusal şantaj yapmak (cehennemde yanacaksınız), hilekarca bir taktiktir.

Tanrılara inanmayanlar Teistik iddiaların geçersiz olduğunu gösterdiğinde genellikle Tanrı’nın var olmadığını ispatlamaya çalıştıkları söylenir. Aslında, yaptıkları tek şey hatalı akıl yürütmeyi açığa vurarak entelektüel dürüstlüğü özendirmektir. Bazı insanların iddiaları çürütüldüğü zaman bunu hoş karşılamayacakları anlaşılabilir bir şeydir ve hatalı olduklarını kabul etmektense tartışmayı ilgisiz argümanlarla başka bir yere çekmek daha çekici gelir. Ancak tanrıların varlığına dair iddiaları çürütmek sadece bu iddiaları dile getirenlerin hükme bağlamaya çalıştıkları şeyi kesin bir hükme bağlayamayacaklarını göstermektir.

İlahi varlıkları tanımlama aşaması problemlerin başladığı yerdir. Bir Tanrı’yı tanımladığınız anda niye onu o şekilde tanımladığınızı, ona atfettiğiniz her özellik için ayrı ayrı izah etmeniz gereklidir. Tanrı’ya atfettikleri özellikleri meşru bir şekilde açıklayamayacağının farkında olan insanlar, bu tanımları yapmaktan kaçınırlar. Ancak belli özelliklere sahip olan bir Tanrı tanımı olmadan, inanılacak bir şey de yok demektir ve bu da varolduğunu iddia ettikleri tanrıyı tanımlaması istenen insanların tökezledikleri yerdir. İlahi varlığa dair tanımlar daha net ve detaylı oldukça meşru bir şekilde kanıtlanması gerekenler de artar. Kurulan mantıktaki hatalar daha bariz olur ve bunları çürütmek kolaylaşır. Diğer taraftan, tanımlar muğlaklaştıkça var olduğu iddia edilen varlığın herhangi bir ilintisi, önemi kalmaz. Yine de, ironik bir şekilde, bir çok insanın yaptığı tanrı tanımı mantıksal olarak desteklenemediği gibi kanıtlarla da ispatlanamamaktadır.

Örneğin, “Tanrı X fiziksel değildir” dediğiniz zaman bir varlığın ölçülemeyeceği, sınanamayacağı hatta prensipte bile algılanamayacağını söylüyorsunuz. Yani aslında elimizde üstünde konuşacak hiç bir şeyimiz yok. İnsanlar fiziksel olmayan, gözle görülmeyen varlıkların var olduğunu iddia ederken, gözle görülemeyen başka şeylerden örnek verirler, rüzgar ya da hisler gibi. Ancak buradaki sorun, bu şeylerin de fiziksel dünyada etkileri olmasıdır. Rüzgarı göremesek de ölçebiliyoruz, hissedebiliyoruz ve fırtına olduğu zaman yol açtığı zararı gözlemleyebiliyoruz. Benzer şekilde hislerin vücuttaki fiziksel etkilerini gözlemleyebiliyoruz, hormon salgıları, dışarıdan gözle görülebilen etkiler (korkunca gözbebeklerinin büyümesi gibi) bize hislerin gerçek olduğunu gösteren somut kanıtlardır. Buna karşın, “fiziksel özelliklere sahip olmama”nın ne anlama geldiği bile net değildir. Eğer bir varlığın bilinenden değişik bir fiziksel varlığa sahip olduğunu ve insanlar tarafından farkedilmesinin imkansız olduğunu söyleseniz bile, bu sefer sizin bunu nasıl bilebildiğiniz izah etmeniz gereklidir.

Bir çok insan belli tanrıların varlığının gösterilebileceğini, güçlerinin fiziksel sonuçlara sebep olduğunu ve bu fiziksel olayların kanıt yerine geçtiğini iddia eder. Ancak bizim anlayışımızın çok ötesinde ve olağanüstü gibi görünen bir olaya tşahit olsak bile, bu herhangi bir şekilde ilahi bir gücün var olduğuna kanıt olamaz. En fazla doğası ve miktarı bilinmeyen güce, zekaya ve/veya teknolojiye işaret edebilir.

Günümüz teknolojisini tanımayan ve bilmeyen bir grup insan hayal edin. Bu insanlara bir adamın bilgisayar animasyonu kullanılarak hazırlanmış bir aslana dönüşmesi izlettirildiği takdirde bu insanlar ilahi bir mucize gördüklerini düşünebilirler, ancak biz onların bu çıkarımının yanlış olduğunu ve aslında olayın sadece deneyimlerini ve bilgilerini aşan bir teknolojik olay olduğunu biliriz. Benzer şekilde, siz de gerçekten inanılmaz bir şey gördüğünüz zaman, örneğin yıldızların gökyüzünde kelimeler oluşturması gibi, şahit olduğunuz olayın kaynağına dair meşru bir sebep söyleyebilmek için temel alabileceğiniz hiç bir şey yok. Uzaylılar beyninizi kontrol ediyor olabilir. Sizi gerçeklikten koparan bir sinir krizi geçiriyor olabilirsiniz. Beyinlerimizin rüya görürken çok detaylı ve canlı hayaller oluşturabildiğiniz ve beyin fonksiyonlarında bozukluklar olduğunda aynı inandırıcılıkta halüsinasyonlar gördüğümüzü halihazırda biliyoruz. Eğer şahit olduğunuz olaya herhangi bir zeki varlık sebep olduysa bile, fiziksel maddeyi veya algılarımızı manipüle edebilen bir varlık kolaylıkla kendisini de gizleyebilir ve varlığın esas doğasını asla bilemeyebiliriz. Yanılmaya çok müsait beyinlerimiz ve ilkel teknolojimizle, bu çapta bir olay anlayabileceğimiz ve inceleyebileceğimiz şeylerden çok öte bir olay olurdu.

Şimdiki algımız ve teknolojimizin ötesinde çok zeki ve çok güçlü varlıklar bulunabilir mi? Kesinlikle. Ancak daha zeki ve daha güçlü varlıklara dair kanıtlar elde etsek bile bu belli tanrıların varlığına kanıt olamaz. Evrenimizin oluşmasına zeki bir varlık sebep olduysa ile, bu zeki varlığın doğasına dair hiç bir bilgiye sahip değiliz :

* bu varlığın tek bir varlık mı yoksa birlikte çalışan varlıklar mı olduğuna;* bu varlığın ya da varlıkların bırakın insanların yaşamlarını, evrenle ilgilenip ilgilenmediklerine;* bu varlığın bırakın insanlarla iletişim kurmak, bizim minik gezegenimizin varlığından bile haberdar olup olmadığına;* hatta bu varlığın hala var olduğuna

dair hiç bir güvenilir bilgimiz yok.

Evreni yaratan ilahi bir varlığın her insanın hayatını izleyip yargıladığı gibi bir iddiayı tarafsızca incelediğiniz zaman, bu türden bir iddiayı oluşturan meşru bir temele dayanmayan varsayımların oluşturduğu katmanlar bariz bir şekilde görünmektedir. Bir kişinin “Evreni üstün bir uzaylı ırkının çok gelişmiş bir makineyle yarattığı ve yaratma esnasında kendilerini de yok ettiği“ni söylemesi, daha az meşru bir iddia değildir.

Doğası herhangi bir şekilde ölçülemeyen ve prensipte bile algılanamayan bir şeyin var olduğunu iddia ettiğiniz anda, mantık ya da kanıtlarla desteklenemeyen bilim dışı bir şeyden bahsetmiş oluyorsunuz. İddianızı mantık ve/veya kanıtlarla destekleyemediğiniz zaman da kimsenin sizinle aynı fikirde olmasını isteme hakkınız olmuyor. Hele sizinle aynı fikirde olmadıkları için insanları taciz etme, kabadayılık etme hakkınız hiç yok. Ancak eğer özgür düşünceyle başa çıkma yönteminiz bu ise, inanca dayalı bu argümanlarınız, siz herkesin sizin inancınızı paylaşması ihtiyacınızdan vazgeçene kadar açığa vurulacaktır.

Neyi bilip neyi bilmediğiniz hakkında kendi kendinize dürüst olmaya başladığınız zaman, muhtemelen kural koyacak ve bu kuralların uygulanmasını isteyecek pozisyonda olmadığınızı göreceksiniz. Bunu anladığınız zaman da hayatlarımıza etkisi olan şeyin davranışlar olduğunu, hangi tanrılara inandığımız ya da inanmadığımız değil, insanlara nasıl davrandığımızın karakterimiz hakkında en çok şeyi söylediğini göreceksiniz.

Sizin tanrı inancınızı paylaşmayan insanlara saldırır, duygusal şantaj yapar ya da onları lanetlerseniz bu davranışlarınızın sizin hakkında ne söylediğini ve kabul ettiğinizi söylediğiniz değerlerle ne kadar örtüştüğünü düşünmelisiniz.

* Alıntıdır.

Dehri Man (Facebook)