İslam ve diğer herşey

Standart

İslam dini bugün eskiden olduğundan daha fazla tartışılmaktadır. İslam dininin topyekun muhasebesi, ilk defa, yaklaşık birbuçuk asır önce, hem İslam uleması hem de Şarkiyatçılar tarafından yapılmıştı. Bu muhasebenin sebebi, Avrupada yeni gelişmekte olan bir dünya görüşünün etkin hale gelmesiydi. Daha önceleri, Orta Çağ boyunca, İslam ve Hıristiyan inanç sistemleri arasında yoğun bir diyalektik yaşanmıştı. Böyle bir cedel sürecinde İslam otoriteleri, İslam dininin Hıristiyanlığa üstünlüğünü savunuyorlardı. Bunun gerekçesi ise, onlara göre, bu yeni dinin akla daha uygun olduğu ve hatta İslamın bizzat ‘akıl dini’ olduğu iddiasıydı. Ancak bugün, İslam dini, tamamen akla dayanan, ve inanç sistemlerini bir kenara iten farklı bir zihniyetle kaşı karşıya kalmıştır. Aslında, İslamın sırf akla dayanan hayat anlayışlarına karşı mücadelesi yeni değildi. Dokuzuncu asırdan onüçüncü asra kadar Yunan Akliyatiyla yoğun bir şekilde cebelleşmiş ve bu çekişmeden zaferle çıkmıştı. Bu zaferin gerisinde, maddi güce sahip olması ve o zamanki insan bilincinin inanç dışındaki kabullenmelere hazır olmaması gerçekleri yatıyordu. Ne gariptir ki bu zafer, bir sonraki hamlede onun hezimetinin de sebebi olacaktı.

Ancak, bugün, İslam dünyası güç ve kudret sahibi değildir. İman edenin bilinci ise her türlü inancı sarsacak biçimde, şüphe merkezli bir kültüre maruz kalmıştır. İslam dininin otoriteleri, bu maddi zaaf ve zihinsel saldırı karşısında tedbir almışlardır. Fiziksel aczi telafi için rakibinden bilim ve teknoloji ithal etmiştir. Yeni Batı Akliyatına karşı ise çeşitli savunma manevraları geliştirmiştir. Bu yeni zihniyet, akla dayandığı için, aklın tabiatı gereği, çeşitli zamanlarda çeşitli ve çoğu zaman birbirine zıt düşünce ve ideolojiler üretmiştir. İslam dininin savunucuları bu beklenmedik çıkışlar karşısında bazen çaresiz kalarak elindeki kutsal malzemeyi mucizevi bir biçimde yorumlayarak karşı koymuştur.[1] Bu durum, çok vahim sonuçlar doğurmuştur. Bu makalede, Batı menşeli düşünce akımlarına karşı İslamcı düşünürlerin savunma tezleri ve bunların İslam dinini hangi şekillere soktuğunu tartışacağım.

Avrupa’da Moderniteyle birlikte Orta Çağ mentalitesinin temeli sayılan mutlak değerlerden vazgeçilince, zamansal ve şartlara bağlı izafi değerler sistemleri çoğu zaman birbirine zıt biçimlerde ortaya çıkmıştır. Kapitalizm, komünalizm, liberalizm, sosyalizm, komünizm ve milliyetçilik gibi. Daha önceleri, kesin çizgilerle birbirinden ayrılan rejim önerileri, son zamanlarda daha ılımlı bir tavırla eklektik bir özellik kazanmıştır. Katılımcı demokrasi, çokseslilik, müzakere etiği veya rejimi, kültürlerarası işbirliği ve küreselleşme gibi. İnsanlığa mutluluk vaadiyle ortaya çıkan bu yaşam projelerinin herbirinde eksiklikler olmakla birlikte, sunabilecekleri iyilik unsurları da vardır. İslamcı düşünürler, bu farklı rejimlerdeki olumlu yönleri tespit edip bunların benzerlerinin ve hatta daha iyilerinin İslam’da varolduğunu iddia etmişlerdir. Zıt bakış açılarından ortaya çıkan iyiliklerin İslamın değişmeyen mutlak ilkelerinde yer bulabilmeleri için yeni bir tefsir ve te’vil metodunun bulunması gerekirdi. İslamın kutsal kaynakları olan Kuran ve hadislerin radikal bir şekilde yorumlanması yeni nesil islam düşünürleri için vazgeçilmez bir koşuldu. Böyle bir yoruma gerekçe olarak ya geçmiş zaman müfessirlerinin nassların gerçek anlamlarını kavrayamadıkları veya zaman ve zeminin değişimiyle farklı yorumların meşruiyeti ileri sürülüyordu.[2] Ondokuzuncu asır sonları itibariyle başlayan yeni İslam yorumları şu şekilde sınıflandırılabilir:

Muhammed Abduh ve Cemalüddin al-Afgani’nin başlattığı savunmacı yorum

Bu yaklaşımda Batı’dan gelen her iyilik, özgürlük, erdem bilimsel veri veya teknoloji önce kabul edilir sonra bunlara dinin temel kaynaklarında bir yer aranır. Geçmiş müfessirlerin yorumlarına gidilir, buralardan bir ipucu elde edilmezse Arap dilinin sentaks ve etimolojisine son çare olarak başvurulur. Arapçanın esnekliği ve bir zamanlar bir medeniyetin taşıyıcısı olması ona bir kelimeye farklı anlamlar verme imkanı vermektedir. Yorumcu, bu dilin bu özelliklerini istismar ederek daha önce kafasına koyduğu anlamı bir şekilde buluverir. Bu yeni anlam özde nassların esas vermek istediği mesajla bir ilgisi olmayabilir. Ancak böyle bir anlama da işaret ettiği, yorumcu tarafından, kutsal kitabın ilahi yapısının bir kanıtı biçiminde takdim edilir. Bu yaklaşım, günümüze kadar birçok İslam düşünürü tarafından benimsenmiştir. Bazen bunlara reformcu lakabı verilir.[3] İran’da Abdulkerim Suruş ile Türkiye’de Yaşar Nuri Öztürk bu ekolün halıhazırdaki temsilcileridir. Ayrıca, Malezyalı Muhammed Naqib al-Attas da kendisinin kurduğu Uluslararası İslam Düşünce ve Medeniyet Enstitüsü’nde daha farklı bir İslamlaştırma projesini uygulamaktadır. Al-Attas burada hem İslam dünya görüşünün Batı mentalitesinden tamamen farklı olduğunu ileri sürmekte hem de Batı’da üretilen bilim ve değerlerin İslamlaştırılması gerektiğini iddia etmektedir.[4]

Hasan al-Benna ile Seyyid Kutb’un kurucusu olduğu redd cephesi

Burada Batı’dan gelen tüm kültürel unsurlar ve sosyal değerler İslam dışı ve Cahiliyye mirası olarak nitelendirilir. İslam dininin temel tezleri ile Modernitenin ana ilkeleri arasındaki farklar apaçık bir şekilde ortaya konur. Vahye dayanmayan ve hatta ilahi bigiyi yadsıyan Batı dünya görüşü ve yaşam biçimiyle İslam öncesi Arap düşünce ve gelenekleri arasında paralellikler çizilir ve iki yaşam şeklinin de İslam dinine aykırı olduğu sonucuna varılır.[5] Yaklaşık dokuz asır önce Muhammed al-Gazali Yunan felsefesi hakkında benzer bir fetva vermişti.

Bu iki sınıfın dışında diğer bir yaklaşım da Batı sekülerizmi ile müslümanlığı birarada götüren, ama daha çok Batı taraftarı olan kimselerin oluşturduğu kesim. Bu yaklaşımın ne İslami bakımdan ne de batı dünya görüşünü benimsenmesi bakımından fazla teorik gerekçesi yoktur. Daha çok pratik bir yaşam modeli olarak varlığını sürdürmektedir.[6]

Şimdi, bu her iki yaklaşımın, günümüz egemen zihinsel normları karşısında, İslamın temel tezlerinin geçerliliği ve İslami yaşam biçiminin devamı için yeterli olmadığını açıklamaya çalışacağım.

Tanrı Merkezli Dünya Görüşü ile İnsan Merkezli Dünya Görüşü

Son iki asır içerisinde, tüm dünya kültürlerini etkisi içine alan Batı medeniyetinin temelinde insanın bizzat kendisi ve kısmen doğa yatmaktadır. Halbuki Orta Çağda egemen olan Sami dinlerinin hepsinde merkez, Tanrının kendisidir. Her şeyi yaratan ve insanı imtiyazlı biçimde şekillendiren, bu sebeple de ona itaat misyonunu yükleyen Tanrı ve O’nun karşısında O’na kulluk görevini üstlenen insan. Bu kurgu, tek-Tanrılı Üç semavi dinin ortak özelliğidir. Halbuki, mevcut Batı dünya görüşünde Tanrı merkez olmadığı gibi, ne doğa bilimlerinde ne de sosyal değerlerin tespitinde Tanrıya gönderme yapılmaz. Daha doğrusu, modern düşüncede Tanrı, sorun olmaktan çıkmıştır. Bunun bir nedeni, Tanrı konusunun önemsiz olmasından değil, bu konuda ilerleme sağlanamamasındandır. Aydınlanmanın teorisyeni olarak kabul edilen Kant, gerek tek-Tanrılı dinlerin teolojilerinde ve gerekse felsefe kaynaklı doğal teolojide Tanrının varlığı için ortaya konmuş olan tüm teorik argümanları çürütmüştür.[7] Ondan sonraki felsefi akımlarda Tanrı, kendisinin de salık verdiği ya etik ya da irrasyonel alana kaydırılmıştır. Ancak, akılsallıkla desteklenmeye ihtiyacı olmayan inanma veya ‘iman’, Tanrının varlığını kabullenmede en meşru yol olarak görünmektedir. Nitekim modern din savunmasında akli kanıtlardan oldukça uzaklaşılmaktadır.[8] Çünkü, inanma yoluyla doğruluğu kabul edilen dogmalar akılla ispata çalışıldığında, aynı şekilde akılla çürütülmesi meşruiyet kazanır. Güçlü rasyonel karşı argümanlarla yıkılmaya yüz tutan inanç ilkelerini kurtarmak için tekrar imana başvurmak, oyunun kurallarını oyun içindeyken değiştirmek olduğundan, rasyonelliğe açık inanç sistemleri büyük tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdir. Halbuki Orta Çağ kültüründe akıl, dinin hizmetine verilmişti. Dinin kurumları dışında eğitim merkezleri de olmadığından inanç sistemleri, günümüzde olduğu gibi bağımsız veya seküler bir akılsallıktan zarar görmüyordu.[9]

Akli destekten mahrum bırakılmış inançlar, ya inanç umdelerinin teorik doğruluklarından vazgeçecekler, dolayısıyla onların pratik sonuçlarına güvenecekler, veya insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkisi üzerinde duracaklardır. Akla ve mantığa uygunluk, bir inanç önermesi için kıstas olamaktan çıkınca, her türlü inanç, eşit bir meşruiyet kazanır. Pratik olumlu sonuçlar söz konusu olunca, hangi inancın ne tür olumlu etki yapacağını tespit problemi ortaya çıkmaktadır. Böylece inancın insan yaşamındaki yeri ve etkisi doğal olarak sorgulanmaktadır.

Diğer taraftan, yine Batı düşünce tarihinin son iki asrında felsefi akımlardan fenomenoloji, pozitivizm, analitik felsefe ve modern psikolojide etkin bir akım haline gelen psikoanaliz, insan zihnini, inanma eyleminden gittikçe uzaklaştırmış, veya inanmanın psişik nedenleri ortaya konarak onu ulvi makamından aşağıya düşürmüştür. Bu felsefi ve psikolojik akımlar gereğince inanma, insan doğasının kolaya olan eğilimi ve doğruya en kısa yoldan erişme isteğinden kaynaklanmaktadır. Gerek bilimsel ve gerekse sosyal ilişkiler doğrularına bir metotla yaklaşıldığında bunların çok miktarda zihinsel çaba gerektirdiği ve varılan sonuçların ancak göreli doğrular olabildiği sonucuna varılmaktadır. Bu şekilde, yüzyıllar boyunca insan zihninin en yoğun eylemi olan inanmak, yerini başka bir zihinsel eyleme bırakmaktadır. O da gerekçeli bilgidir. Öyleki bilimsel ve hatta matematiksel doğrulara inanmak, yani bilgi derecesine getirmeden kabullenmek bile sağlıklı bir zihin eylemi sayılmamaktadır.[10] Bu sebeple, yalnız İslam diniyle sınırlı kalmamak şartıyla her türlü inanç, zaman içinde, insan zihnindeki sapmalar sebebiyle eski önemini yitirmiştir.

Tanrının varlığına inanmak, inanan insanın hal ve hareketlerinde Tanrının iradesine uygunluğu gerektirmez. Çünkü bu iradenin ne olduğunu ancak insan olarak sınırlı yetilerimizden hareket ederek bulmaya çalışırız. Bulduğumuz her şey ise, insani olma sınırını aşamaz. Bu sebeple insan kimliğimizle Tanrının iradesini zaten saptayamayız. Tanrı adına ortaya koyduğumuz her şey, kendi ürünümüzdür. Tüm evrenin gerisindeki güç olarak tanımlanan ve zaman ve mekandan bağımsız olan yüce varlığı kavramamız mümkün değildir. Böyle bir iddia için evrenin bütünüyle bizim için bir bilgi ve tecrübe haline gelmesi gerekir. Bu da çok uzak bir ihtimaldir. Tanrının bilinemeyeceği, tarif edilemeyeceği, O’nun adına ne düşünürsek O’nun o olmadığını hem kutsal kitaplar hem de teologlar dile getirmektedir. Buna rağmen bilinemeyecek bir kaynaktan emir ve yasaklar çıkarmak ve insanlık için bir misyon belirlemek bir çelişki değil midir? Tanrının adının çok anıldığı dil ve kültürlerde, Tanrı adıyla başlanan bir çok eylemde bir sürü nahoş hatta çirkin sonuçların ortaya çıktığını görmüyor muyuz? Hatta günümüzde kendilerini müslüman olarak tanımlayan ve Kuran ayetlerini de slogan haline getirerek büyük terör ve insanlık suçu işleyenlerin tanrısallıkla ne ilgileri olabilir?

Diğer taraftan Tanrıya gönderme yapmadan birçok iyi düşünce ve eylem icra edenler yok mu? Bu iyilikleri, sırf Tanrı adı anılmadığı için kötülük mü sayacağız? Kendisine verilen yetilerle tüm varlığın gerisindeki büyük varlığı bilemeyeceğini söyleyen ve bu sebeple O’nun adına hareket etmeyen kişinin samimiyetinden ve tevazuundan şüphe edebilir miyiz? Tanrısallık iyiliğin bizzat kendisi ile ilgiliyse, ve bu iyilik Tanrıya referans verilmeden de olabiliyorsa, ve hatta Tanrı’ya gönderme yapılarak kötülük de yapılabiliyorsa Tanrı’ya inanmak ve Onun iradesine uygunluk iddiası nasıl bir imtiyaz sağlamaktadır?

Bu soruları bu şekilde peşpeşe sıralamamın sebebi, Tanrı’yı bir yaşam projesinin merkezi yapmanın bize bir şey kazandırmayacağını ve zorunlu olarak bizi Tanrı’ya götürmeyeceğini göstermektir. Çünkü, Tanrı’yı merkez yapmakla Tanrıdan birşeyler alamayacağımız gibi, O’na doğru giden bir yolda olduğumuz hususunda bir avantaj da sağlamaz. Sonuçta, yine insan olarak biz bizeyiz ve insanüstü bir bilgiye sahip değiliz. Bundan çıkaracağımız sonuç şudur: düşünce ve eylemlerimizi büyük metafizik ide ve inançlarla ilişkilendirerek onları daha yüce ve kutsal hale getiremeyiz. Düşünce ve eylemlerin kıstasları insan olma kapasitesini aşmayan bir alandadır. Onları transendental alana bağlamak bir bakıma onları kamufle etmek demektir.

İnsan merkezli dünya görüşlerine gelince, görünüşte pek ihtişamı olmayan böyle yaşam stratejileri insanın bilgi elde edebilmesi ve bu kümülatif bilgiyle kültürel evrime geçmesi için yegane yoldur. Böyle bilgi ve değerler alanlarında evrilme sayesinde biriken izafi bilgiden Hegel’in de belirttiği gibi mutlak (Tanrısal) bilgiye doğru ilerlemek mümkün olabilir. Yoksa, tezelden, mutlakları beri getirip onları bilmek yerine onlara inanmakla, doğa bilgisi ve etik eylemler alanlarında yücelmek yerine sabit ritüellere sarılıp onları tekrarlamanın, insanı büyütmeyeceği ve Mutlaka yaklaştırmayacağı apaçıktır.

Hem insandan başlamak, bir bakıma bilinenden başlamak demektir. İnsan zihni, doğası gereği bilinenden bilinmeyene doğru hareket eder. Bilinmeyenden başlayarak hiçbir zaman bilgi sahibi olamaz. Tanrı yüce olmakla birlikte bilinmeyen olduğundan O’ndan başlayarak bilinebilecekleri bilemeyiz. O’nun isminin yüceliği yaptığımız işin de yüce olduğunu göstermez. Eğer Tanrı’ya ulaşmak insanoğlunun uzun vadeli nihai bir misyonu ise buna ancak insandan başlayarak varılabilir. Biriken bilgi merhalelerinde O’na gönderme yapmanın hiç faydası olmadığı gibi zaid ve bir belirsiz kavramın gereksiz kullanımı bilginin gelişmesine sadece zarar verir. O’na giden yolda gecikmelere sebep olur.

Tanrı’ya gerek doğa ve gerekse sosyal hadiselerde bir rol biçmek, olayları tesbit etmede ve onların analizinde sorun yaratır. Zorunluluk alanı olan doğa ile kozmik alan, belli, değişmeyen kanunlarla hareket eder. Bu alana özgür olan Tanrı iradesini sokarsak çözülemeyecek bir belirsizliğe yolaçar. O zaman doğa bilgisi de imkansızlaşır. Çünkü, her olmuş veya olacak hadisede kural haline gelmeyen bir serbest unsur bulma şartı ortaya çıkarır. Bu da doğa kanunlarını geçersiz ve doğa bilgisini ulaşılmaz hale getirir.

Diğer taraftan Tanrı’yı tarih yapan bir fail olarak kabul edersek, başka bir deyişle insan eylemlerinin cereyan ettiği özgürlük alanının bir aktörü olarak benimsersek bu da bir çok güçlüğe sebep olacaktır. Öyle ki, insanların sepep olduğu olaylarda Tanrı payını bulmak, olayların gerisindeki insanların sorumluluğunu tespitte vazgeçilmez şart haline gelir. Bu payın tespiti insandan insana ve tarihçiden tarihçiye göre değişeceğinden ve böyle bir tespitte kıstasın ancak keyfi bir kabul olacağından olayların açıklanması ve faillerin saptanması imkansız hale gelir. Görülüyorki Tanrı’yı hem zorunluluk hem de özgürlük alanına sokmanın bir faydası yoktur. Sadece karmaşa yaratır. Bu bir bakıma Tanrı’ya saygısızlıktır. Bu da gösteriyor ki Tanrı’ya inanmak ve sevmek adına düşünülen ve yapılan birçok düşünce ve eylem o insanı sadece Tanrı’dan uzaklaştırmaktadır.

Mutlak Değerler ve İzafi Değerler

Tek-Tanrılı dinlerin bünyesini oluşturan dogmaların hemen hepsi zaman ve mekan sınırlarını aşan doğruluk iddiasında kesinlik ifade eden önermelerden oluşur. Gerek metafizik alanda ve gerekse sosyal ilişkiler alanında kesin ve değişmez doğrulara sahip olmak görünüşte imtiyazlı bir durum yaratır. Ancak insanın kendisi tüm varlığıyla zamansal olduğundan ve hatta benliği bile zamanla değiştiğinden böyle bir varlığın zaman üstü bir bilgiye sahip olması düşünülemez. Böyle değerlere ulaşmış olmak demek, insan zihinsel ve kültürel evriminin bitmesi demektir. Yeni doğruların önü kapandığı gibi mevcut doğruların algılanmasında da bir gelişme olmayacak demektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mutlak’ın bilgisine ulaşmak insanlığın nihai bir misyonu olabilir. Böyle bütün insanlığı ilgilendiren temel bir görevi, bir zaman diliminde ‘ona ulaştım, onu elde ettim’ iddiası, doğruları yakalama çabasına sekte vurur ve sözü edilen bu ilahi misyonu geciktirir.[11]

Farklı kültürlerin günümüzdeki hızlı iletişim sayesinde insanlığın ortak bilincine yaptığı en önemli katkı, durağan doğrulardan hareketli doğrulara geçmiş olmaktır. Bu yeni anlayışta ‘doğruları bütünüyle yakaladım’ aldatmacasıyla rehavate kapılmak yerine her mevcut doğrunun doğruluğundan şüphe ederek yeni, daha kapsamlı doğrulara uzanma imkanı vardır. Artık bilimsel olsun sosyal olsun her doğrunun belli bir ömrü vardır. Bu ömür bazen kısa bazen de uzun olur, ama hiç bir doğrunun süresiz kalma imtiyazı yoktur. Bu yeni anlayış, günümüz insanını Orta Çağ insanından da kesin çizgilerle ayırmaktadır. Dinsel inançların egemen olduğu çağda insanlar, teorik önermelere, bu önermeleri söyleyen kişinin otoritesine güvenmek veya güvenmemek açısından bakardı. Söyleyen kişi itimat edilen bir kişi ise, ve daha önce yalan söylememişse dediği doğrudur, bu şartları yerine getirmemişse yanlıştır. Halbuki modern anlayışta, fizik ve metafizik önermelere onu söyleyen kişi ve kurumdan bağımsız olarak bakılır. Bir önerme ancak onunla ilgili kıstaslara göre değerlendirilir. Söyleyen kişinin statüsü bu kıstasların içinde değildir. Önermeyi ölçmenin başlıca prensibi ise ondan şüphe etmektir. Kıstaslar uygulandığında bu şüphe izole olunmuşsa önermenin doğruluğu ortaya çıkar, her ne kadar bu doğruluk zamanla sınırlı ise de. Kıstaslar önermeyi doğrulamıyorsa bundan önerme sahibinin ‘yalancı’ olduğu sonucu çıkmaz. Sadece belli bir alanda ileri sürdüğü bir düşüncenin pek tutmadığı belirlenir. Bu yanlışı yapan kişi, her şeye rağmen kültüre ve insan perspektifinin genişlemesine hizmet etmiştir.

İnsanın zihinsel eylemlerinden biri olan güvenmek, itimat etmek veya iman etmek, bir kişinin bilgi veya doğruluk adına ileri sürdüğü sözler ve düşüncelere değil, onun karakterine, insan ilişkilerindeki tutarlılığında kullanılmalıdır. Çünkü, en sevdiğimiz ve saydığımız bir kimsenin teorik alandaki doğruluk iddialarından şüphe etmeye hakkımız vardır. Bu doğruluk iddialarını söyleyen kişiyi sevip saydığımız için şüphe etmeden kabullenmekle hem kendimize hem onu söyleyene hem de doğrulara haksızlık etmiş oluruz.

Aslında insanlığın düşünce tarihi boyunca, kültürün ve medeniyetlerin duraklayıp gelişmemesine en büyük sebep, zihnin temel fonksiyonlarının kendilerine uygun alanda kullanılmamasıdır. Mesela, doğa olaylarına, astronomik hadiselere bilgi sağlayacak bir yaklaşım yerine, metafizik inançlarla yaklaşılmıştır. İdeolojilere bakış, eleştirel bir inceleme yerine komple bir biat şeklinde olmuştur. Bu tutum sonra bir fanatizme dönüşmüş, bilim ve sanatı da olumsuz yönde etkilemiştir. Şu bilinmelidir ki, ister dinsel dogmalar olsun ister bir ideolojinin ilkeleri olsun bunlara mutlak doğrular biçiminde inanan insan, kendisi gibi inanmayan ve düşünmeyene şiddet uygulamaya potansiyel olarak hazırdır.

İslam kelamcılarının mutlak değerleri ve dinsel dogmaları aklın değerlerine tercih etmelerinin arkasında dogmaların sabit ve güvenilir olduğu, oysa, aklın verilerinin ve hükümlerinin değişken olduğu, bugün verdiği hükmü yarın yadsıyabileceği, bu sebeple de akla güvenilemeyeceği düşüncesi vardır. Bugün insanlığın eriştiği kültür ve zihinsel yapı ise, asıl insana yararlı olanın değişken değerler olduğu, insanın ancak değişebilen izafi değerlerle evrilebileceğini, sabit değerlerin ise insan tabiatına uymadığı ve kültürü durağan hale getirdiği noktasındadır.[12]
.
Vahiy Bilgisi

Tek-Tanrılı Semavi dinlerin temelinde olağanüstü niteliği olan vahiy bilgisi yatar. Bu bilgi çoğu zaman eğitim görmemiş peygambere, bir akıl yürütme sürecinden geçmeden gönlüne bir şekilde aktarılan bilgidir. Bu bilginin kaynağı Tanrıdır. Doğruluğu şüphe götürmez bir kesinlikte kabul edilir. Bu inanan kişinin vahye bakış şeklidir. İslam filozoflarından al-Farabi ile İbn Sina bu bilgiye felsefi bir açıklama getirmişlerdir. Onlar, bu fevkalade bilginin kaynağını bizzat Tanrı yerine Plotinus’un Sudur Nazariyesindeki Onuncu Aklı uygun bulmuşlardır. Bu akıl aynı zamanda bütün üniversal bilgileri insan müfekkiresine vehbeden Faal Akıl’dır. Bu akıl bazen Cebrail melek ile de özdeşleştirilmiştir. Peygambere ulaşan bilgi, onun düşünce merkezi (müfekkire) yerine, görüngüler biçiminde onun hayal merkezine (muhayyile) inmektedir. Bunun sebebi peygamberin kavramsal düşünmek için eğitim görmemiş olmasıdır. Müfekkirenin doğal olarak daha üst seviyede ve kavramsal bilgi oluşum yeri olması, İbn Rüşd gibi bir filozofu, filozofun bilgisini peygamberin bilgisinden daha üstün görmeye itmiştir. Bu felsefi açıklamalar al-Gazali ve diğer Ehli-Sünnet uleması tarafından reddedilmiştir.[13] Bu konunun asıl anlatacağımız tarihsel görüşlerle pek alakası yoktur. Ancak bu fevkalade bilgi iddiasının asırlar önce filozoflar tarafından olduğu gibi kabul edilmediğini belirtmek içindir. Modern zamanlarda vahiy kritiğini sistematik bir şekilde yapan Tüm Vahyin Kritiği[14] kitabının yazarı Fichte’dir. Filozofun bu kitabında vardığı sonuç, vahiy bilgisinin nihayette akılla çelişmemesi gerektiği ve akla uygun olma zaruretidir. Aslında, Fichte’den yaklaşık altı asır önce İslam mütekellim ve filozofu Fahrüddin al-Razi, akıl ile nakil çelişkisinde akla öncelik vermekle bu sonucu zaten öncelemişti.[15]

Şimdi, vahiy ile gelen bilgi paylaşılamayan bilgidir. Yani vahiy alan kişi bunu nasıl aldığını başkasıyla paylaşamaz. O olağanüstü tecrübe sadece kendisine aittir. Paylaşıp aktardığı şey, bu olağanüstü unsuru içermez. Başka bir deyişle, vahyin içeriğini dinleyen kimseler vahyin içindeki ilahi anlatımı farkedemezler. Çünkü, insanüstü bir akıldan gelen Tanrısal bir mesajı, bir insan sahip olduğu kapasiteyle idrak edemez. Kapasitemiz üstündeki gerçekler bizim için bir anlam ifade etmezler. Hatta bilimsel alanda bile bin yıl sonra, bilimsel gelişmenin sonucu olarak ulaşılabilecek ve dolayısıyla anlaşılabilecek bir bilimsel teorinin bugün ortaya atılmasının bir faydası yoktur. İlahi bilgiyi anlayıp kavramaya hiç bir zaman insanoğlu yetkin olmayacaktır. Zira tanrı bilgisi numenlerin bilgisidir. Yani, bütünsel ve komple bilgidir. İnsan bilgisi ise fenomenlerin bilgisidir. Yani, özün değil görüngülerin bilgisidir ve devamlı kısmidir, parça parça gelişir. Bu sebeple, peygamberlerin nasıl ilahi bilgiye mazhar olduklarını bilemeyiz. Ancak bu fevkalade olayın bize yansıyan tarafı, bizim anlayabildiğimiz ve anlayabileceğimiz bilgidir. Neyi anlayamıyorsak ve anlamaya yetkin değilsek, böyle bir bilginin bizim için bir kıymeti yoktur. O bilgi yanlış olduğu için değil, biz anlayamadığımız için. Daha önce de belirttiğimiz gibi aktarılamayan bilgi ve tecrübe özel ve kişisel kalmaya mahkumdur.

Vahiy konusu ve vahiy ürünü olan Kuran metni İslamın ilk asırlarında İslam uleması arasında büyük ihtilaflara sebep olmuştur. Kuran kelamının yaratılmış olup olmadığı, bu sözlerin bizzat Tanrı sözü mü yoksa peygamberin Tanrı sözünün yorumu mu gibi sorular kelam literatürünün en heyacanlı bölümlerindendir.[16] Halbuki halis Tanrı kelamı olsa dahi biz ondan ne anlayabiliriz sorusu sorulsa bu sorun bu kadar dal budak salmazdı.

Peygamberlere özel olan vahiy tecrübesini, onlara inananlar tarafından paylaşılamayacağını söylemiştik. Bir bilginin meşruiyetinin de o bilginin aynı şekilde diğer insanlar tarafından kavranması şartına bağlı olduğunu belirtmiştik. Bu şartın gücünün bir alameti olacak ki, geçmiş ve günümüzde bazı İslam uleması peygamberlerinkinin aynısı olmasa da onlarınkine benzer olağanüstü bir hal veya bilgiye mazhar olma gibi beklentileri olmuştur. Hatta bazıları böyle hadiseleri yaşadıklarını bile iddia etmişlerdir. Al-Gazali’nin, yaşadığı yüzyılın müceddidi olma arzusu ve bunun için bir işaret beklentisi, Said-i Nursi’nin bazı eserlerinde fevkalade olaylar yaşadığını ifade etmesi ve hatta Risale-i Nur muhtevasının olağanın üstünde bir kaynaktan geldiğini ima etmesi, ve günümüzde Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisini ‘çıplak uyarıcı’ olarak ilan etmesi peygamber tecrübesini paylaşma temayülünün kanıtlarıdır.
.
İnsan, Yaşam Stratejileri ve İnsanüstü Değerler

İnsanın kendisi gelmiş geçmiş bütün ideolojilerin ve inanç sistemlerinin kaynağı ve kurucusu olmasına rağmen, o, çoğu zaman kendi ürettiği bu düzeneklere kendisini mahkum etmiştir. Kendi ürettiği değerleri kendisinden daha kıymetli tutarak kendisini köleleştirmiştir. Kendi kurduğu dünya görüşüne ve içindeki değerlere hayran kalmış, mübtela olmuş, onları yüceltmiş kendisini ise küçültmüştür. Bunun farkına varıp tekrar kendine geldiğinde, köleliğe isyan edip efendiliğini ilan etmiştir. Buna da devrim veya aydınlanma adını vermiştir. Bu, insanın kendini kendinden kurtarmasıdır. Yoksa bu dünyada insanı kendisinden başka köleleştiren başka bir yaratık yoktur. Öyle anlaşılıyor ki devrimlere sebep olan, değişmeyen sistem ve içindeki değerlerdir. Durağanlık bir krize sebep olunca da yeni değerlerin ortaya çıkması için zemin hazırlanmış olur. Krizin temel nedeni insanın bir yaşam projesini kendisinden daha kutsal bilip ona müdahele etmemesidir. Sağlıklı bir medeniyette, müellifin eserine müdahale hakkı gibi, o medeniyeti yaşayanların bütün değerlere müdahalesi, revize edip değiştirmesi bir haktır. Bundan geri kaldığı zaman, bu ihmalin ceremesini pahalıya öder. Bu ifadelerden kasdım şudur: bütün sistemlerin yaratıcısı insanın kendisidir. Hiç bir iyilik insanın dışındaki bir kaynaktan insana ulaşmaz. Bir yaşam projesi terkedildiğinde oradaki iyilikler de terkedilmiş olmaz. Gelmiş geçmiş bütün mentaliteler yok olsalar bile, insan, içinde iyilik ve erdem bulunan sistemleri yine kuracaktır. Çünkü kaynak kendisidir. Bu bilinmediği zaman bir dünya görüşünde insandan daha kıymetli kavram ve değerler ortaya çıkar. Bu değerleri korumak için de insanlar feda edilir. İnsanlar, kendilerinin kurguladıkları değerler uğruna birbirlerini hiçe sayıp yokederler. Bu tür dünya görüşleri, toplumsal yaşam içindeki şiddetin ve bireyin psikolojisindeki güvensizlik ve huzursuzluğun sebebidir.

Merkezinde insan ve insanın kıymeti olmayan dünya görüşlerinde insan yücelemez, insan hakları ve insanın kerameti ortaya çıkmaz. İnsanın gelişip kıymetlenmediği bir yaşantı modelinde tanrı kavramı gibi metafizik bir ideye yakınlık ise uzak bir ihtimaldir.
.
İslam ve Diğer Dünya Görüşleri

İslama zıt ve merkezinde Tanrı olmayan mevcut dünya görüşlerine rağmen İslam varlığını devam ettirmektedir. Ernest Gellner’e göre bunun sebebi, İslamda her türlü yeniliğe karşı kendisini koruyan ve her defasında kendisini tekrar ortaya koyan bir “öz” vardır. Ancak bu “öz”ün ne olduğu hususunda bir ipucu vermemektedir.[17] Bu “öz”ün ne olduğu bana sorulursa şöyle bir açıklama yapabilirim: İslam Dininin temel metinlerinde ve tarihsel seyrinde bir “ideal insan” ve “ideal toplum” miti vardır. Aslında bir bakıma bu bir “ütopya”dır.[18] Her iyiliği kapsayan, her türlü eksikliği gideren, her mevcut iyilikten daha iyisini bahşeden bir ütopya. Bu, birçok samimi inananı gerçeklik aleminden koparıp hayali bir dünyaya bağlar. Bu aynı düşünce, diğer kültürlerin ürünü olan birçok bilimsel ve sosyal alandaki yenilikleri İslamda arama sürecine de yol açmaktadır. Bu süreç, dini nassların birçok din bilgini tarafından keyfi yorumlarına yol açmıştır. ‘İslam her türlü iyiliği kapsar’ inancı, İslamı sonunda anlaşılmaz hale de getirmiştir. Asırlar boyunca yeni hadiseler karşısında yapılan tefsir ve teviller İslamın insana iletmek istediği gerçek mesajı örtmüştür. Bu yorumlar öyle hacimli bir yekun haline gelmiştir ki birbirine zıt hükümlerin dine uygunluğunu eşit otoriteyle bulmak mümkündür. Nitekim, bugün bu dinin hem baskıcı İslamcı rejimler tarafından hem de bu rejimler altında ezilen kitleler tarafından kullanılması[19] ve bir kurtarıcı olarak tanımlanması, bu geniş yorumlama spektrumun bir sonucudur. İslam dininin metinlerini keyfi yorumlamanın ve onu her türlü soruna çözüm getiren fevkalade bir kaynak olarak algılamanın bir sonucu da bu dinin terör örgütleri tarafından istismar edilmesidir. Dinin bu şekilde hatalı kullanımının başka bir sebebi de müslüman toplumunda birçok laikleştirme çabalarına rağmen İslamın hala yegane meşruiyet zemini olmasındandır. Böylece her yeni strateji her yeni düşünce bu dinden icazet almak zorunda kalmıştır. Her türlü dünyevi sorunun metafizik inançlarla ilişkilendirildiği bir kültürde doğru çözümü saptamak gayet zordur.
.
Sonuç

İslam dini geçmiş zamandaki diğer dünya görüşleri gibi insanlığa hizmet etmiş ve bir medeniyete de adını vermiştir. Bu dinin ondört asır önce hitap ettiği toplumdaki sosyal ve metafizik sorunlar bugünkü insanın sorunları değildir. Tanrının varlığı, O’nu temsil eden kavram ve semboller, ölüm, sonraki yaşam ve öyle bir yaşamdaki haller günümüz insanını meşgul eden konular değildir. Halbuki tüm Orta Çağ kültürlerinde bu tür konular temel sorunlardır. İnsan bilinci kültürel evrimle her dönemde belli konularla ilgilenmiştir. Çağdaş insanın sorunları da kendi zamanına aittir; gelecek nesillerin sorunları değildir. Bu sebeple İslam dini günümüz insanına hitap etmemektedir. Doğal olarak İslam dininin mesajlarında bütün zamanlarda yaşayan insanlar için çıkarılacak dersler vardır. Ancak tarihe mal olmuş tüm kültürlerde bu tür hitaplar mevcuttur. Hiçbir yaşam projesi kendinden sonraki nesiller için hazırlanmadığından İslamın ideal insan modelini, Tanrı-insan ilişkisini, insana temel görev olarak yakıştırdığı kulluk misyonunu tüm zamanlara yaymak daha önce de belirttiğimiz gibi insanın tekamülünü durdurur. Her dönem insanın kendi hakikatını arayıp bulma ve kendisi için emir ve nehiyler çıkarma hakkını da ellerinden almış oluruz. İslam dinin temel iddiaları, hitap şekli, kullanılan dilin özellikleri, çözüm getirmeye çalıştığı sorunlar Cahiliye dönemi Arap toplumunun tarihsel şartlarıyla yakından ilgilidir. Bazen bu şartların bilgisi (Esbab-ı Nuzul) olmadan bazı Kur’an ayetlerini ve peygamber sözünü anlamak mümkün değildir. Çağdaş Kur’an yorumcuları, bir felsefi akım olan hermenutik ve modern tarih yazılımından da etkilenerek İslamın metinleriyle tarihsel ortam arasında yakın bir ilişki kurmaya çalışmaktadırlar.

İslami dünya görüşünü ve pratiklerini günümüz insanına uygulamak için yukarda sözünü ettiğimiz iki yaklaşımın da yetersiz olduğunu belirtmek isterim. Seyyid Kutb’un önderliğini yaptığı Batı kültürünü dışlayan, onu, Tanrıyı içermeyen maddiyatçı olarak niteleyerek İslama aykırı bulması bana göre doğru ve samimi bir tesbittir. Benzer bir tespiti, Onbirinci yüzyılda Yunan Kültürü konusunda, al-Gazali yapmıştı. Ancak bugünkü şartlar tamamen farklıdır. Çağdaş Batı dünya görüşü, bilim teknoloji, sanat, eğitim ve bilgi ve iletişim imkanlarıyla kendisi dışındaki bütün kültürleri etkisi altına almıştır. Samuel Huntington’ın kullandığı ‘Batı ve Diğerleri’ (The West and Rest)[20] kültürlerarası savaşı anlatmak bakımından yerinde bir ifadedir. İslam dünyasını çepeçevre saran yabancı ancak içerde çok taraftar bulan bir farklı yaşam modeline sınırları kapatmak mümkün değildir. Bu yaklaşımın tesbiti doğru ama önerdiği çözüm yanlıştır. Batı kültürüne aldırmadan kapalı bir coğrafya yaratıp onun içinde saf bir müslüman tipini yaşatmak gerçekçi görünmemektedir. Böyle bir strateji, zaten kısmen kopuk olan İslam dünyasını uluslararası camiadan tamamen koparır.

Diğer yaklaşıma gelince, bu, İslami dünya görüşü ile Batı dünya görüşünü barıştırmayı hedefleyen, onları, özde birbirine yakın bulan görüştür. Bu yaklaşım, hem doğruluktan hem de samimiyetten uzaktır. Her seferinde, Ecnebi kültürde her yeni çıkan bir düşünce, sosyal veya bilimsel değer için İslama uygunluğunu kotarmak adına dinin temel nasslarını tahrif ederek ideal müslüman tipinden ve İslamın dünyaya bakışından taviz vererek elde edilmeye çalışılan bir uzlaşma. Bu uzlaşmanın simsarlığını yapan birçok din bilgini maharetlerini ortaya koymak için her türlü imkanı kullanmaktadırlar. Bunlar, aslında hem bağlı olduklarını iddia ettikleri dinlerine hem de içten içe hayran oldukları ama bunu açıkça söyleyemedikleri Batı kültürüne ihanet etmektedirler. Bunların çabası belki belli bir işe yaramaktadır. İnanan halkı tedricen dinden soğutmak ve onları yeni bir dünya görüşünü benimsemeye hazırlamak. Acaba bu mabeynciler böyle bir kültür ajanlığı yaptıklarının farkında mıdırlar?

Modern birey insanlığını hiç bir yaşam rejimine teslim etmeyen insandır. Bu, çok yeni tip bir insandır. Genel olarak müslüman veya geleneksel hıristiyan veya yahudi kendi insanlığını inandığı dinle özdeşleştirir. Böyle yapmakla kendini bir dünya görüşü içinde tüketir. Radikal değişikliklere kendisini tamamen kapatır. Halbuki, Batının son üç asır içindeki geliştirdiği kültürle birey, statik değerlerden dinamik değerlere geçerek, kendi insan olma tabanını bir zaman içinde kabul ettiği sistemlerden daha geniş ve kapsamlı tutmuştur. Aslında insanın alternatif sistemler kabullenme yetisi o kadar geniştir ki gelmiş geçmiş bütün dünya görüşlerini bir insanın kafasına dolduracak olursak o kişide hala yeni kabuller için gerekli yer ve kapasite mevcuttur. Bunları anlatmamdaki kasıt şudur: İslam dini, tüm ilke ve kurumlarıyla tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış, o devrin insanının sorunlarına çareler sunmuştur. Bilhassa ahlak kurallarını koruma altına alarak dürüst ve samimi insanların yetişmesini sağlamıştır. İslamı günümüz şartları perspektifinden eleştirmek de insafsızlık olur. Çünkü böyle bir yaklaşımdan hiç bir sistem sağ salim çıkamaz. O zaman asıl sorun müslümanın sorunudur. Çünkü sistemler kendilerine süre biçmezler. Onlara zaman tayin edenler, onlara hayat veren insanların kendileridir. Müslüman, onu çevreleyen ve tüm diğer kültürleri de etkisi altına alan Batı dünya görüşünden kendisini soyutlayamaz. Birçok kültürel değerin küreselleşme akımıyla insanlığın ortak malı haline geldiği bir dünyada, çağdaş ve egemen bir dünya görüşüne aldırmamak mümkün değildir. Bundan, Batı dünya görüşü doğru, diğer dünya görüşleri yanlıştır anlamı çıkarılmamalıdır. Söylemek istediğim, gün onların günüdür. Çağımızın şartlarını şekillendiren ve onlara hitap eden kültür Batı kültürüdür. Tabii ki onun da belli bir ömrü vardır ve ona da alternatifler çıkacaktır. Ancak bu alternatifler, tarihte denenmiş sistemler değil, bugünkü değerleri aşan, yeni ve henüz denenmemiş sistemlerdir. Çağdaş müslüman, bilincini zenginleştirerek kendisini radikal seçimler yapabilecek yetkinliğe kavuşturmalıdır.

DİPNOTLAR:

[1] Noorani, A. G., Islam ve Jihad: Prejudice versus Reality, Zed Books, London and New York, s. 106-107.
[2] Halliday, Fred, “Orientalism and Its Critics”, British Journal of Middle Eastern Studies, Vol. 20, No: 2 (1993), p. 155.
[3] Wright, Robin, “Islam and Liberal Democracy: Two Visions of Reformation”, Journal of Democracy, 7. 2 (1996).
[4] Wan Mohd Nor Wan Daud, The Educational Philosophy and Practice of Syed Muhammed Naquib Al-Attas: An Exposition of The Original Concept of Islamization, ISTAC, Kuala Lumpur, 1998.
[5] Qutb, Sayyid, Milestones, International Islamic Federation. USA, 1980.
[6] Rahman, Fazlur, “Islamic Modernism: Its Scope, Method and Alternative”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 1, No: 4, (Oct. 1970). Fazlur Rahman bu yaklaşıma iki-zihinlilik (double-mindedness) adını vermektedir.
[7] Kant Immanuel, Critique of Pure Reason, A592B620-A630B658
[8] White, Morton, Religion Politics and the Higher Learning, a Collection of Essays, Harvard University Press, Cambridge Massachusetts, 1959, pp. 92-93.
[9] Copleston, Frederick, S. J., A History of Philosophy, Image Books, Doubleday, April 1985, Vol: II, s. 552-566. ve Gilson Etienne, Reason and Revelation in the Middle Ages, Charles Scribner’s Sons, New York, 1966.
[10] Russel, Bertrand, The Problems of Philosophy, Oxford Uni. Press, London, 1967.
[11] Swidler, Leonard, After The Absolute, Fortress Press, Minneapolis, 1990.
[12] Whitehead, Alfred N., Religion in the Making, New American Library, New York, 1974.
[13] Leamon, Oliver, An Introduction to Medieval Islamic Philosophy, Cambridge University Press, Cambridge, New York, 1985, ss. 87-108.
[14] Fichte, Johann Gotlieb, An Attempt at a Critique of all Revelations, trans. Darret Green, Cambridge University Press, Cambridge, New York, 1978.
[15] Ceylan, Yasin, Theology and Tasfir in the Major Works of Fakhr al-Din al-Razi, ISTAC, Kuala Lumpur, 1996, s. 41.
[16] Hustryn Wolfson, The Philosophy of Kalam, Harvard Uni. Press, Cambridge, Massachusetts, 1976, ss. 235-304.
[17] Gellner, Ernest, Islamic Dilemmas: Reformers, Nationalists and Industralization, the Southern Shore of The Meditterranean, Mouton Publishers, Berlin, New York, Amsterdam, 1985.
[18] Al-Azmeh, Aziz, Islams and Modernities, Verso, London, New York, 1993.
[19] Tibi, Bassam, The Challenge of Fundamentalism: Political Islam and
the New World Order, University of California Press, Berkeley-Los Angeles-London, 1998.
[20]Bkz:http://lander.edu/atannenbaum/Tannenbaum%20courses%20folder/POLS%20103%20World%20Politics/103_huntington_clash_of_civilizations_full_text.htm

Bilimsel açıklamalar, Evrim teorisi ve Tanrı

Standart

Efendim, biz biliyoruz ki şu anda canlılık var. Ve biliyoruz ki bir zamanlar yoktu. Tam ne zaman oluştuysa o zamanın yakınlarına gidelim. Şimdi diyebiliriz ki, beş dakika önce canlı yoktu ama şimdi var. Evrim olgusu ilk canlıların çok daha basit oluşu, şimdiki düzeye evrile evrile gelişidir. Bu evrilme sürecinde, bildiğimiz kimyasal etkilerin haricinde bir şeye rastlamak mümkün değildir. Bu türden, bilinen etkilerle bilinmeyen bir zaman diliminde neler olduğunu söyleyen teorilere “bilimsel açıklama” denir. Evrim teorisi bir bilimsel açıklamadır.

Yaratılış düşüncesi ise bilimsel olmaktan uzaktır çünkü bilinmeyen bir etkiyi işin içine dahil eder. Bu fikrin savunucuları genellikle argüman olarak doğal süreçlerin canlı gibi kompleks bir yapıyı oluşturma ihtimallerinin düşük olduğunu öne sürerler. Fakat, şu ana kadar gözlemlemediğimiz, bilinmeyen dış etkinin yalnız o zaman için varolma ihtimalini hesaplamazlar. Bu bilinmeyen etkinin yaratıcı olduğunu öne sürmek, hele ki kutsal kitaplarda tariflenen yaratıcının bu olduğunu öne sürmek içinse hiçbir yeterli delil yoktur.

Bu bilinmeyen etkiye her seferinde bilinmeyen etki demek yerine “tanrı” diyelim. Tanrının varlığını ve yokluğunu varsayarak ihtimal hesabını tekrar gözden geçirelim.

1. Tanrı var ise: Etki bilinmeyen birşey olduğundan tam olarak mahiyeti, ne işe yaradığı hakkında bir şey söylenemez. Belki bu etki evrenin oluşumu esnasında bir kez işe müdahil olmuş ve evrim gibi düşük ihtimalli bir olayın gerçekleşmesini sağlamış, veya herşey seyrinde giderken olaya müdahil olmuş ve pat diye “Adem”i yaratmıştır. Hangisini tercih edeceğini bilemediğimizden bu olasılıklardan hangisinin olduğu hakkında bu bilgilerle teorik olarak bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Bu durumda herşey bildiğimiz etkilerle gerçekleşmiş ve o düşük ihtimalli durum olmuş demektir. Ne gözlemsel açıdan ne teorik olarak sorun yoktur.

Bir benzetme yapacak olursak, Ali evde tek başınadır. Evin ilk durumunu bildiğimizi farzedelim. Eve geldiğimizde masanın üzerinde bir bardak görüyoruz ve evden çıkarken orada olmadığını biliyoruz. Bu örnek için bilinmeyen etki olan tanrının varlığını ve yokluğunu varsayıp tekrar düşünelim.

1. Tanrı var ise: Ne düşündüğü ve olaylara nerede ne zaman karışacağı bilinmediğinden, Ali doğmadan çok önce evreni Ali’nin bardağı masanın üzerine koymasını olanaklı kılacak şekilde programladığı mı yoksa Ali evdeyken bizzat bardağı kendisinin mi masanın üstüne koyduğu hakkında bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Ali bardağı masanın üzerine koymuştur. Çünkü evde Ali’den başka kimsenin olduğu bilinmemektedir. Peki neden Ali durduk yere bardağı masanın üzerine koysun? Belki su içmiştir. Veya başka bir şey de içmiş olabilir. Belki de canı sıkılmış, veya içinden bardağı alıp masanın üzerine koymak gelmiştir. Bunların hepsi olabilecek şeylerdir ve bilimsel açıklama sınıfına girer. Şimdi sorsak, Ali’nin evde bu zaman zarfında yapabileceği pratikte sonsuz sayıda işten bardağı masanın üzerine koyma seçeneğinin tutma olasılığı kaçtır? Çok düşük olduğu kesindir.

Bilimsel açıklamalarda olasılığı hesaplamanın yanlışlığı (istatistikteki bir şey olduktan sonra onun olasılığını hesaplamanın yanlış olduğu ilkesi) ortadadır. Çünkü ne kadar düşük olursa olsun öyle bir şeyin olduğu durumların varlığı bir yerlerde hata olduğunu gösterir.

Bunun asıl nedeni teorik olasılık ve deneysel olasılığın işin içine girmesi, bir de yapılan hiçbir deneyin bir diğerinin olasılığını etkilememesi ilkesidir.

Teorik olasılıkta değişkenler bellidir, varsayımlar vardır. Bunun üzerinden hesaplamalar yapılır. Deneysel olasılıksa şakaya gelmez, bütün değişkenleri hesaba katar. Çünkü o deneydir. Ölçtüğümüz şeydir. Yani, teorik olasılıkta ihmal edilen şeyler vardır. İstatistik yapmak bu şeyleri bulmak yerine, birçok deneme yaparak sonuç olarak olasılığın ne olduğunu bilmeye yarar. İstatistik bilimiyse kaç tane deney yaparsak, bulduğumuz sonucun ne kadar kesin olduğu gibi şeylerle ilgilenir. Ali’nin masaya bardak koymasının gerçek ihtimalini bulmak için belki bin tane gözlem yapmak gerekecektir. Bilimsel açıklamaların tipik özelliklerini gösteren bu örnekten de anlaşılacağı gibi olasılık hesaplamak faydasızdır.

Bunun ikinci nedeni, hesapladığımız olasılığın bir işe yaramamasıdır. Çünkü diyelim ki çok geniş bir araştırma ile hileli bir zarın, belli bir odadaki 6 gelme ihtimalini 3/4 bulduk. Sonra odanın tavanından bir delik açtık ve zarı içeri attık. İhtimal kaçtır? Hesapladığımız üzere 3/4’tür. Ama biz ne geldiğini görmedik. İçerde neler olduğunu bilmiyoruz. İçeri girip baktığımızda 4 geldiğini görürsek bunu neye bağlayacağız? Bilinmeyen bir etkiye yukarıdaki iki örnekte bağladığımız gibi aynı şekilde 4 gelme işini yükleyebilir veya doğal süreçlerle, 3/4’ten geriye kalan ihtimallerin bunu yaptığını öne sürebiliriz.

“Tanrı yok ise” seçeneğindeki olasılığın düşüklüğünün bir anlam ifade etmediğini gördüğümüze göre “tanrı var ise” seçeneğini inceleyebiliriz. Herşeyden önce bu, tanrı gibi birşeyin varlığını kabul eder ki bu şey şu ana kadar kontrollü deneylerde karşımıza hiç çıkmamıştır. Doğrudan gözlemlediğimiz vaki değildir bu mahiyeti ve keyfiyeti bilinmeyen etkiyi.

Eğer var ise seçeneğini ikiye böldük, birincisinde tanrının bardağın masaya intikal etmesi anında hiçbir etkisinin olmadığını ve diğerinde doğrudan etki ettiğini belirttik. Eğer birinci seçenek doğru ise, bardağı masaya koyan yine Ali olmalıdır. Tanrının olması olaya yalnızca anlam katar. Tanrı, değişikliği işin başında yapmıştır. Ne kadar başında dersiniz? Ali masaya bardağı koymadan yarım saat önce olabilir mi? Bunun ikinci seçecekten farkı var mıdır? Yoktur, gene işlere doğrudan müdahil olan bir etkiden bahsedilmektedir. O halde bu deistik tanrı, evrenin dışında, evreni yaratmış ve gerisini doğa yasalarına bırakmış bir tanrı olmalıdır.

Bu seçenekte, proses olarak, Ali’nin bizzat kendisinin bardağı alıp masaya koyması ve tanrının olmaması ile empirik açıdan çelişir bir yanı yoktur. Eklenen şey olgusal olmadığından bilimsel olarak incelenemez ve varlığı ya da yokluğu hakkında bir şey söylenemez. Varlığına gerek yoktur denir.

İkinci seçenekte eve gizlice girip bardağı masaya koyan bir tanrı vardır. Bilimde, olan şeylerin sürekli olması beklenir ki “ben arkamı döndüğümde buzdolabı nanik mi yaptı” gibi sorular sorulamasın. Esas olan ölçümdür, gözlemdir. Eğer tanrı sadece biz evde yokken eve girip bardağı masaya koyuyorsa bu tanrı da sınanamazdır denir. Sadece dolaylı etkisi sınanabilmektedir. Doğrudan gözlemlenmemiş bir şeyin fiziksel gerekliliğinden bahsedilemez. “Tanrı nedir?” diye sorulduğunda verilecek cevap empirik olmalıdır ki bu örnekteki tanrının bardağı masaya koymaktan başka bir işlevi yoktur. O halde, tanrı biz evde yokken bardağı masaya koyan etkidir denir. Bunun sınanabilir sonuçları nedir? Bardağın masada olması. Bakarız ve bardağın masada olduğunu görürüz, o halde tanrı vardır deriz. Ama bir dakika! Bu semantik bir probleme dönüştü bu haliyle. Tanımı bu şekilde yapılmış bir tanrıya vardır demek, bardak masanın üzerinde demekten öte bir şey değildir. Oysa ki biz bardağın oraya nasıl geldiğiyle ilgili prosesi öğrenmek istiyorduk. Bu seçenekte de açıkca görüldüğü gibi, Ali’nin ismini “tanrı” olarak değiştirmekten ibarettir.

Tıpkı elmanın yere düşmesindeki etken meleklerdir demek gibi… Eğer bizim yerçekimi dediğimiz şeye birileri melek demek istiyorsa desinler. Bu, anlaşmazlıktan öte bir şeye neden olmaz.

Ali örneği bütün bilimsel açıklamalar için tipik bir örnektir. Gördüğümüz üzere bilimsel olarak kabul edilebilecek tek yaklaşım tanrının yani bilinmeyen bir etkinin varlığının gereksiz olduğunu kabul etmektir. Aynı şeyi ilk örnek olan evrime uygularsanız, pat diye “Adem”in oluşmasının mı yoksa olasılığı düşük de olsa dış etkiye ihtiyaçsız olarak oluşumun mu daha olası olduğunu görürsünüz.

Kaynak: “Dehri Man

Kötülük problemi

Standart

Inanclilara genellikle iddia sahibi tarafin kendileri oldugunu soyleriz. Biz ateistlerin tek iddiasinin teist iddialarin yanlisligi oldugunu soyleriz. Bu dogru elbette ama teist iddialarin yanlisligi ifadesi cok genis bir ifade. Bu ifadenin altina sigabilecek pek cok iddiadan bahsedilebilir. Bunlar arasinda Tanri kavraminin delili olmadigi, absurd oldugu, dinsel bilgilerin celiskili ve sacma oldugu, ya da bilime aykiri oldugu, vs. gibi pek cok alt iddia var. Tabi tum bunlara ragmen, bu tur cogu ateist iddianin temel olarak yaptigi dogrudan Tanri’nin varolamayacagini iddia etmekten ziyade, ya Tanri gibi bir kavrama gerek olmadigi, ya da Tanri’nin varliginin kanitlanamayacagi gibi gerekcelerle Tanri’nin varoldugu iddiasini reddetmeye yonelmektir.

Fakat ateist argumanlar arasinda iki tanesi var ki, sadece pasif bir sekilde Tanri iddiasini reddetmeye degil, pozitif ateistlerin kullanabilecegi sekilde, Tanri’nin varolmadigini kanitlamaya yonelik olarak kullanilabilecek iddialar. Bu kategoriye giren iddialarin bir tanesi Tanri’ya ithaf edilen bazi niteliklerin (her seye kadir olma ve her seyi bilme gibi) paradoksal olmasi ve mantik sorunlarina yol acmasi. Dolayisiyla, tanimlandigi sekliyle Tanri kavraminin mantiga sigmamasi, absurd olmasi. Her seyi yarattigi soylenen bir Tanri’nin mantik kurallarini da yaratan varlik olmasi gerektiginden, Tanri’nin kendi yarattigi bu kurallarin uzerinde olup olmamasi temel bir problemdir teistler acisindan. Eger mantik kurallarini Tanri’nin ustunde gorurlerse, bu Tanri kavramina aykiri olur, Tanri’nin gucunu kisitlar. Eger Tanri’yi mantik kurallarinin ustunde gorurlerse, o zaman Tanri’nin mantiga sigmayan, absurd birsey oldugunu soylemis olurlar, ki bu yaygin bakis acisina gore Tanri diye birseyin varolamayacagini zaten kanitlar. Fakat baska bir bakis acisina gore, bu durum dogrudan Tanri’nin varolmadigini kanitlamaz. Mantik ilkelerine uymayan fakat yine de varolan birseyin mumkun olabilecegini iddia eder bazi teistler. Fakat bu durumda da, Tanri’nin varolamayacagi kanitlanmis olmasa da, en azindan biz insanlarin zihinsel yeti olarak boyle bir varligi anlayamayacagimiz, onun varligi bilgisine ulasamayacagimiz kabul edilmis olur teist tarafindan. Biz bu bilgiye ulasamayacaksak da, akla dayali olarak nasil Tanri’nin varoldugunu kabul etmemiz beklenebilir? Normal olarak, aklin yolu o durumda Tanri’nin varligini reddetmek olacaktir. Tabi israrli bir teist burada da akla dayanmayan (kalp ya da gonul gozune dayanan) bir imandan bahsederek isin icinden cikmaya calisabilir, ki nitekim bunu yaparlar da, ama sonucta pozisyonlarinin oldukca zayiflamasina razi gelmis olurlar. O noktada artik pek cok teistin iddia etmeye bayildigi gibi aklin yolunun Tanri’nin varligina goturdugu gibi iddilarini terketmek zorunda kalirlar.

Tanri ve mantik ikilemi haricinde, pozitif ateist bir pozisyonu savunmak icin kullanilabilecek ve teist iddialarin bir numarali dusmani olarak gorulen ve yukarida acikladigim Tanri ve mantik sorunundan daha fazla bilinip daha da populer olan, hatta pek cok kisiye gore teist iddialari cok acik ve basit bir sekilde curuten cok guclu birbaska ateist arguman vardir ki, bu argumana kisaca “kotuluk problemi” denir.

Kotuluk problemi birkac sekilde formule edilebilir. En basit ifadesi, “Tanri varsa ve soylendigi gibi sonsuz iyiyse, o zaman dunyada neden kotuluk var?” seklinde kisaca aciklanabilir. Eger Tanri sonsuz iyi ve sonsuz gucluyse, o zaman kendi zitti, yani kotuluk varolamamalidir. Tanri kendi sonsuz iyilik niteligini diledigi her alanda ve her ayrintida gerceklestirebilmeliydi.

Bu problem degisik sekillerde ifade edilebilir. Fakat gunumuz filozoflari arasinda bu argumanin en yaygin ifade sekli asagidaki gibidir.

Asagidaki 4 onermenin en fazla 3 tanesi bir arada dogru olabilir, 4’u birden dogru olamaz:
1) Tanri vardir
2) Tanri iyidir
3) Tanri sonsuz gucludur
4) Kotuluk vardir

Simdi dusunursek,

Eger Tanri varsa ve iyiyse, fakat kotuluk de varsa, demek ki Tanri sonsuz guclu olamaz.
Eger Tanri varsa ve sonsuz gucluyse, fakat kotuluk de varsa, demek ki Tanri iyi degildir.
Eger Tanri varsa, sonsuz gucluyse ve iyiyse, o zaman kotuluk varolmamalidir. (Fakat kotuluk bilindigi gibi vardir).

Dolayisiyla, tek tutarli sonuc, eger kotuluk varsa, tanimi geregi sonsuz guclu ve iyi olan bir Tanri varolamaz.

Eger Tanri’nin niteliklerini degistirerek isin icinden cikmaya calisirsaniz, o zaman bahsettiginiz Tanri teizmin Tanri’si olmaz. Dolayisiyla, icinde kotuluk barindiran veya sonsuz guclu olmayan bir Tanri tanimi yaparak problemi cozmeye calisirsaniz, o zaman bahsettiginiz Tanri teizmin tanrisi degildir. Kisacasi, kotuluk problemi mantiksal acidan sarsilmasi cok guc ve cok etkili bir argumandir.

Dogal olarak, teistler bu argumanla karsi karsiya geldiklerinde binbir kiliga girerler ve isin icinden cikabilmek icin cok ter dokerler. Fakat bir kez inancinizi akla ve mantiga degil, kor imana dayandirirsaniz, en guc durumlardan bile kurtulmanin bir yolunu bulursunuz, ya da buldugunuzu sanirsiniz. Dolayisiyla, teistlerin de dogal olarak bu problemle ilgili sozde aciklamalari vardir.

Bir argumani karsilamanin birkac yolu vardir. Ya mantik orgusunde bir yanlislik bulacaksiniz, ornegin Oncul 1: “Insanlarin kafasi vardir”, Oncul 2: “Farelerin kafasi vardir”, Sonuc: “Fareler insandir”. Boyle bir mantik orgusu elbette ki yanlisdir. Burada A => B ve C => B’den A => C cikarilmaya calisilmistir ki bu tum mantik kitaplarinda goreceginiz gibi hatali bir mantik kurgusudur. Bundan baska mantik yanlislari da mumkun ama bu ne kastettigimizi gostermek icin yeterli.

Kisacasi, ya argumanin mantiksal cikariminda bir yanlislik bulacaksiniz, ki bunu bu durumda uygulayamazsiniz, ya oncullerin gecersiz oldugunu soyleyeceksiniz, bu ornekte boyle bir karsilik da mumkun degil, ya sonucu kabul edeceksiniz (ki teistin en son yapmak isteyecegi secenek olur bu), ya da oncullerde gecen kavramlarin net olmadigindan, cok anlamli veya bulanik oldugundan yakinarak, buradan cikan bir itiraz gelistirmeye calisacak ve mantiksal argumani bu yonden yikmaya calisacaksiniz.

Dolayisiyla, teistler bu probleme genel olarak bu acidan yaklasmaya calismistir. Bu argumanda gecen kavramlarin her birine dayanan (“Tanri”, “varolmak”, “kotuluk”, “sonsuz iyi olmak” ve “sonsuz guclu olmak” gibi) ve bu kavramlari analiz eden itirazlar gelistirmeye calismislardir.

Ornegin “Tanri” kavramiyla ilgili olarak, Tanri’nin iyiligi ve sonsuz guclu olmasi disinda bir de sonsuz bilge olmasi diye bir niteligi oldugunu, dolayisiyla belki de bizim goremedigimiz birseyleri gordugunu soylemislerdir. Yani belki de bizim kotuluk olarak gordugumuz seyler daha ust bir iyilik icin gerekli seylerdir demislerdir. Fakat bunu anlamaya bizim aklimiz belki de yetmiyordur demislerdir. Bu aciklama yetersizdir elbette, cunku kotulugu aciklamiyor. Fakat teistler bu aciklamayi kendi icinde tutarli bir aciklama olarak sunmaktadirlar en azindan. Fakat bana sorarsaniz, bu da aslinda iddia edildigi gibi tutarli degil. Sonsuz guclu bir varligin, bize kotuluk gibi gorunen birseyleri yaratmasina ihtiyaci olmadan da amacina ulasabilmesi ve iyiligini gerceklestirebilmesi gerekirdi bana sorarsaniz. Yani neden daha ust bir iyiligi gerceklestirebilmek icin, bize kotulukmus gibi gorunen birseyleri yaratmak zorunda kaliyor? Kendisi sonsuz guclu degil miydi? Gayet kolay bir sekilde, hem iyi olan, hem de bize de iyi gorunen sekilde yaratabilirdi her seyi. Dolayisiyla, bence teistlerin bu aciklamasi gecerli degildir.

Bu aciklamayi devam ettirir teistler. Derler ki, kotuluk problemi, kotulugun gercek oldugunu soyler. Ayrica, bizim kotuluk hakkindaki muhakememizin dogru oldugunu farzeder derler. Ayrica, bizim iyiligin gercek standardi ile baglantida oldugumuzu ve ornegin masum cocuklarin aci cekmesini kotuluk olarak gordugumuzu, fakat tum bu muhakemeyi kendi iyilik standardimizla yaptigimizi, fakat bu standardin mukemmel olmasi gerektigini, halbuki sadece Tanri’nin mukemmel oldugunu, vs. soyleyerek isin icinden cikmaya calisirlar. Fakat goreceginiz gibi bu da aslinda bir laf salatasindan ibaret gecersiz bir aciklamadir. Tanimini bildigimiz ve herkesin katildigi kavramlarin tanimini bilmedigimizi iddia ederek (belki de mutlak sekli bizim bildigimiz gibi degildir diyerek) aslinda acikca kacak guresirler. Yapmaya calistiklari mantiksal kiskactan kurtulmaya calismaktan baska birsey degildir. Ayrica, tum cabalarina ragmen, olayin bize gorunen seklindeki tutarsizligi aciklamayi da hala basaramazlar. Yani farzedelim ki dedikleri dogru olsun ve Tanri’nin ilahi iyilik standardini biz bilmedigimiz icin aslinda kotulugu de dogru muhakeme edemedigimiz aciklamasi dogru olsun, fakat bu yine de neden sonsuz guclu olan Tanri’nin ortada boyle bir tutarsizlik birakmak zorunda kaldigini aciklamaz. Yani neden Tanri bize de dogru standardi vermemistir, ya da en azindan neden olan bitende tutarsizlik gormemize sebep olacak bir cozum gelistirmistir. Pekala da bizim iyilik ve kotuluk standardimizla tutarli bir dunya yaratabilirdi, kendisi sonsuz guclu degil mi?

Ayrica, teist yukaridaki aciklamayi yaparken “varolmak” ifadesini net sekilde kullanmaz. Dogru muhakemenin gercek standartlari tas ya da insanlarin varoldugu gibi varolmaz. Dolayisiyla teist, sirf ateist kisi iyiligin gercek bir standardina sahip oldugumuz onkabulunden yola cikiyor diye Tanri’nin varoldugunu kanitlamis olmaz.

Fakat burada teist pekala da ayni seyin ateistin “kotulugun varolmasi” ifadesine de uygulanabilecegini soyleyebilir. Der ki, o zaman benzer sekilde sen de kotuluk vardir, dolayisiyla Tanri yoktur diyemezsin. Ateist burada diyebilir ki, kotuluk belki degil ama kotu seyler vardir diyebiliriz der. Teist ise, kotu seylerin varolmadigini, sadece secimlerimizin ve eylemlerimizin kotu olabilecegini, bunlarin ise bizim ozgur irademizden ciktigini, dolayisiyla Tanri’nin yarattigi seyler olmadigini soyleyebilir. Fakat teistin benzer durumlarda devamli insanin hur iradesine atifta bulunmasi ve Tanri’yi bu yolla temize cikarmaya calismasi da bana gore tutarsiz ve gecersizdir. Cunku sonucta bizi de hur irademizi de yaratan Tanri’dir (teistin iddiasina gore) ve kendi kararini verebilecek bir varlik yaratmak, o varligin urettigi sonuclardan Tanri’yi temizlemez. Sonucta hur iradenin ne kadar hur oldugu da mechuldur ve insanlar zaten secimlerini Tanri’nin kendilerine verdigi biyolojik ve psikolojik kosullara gore ve Tanri’nin dunyada kendilerini koydugu kosullara gore verdiklerinden ve bu kararlari verirken isleyen surec yine Tanri’nin yarattigi faktorlere ve mekanizmalara bagli oldugundan, her seye ragmen sonucta Tanri herseyden sorumludur. Insanin hur iradesinden bahsedip Tanri temize cikarilamaz.

Ayrica, kotuluk sadece eylemlerde ve kararlarda degildir, bunlar kotuluk denen kavramin ahlaksal boyutu. Ahlaksal kotuluk belki bireysel secimin urunudur, fakat bunun haricinde hala “fiziksel kotuluk” kategorisine girebilecek nesneler ve varliklar da vardir. Ornegin, canlilarin besine ihtiyac duymasi ve bu besinin de ancak diger canlilar olmasi, dna’larinda yazilidir, fiziksel bir durumdur. Dolayisiyla, bir canlinin ac oldugu icin diger bir canlinin yavrusunu yemesi gibi bir eylemin kotuluk oldugunu biz soyluyor olabiliriz (yani bunun kotuluk oldugu belki tasta yazili degildir, buna kotuluk adini biz veriyor olabiliriz) ama sonucta bu kotuluk fiziksel temellidir ve teizme gore tum fiziksel seyler Tanri tarafindan yaratilmistir. Dolayisiyla, teistler bu tur bir laf kalabaligi yaparak Tanri’yi temize cikaramazlar.

Tanri’nin neden fiziksel kotulugu yaratmak zorunda oldugu gibi bir soruya teistler bazen “Baska nasil yapilabilidi ki?” diye cevap verirler. Eger Tanri sonlu bir dunya yaratacaksa, bu sonlu dunyada sinirlar olmalidir. Sonlu dunyada sonsuz iyilik yaratamaz derler.

Fakat dikkat ederseniz, cogu teist iddiada oldugu gibi yine kendi icinde tutarsiz ve celiskili bir laf etmis olurlar bunu diyerek. Tanri’nin sonsuz guclu oldugunu iddia edenler kendileri degil midir? Hem Tanri’nin sonsuz guclu oldugunu soyleyip, hem de onun yapmak istedigi bazi seyleri yapabilmek icin bazi sinirlara riayet etmesi gerektigini soylemek, kendi kendisiyle celismektir. Tanri sonsuz gucluyse, sonlu dunyada sonsuz iyilik de yaratabilmelidir, sonsuz guce sahip oldugu soylenen bir varligin sahip olmasi gereken yetenekler arasindadir boyle birsey. Ama hadi diyelim ki sonsuz iyilik degil aradigimiz, en azindan icinde kotuluk olmayan bir sonlu dunya yaratabilmeliydi. Teistler ne derlerse desinler bu konularda kendileriyle celismekten kurtulamazlar.

Ayrica, teistlerin bu cevabinin birbaska zayif tarafi sudur: Tanri, acinin ve kotulugun varolmadigi bir yeri, yani cenneti yaratmadi mi? Dolayisiyla, boyle bir seyi yaratabilmek Tanri’nin gucu dahilinde olmalidir. Boyle bir ortami neden bu dunyada yaratmamistir?

Buna teistler genellikle birkac cevaptan birini verirler. Diyebilirler ki, Tanri Adem ve Havva icin boyle bir dunya yaratmisti, fakat biz insanlar onu batirdik. Ya da diyebilirler ki, boyle mukemmel bir dunyanin degerini bilebilmemiz icin once su an icinde bulundugumuz gibi mukemmel olmayan bir dunyayi gormemiz gerek. Veya boyle bir mukemmel dunyayi haketmek icin ozgur secimimizle boyle bir dunyayi secmemiz gerek, dolayisiyla da once imtihan edilmemiz gerek, vs. diyebilirler. Fakat bu tur cevaplarin her birinin gecersizligi kolayca gosterilebilir. Bu egzersizi de okura birakiyorum.

Dikkat ederseniz, yukarida teistlerin saldirdigini soyledigimiz kavramlarin birkacina deginildi simdiye kadar (“Tanri”, “varolmak”, “kotuluk”, vs).

Bunlarin bir baskasi “iyilik” kavrami olabilir. Teist diyebilir ki, iyilik derken biz insanlar bunu dar anlamiyla aliyoruz. Tanri bize bir tur ebeveyn gibidir. Basimiza kotu birsey gelmesine izin verirken, kendi cocugunun uzun vadede iyiligini dusunen bir ana baba gibi davranir derler. Ornegin, bir yabanci uyusturucu kullaniyorsa, sadece bakip gecersiniz, ama kendi cocugunuz kullaniyorsa, bir eylemde bulunmak durumunda hissedersiniz kendinizi. Onu engellemeye calisirsiniz. Gerekirse baski kurarsiniz. Bunlar cocuga bastan kotuluk gibi gorunebilir ama aslinda ana baba uzun vadede cocugun iyiligi icin ugrasmaktadir derler.

Fakat bu tur pek cok aciklamada yaptiklari gibi kendi tanimlari ve Tanri’ya ithaf ettikleri nitelikler ile celiskiye duserler yine. Tanri sonsuz guclu degil midir? Neden biz insanlarin sahip oldugu sinirlamalara sahiptir Tanri? Bu dunyadaki anne baba sonsuz guclu degildir, amacina ulasabilmek ve cocugunu uzun vadede koruyabilmek icin elinde bulunan secenekler ve guc sinirlidir. Fakat Tanri oyle mi? Her istedigi seyi, her istedigi kosulda yapabilmesi gerekmez mi? Teistler Tanriya hem sonsuz guclu deyip, hem de bunu sikca unuturlar yaptiklari aciklamalarda. Pek cok orneklerinde Tanri’yi bazi kurallara uymasi gereken bir varlik olarak portre ederler, farkinda olarak veya olmayarak.

Sonsuz guclu olan bir Tanri’nin icinde ozgur irade olan sonlu bir dunya yaratip, ayni zamanda da bunun iyi bir dunya olmasini saglayip saglayamayacagi konusunda bazi teistler Tanri’nin bunu yapamayacagini soyleyerek cevap verirler. Bunun aynen “Tanri’nin kendi kaldiramayacagi bir tasi yaratip yaratamayacagi” sorusu gibi bir soru oldugunu soylerler. Bildiginiz gibi pek cok teist bu soruyu anlamsiz bulur, bunun bir kelime oyunu oldugunu iddia eder. Herkesin ozgur iradeye sahip oldugu fakat kimsenin kotulugu secmedigi bir dunyanin kendi kendisiyle celisen bir durum olacagini soylerler. Tanri’nin mucizeler yaratabilecegini, fakat celiskiler yaratamayacagini soylerler. Dedigim gibi, bunu bazi teistler bu sekilde soyler. Fakat boyle diyerek, yine yazinin basinda degindigimiz Tanri ve mantik ilkeleri konusundaki ikileme duserler. Tanri mi ustundur, mantik ilkeleri mi? Tanri kendi yarattigi mantik ilkelerine neden riayet etmek zorundadir? Isterse onlari cigneyemez mi? Cigneyemezse sonsuz guclu nasil olur? Goruldugu gibi, bu soruya bu sekilde cevap veren bir teist boyle bir ikilemde bulur kendini.

Ayrica, kotuluk probleminde teistlerin cevaplamakta en cok gucluk cektigi nokta neden kotulugun varoldugu degil, kotulugun neden adaletsiz sekilde dagitilmis oldugudur. Neden iyi insanlarin basina kotu seyler gelir? Neden sikca masumlar aci ceker?

Bu tur sorulara teistlerin verdigi bir cevap, iyi insan diye birseyin bulunmadigidir? Iyi insani neye gore tespit edeceksiniz derler? Tanri’nin standartlarina gore mi? Bu Tanri’yi onkabul olarak var farzetmenizi gerekli kilar. Ortalama insan standardina gore mi?

Ayrica, iyi insanlarin basina kotu seyler gelmesinin adaletle ilgili olmadigini soyleyebilir teist. Daha cok aci cekenin daha olgunlasacagini ve daha bilge, daha yuce bir insan olacagini, vs. soyleyebilirler. Ya da, rahibe Theresa’nin dedigi gibi, bu dunyada cekilen acinin aslinda sonsuz bir hayatin icinde gecirilen cok kisa bir sure olacagini, bu dunyada cekilen acinin sonsuzluk acisindan bakildiginda bir gun kotu bir motelde gecirilen rahatsiz bir geceye benzeyecegini soyleyebilirler.

Fakat ne derlerse desinler, ortalama bir okurun da gorebilecegi gibi bunlar guclu itirazlar ve aciklamalar degillerdir. Yukarida benzer teist iddialara yeterince cevap verdigimiz icin, bu noktada objektif bir okurun bu itirazlari kendisinin de cevaplayabilecegini dusunuyorum. Cunku farkedilecegi gibi, teistlerin bu konularda yaptiklari aciklamalar ve verdikleri cevaplarin onemli kismi aslinda birkac tane belli basli prensibi ihlal etmeleri yoluyla yapilmaktadir. Tanri’nin sonsuz guclu oldugu gibi bir ifadenin ne anlama geldigini cok iyi analiz etmemis olmak bunlarin basinda gelir. Ayrica bazen Tanri’yi her seye kadir, bazen ise kurallara ve sinirlara uymasi gereken bir varlik olarak tanimlamalari, bununla baglantili birbaska problemdir. Ya da bazen tanimlarda atladiklari veya yarim biraktiklari, ya da netlestirmedikleri noktalar olur, vs. Fakat tum bunlari bu noktada ortalama bir objektif okur da yakalayabilir.

Kisacasi, kotuluk problemi ateist argumanlar arasinda hem en guclu hem de en populer olanlardan biridir ve teistlerin tutarli bir sekilde cevap vermesi mumkun olmayan bir argumandir.

Eğer tanrı yoksa, neden iyi olalım?

Standart

Gerçekten iyi olmaya çalışmaktaki tek sebebin Tanrı’nın onayını ve ödülü almak ya da kınaması ve cezalandırmasından sakınmak mıdır? Bunun ahlaklı olmakla hiçbir ilgisi yoktur, bu yalnızca yağcılık etmektir, dalkavukluktur. Her hareketini hatta derin düşüncelerini gözleyen gökyüzündeki kontrol kamerası ya da kafanın içindeki çelik küçük ileti cihazını gizliden gizliye kollamaktır.

Soru bu şekilde yöneltildiğinde elbette alçaltıcı bir izlenim bırakır. Dindar bir insan bu soruyu bana bu şekilde sorduğunda (ki çoğu dindar bunu yapar) hemen şeytana uyar (!) ve şöyle meydan okurum: ‘Gerçekten iyi olmaya çalışmaktaki tek sebebin Tanrı’nın onayını ve ödülü almak ya da kınaması ve cezalandırmasından sakınmak mıdır? Bunun ahlaklı olmakla hiçbir ilgisi yoktur, bu yalnızca yağcılık etmektir, dalkavukluktur. Her hareketini hatta derin düşüncelerini gözleyen gökyüzündeki kontrol kamerası ya da kafanın içindeki çelik küçük ileti cihazını gizliden gizliye kollamaktır.’ Einstein’ın dediği gibi, ‘Eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirileceğini umut ettikleri için iyi kalplilerse, o halde gerçekten çok acınacak haldeyiz.’ Michael Shermer, İyi ve Kötünün Bilimselliği ‘nde (The Science of Good and Evil) bunu “tartışma sonlandırıcısı” olarak isimlendirir. Eğer Tanrının yokluğunda, ‘hırsızlık, tecavüz ve cinayet suçlarını işleyeceğinizi’ onaylıyorsanız, ahlaksız bir insan olduğunuzu ifşa etmiş olursunuz ‘ve sizi gördüğümüzde yönümüzü değiştirmemiz konusunda oldukça tedbirli davranırız.’ Diğer yandan, eğer ilahi gözetim altında değilken dahi iyi bir insan olmayı sürdüreceğinizi söylerseniz, Tanrının varlığının iyi bireyler olmamız için zorunlu olduğu iddianızı kaçınılmazca sarsmış olursunuz. Birçok dindar kişinin dinin kendilerini iyi birer birey olma konusunda motive ettiğini düşündüklerini biliyorum, özellikle de kişisel günahkârlığı sistematik biçimde sömüren inançlardan birinin mensubu iseler. Bana öyle geliyor ki Tanrıya inancımız aniden kayıplara karıştığında, hepimizin duygusuz ve bencil bir hedonist gibi hareket edeceğimizi ve şefkatten uzak, merhametsiz, cimri, iyilik sıfatını hak edecek hiçbir vasıf taşımayan kişilere dönüşeceğimizi düşünmek için oldukça düşük bir özsaygı gerekecektir. Dostoevsky’nin bu görüşte olduğuna geniş ölçüde inanılır. Bunun sebebi herhalde Ivan Karamazov’a laf yapıştırmak için kaleme aldığı şu yorumları olabilir:

[Ivan] kutsal gözleminin ardından şöyle bir sonuç çıkardı; doğada insanın insanoğlunu sevmesi için bir kural kesinlikle yoktur ve eğer sevgi şimdiye dek tüm dünyada varolsaydı, bu doğa kanunlarının bir erdemi sayılamaz, bütünüyle insanın kendi ölümsüzlüğüne olan inancından kaynaklanırdı. Ayrıca kesin sözlerle şunu ekledi; doğa kanunlarını oluşturan etmen, ismen, insanın kendi ölümsüzlüğüne olan inancı bir kez yok olduğunda, insan yalnızca sevgi yeteneğini yitirmekle kalmayacak aynı zamanda bu dünyadaki yaşamını destekleyen yaşamsal etkileri de kaybedecek. Bundan başka, artık hiçbir şey ahlak dışı olmayacak, yamyamlık dahil her şey serbest olacak. Ve neticede, sanki tüm bunlar yetmezmiş gibi şunu ilan etti; siz ve benim gibi her birey (örneğin, kendi ölümsüzlüğüne ya da Tanrıya inanmayan birisi) için, doğa kanunu aniden değişerek eski din temelli kanunun tam zıt halini alacak ve egoizm, suç işlemeyi de kapsayarak, yalnızca hoşgörülebilir olmakla kalmayıp aynı zamanda insan yaşantısının en akılcı hatta en asil varoluş sebebi olarak zorunlu kılınacak.

Safça denilebilir ancak ben Ivan Karamazov’un insan doğasına bakış açısından daha az alaycı bir bakış açısına yatkınımdır. Bencil ve suça yönelik davranmamızın önünün kesilmesi için gerçekten gerek Tanrı gerekse birbirimiz tarafından kontrol altında tutulmamız gerekli midir? Şahsen bu gibi bir gözetime ihtiyacım olmadığına samimiyetle inanmak isterim ve sevgili okuyucular, siz de böyle düşünmüyor musunuz? Diğer taraftan, özgüvenimizi zayıflatırcasına, Steven Pinker’in The Blank Slate’de (Boş Film Tahtası) tarif ettiği, Montreal’deki güvenlik güçleri grevindeki hayal kırıklığı yaratan deneyimine kulak vermeliyiz:

Romantik 1960′larda, barışçılığıyla övünen Kanada’da genç bir delikanlı olarak, Bakunin anarşisinin sağlam bir taraftarıydım. Ebeveynlerimin, “eğer hükümet kolluk kuvvetlerini bir kenara iterse her yer cehenneme dönecektir” nasihatine gülüp geçmiştim. Rekabet içindeki tahminlerimiz 17 Ekim 1969, sabah saat 8:00′de Montreal kolluk kuvvetleri greve başladığında sınanmaya başlandı. Öğleye doğru saat ll:20′de ilk banka soygunu gerçekleşti. Öğlen olduğundaysa şehir merkezindeki dükkanların çoğu yağmalama yüzünden kapandı. Bu olaylar üzerinden daha birkaç saat geçmemişti ki, taksi şoförleri havaalanı müşterileri için kendileriyle rekabet halindeki bir limuzin kiralama şirketinin binasını ateşe verdiler. Bir keskin nişancı çatılardan birine çıkarak bir polis memurunu öldürdü. İsyancılar bazı otel ve restoranları bastı ve bir doktor banliyödeki evine giren bir hırsızı öldürdü. Günün sonunda, altı banka soyulmuş, neredeyse yüz dükkân yağmalanmış, on iki yangın başlatılmış, kırk araba dolusu dükkân camı kırılmış, şehir otoriteleri orduyu ve elbette Kanada Atlı Polislerini düzeni yeniden sağlamak adına çağırmadan evvel mülk zararı üç milyon doları aşmıştı. Bu belirleyici, deneysel sınav siyasi görüşlerimi sükûtu hayale uğratmıştı…

Belki de, insanların gözetim altında tutulmadıkları ya da Tanrı tarafından yönetilmedikleri zamanda iyi olmayı sürdüreceklerine inanarak Polyannacılık oynuyorumdur. Madalyonun diğer yüzünde, Montreal nüfusunun büyük çoğunluğu muhtemelen Tanrı inancı olan kişilerdi. Yeryüzü üzerindeki kolluk kuvvetleri kısa bir süreliğine sahneden yok olduğunda, Tanrı korkusu bu insanları bu kötülükleri yapmaktan neden alıkoymadı? Montreal grevi Tanrı inancının bizi iyi insanlar yaptığı varsayımını sınamak için oldukça sağlam bir doğal deney değil miydi? Ya da kinik (kötümser) H.L.Mencken keskin bir dille şu görüşünü bildirdiğinde haklı mıydı?: İnsanlar dine ihtiyacımız var dediklerinde asıl imaları kolluk kuvvetlerine ihtiyacımız olduğudur.’ Elbette polis güçleri grevdeyken tüm Montreal kötülük yapma peşinde değildi. Dindarların yağma ve yıkım olaylarına karşı dindar olmayanlara nazaran daha az eğilimli olup olmadığına dair bir istatistiksel sonucun elimizde olmaması üzücü. Bu konu hakkında bilgisiz birisi olarak bir tahmin yaparsam eğer, dindarların yıkıp yağmalamaya daha eğilimli olduklarını söylerim. Sık sık şu iğneleyici yorumu duyarım, ateistler polise karşı direnmekten çekinirlermiş. Kim bilir belki de hapishanelerde çok az sayıda ateist olmasının nedeni budur (ki birkaç küçük kanıt olsaydı, bir sonuç çıkarmak daha basit olurdu elbette.) Ateizmin kesin bir şekilde ahlaklı olmanın seviyesini arttırdığını iddia etmiyorum, ama hümanizm (insancılık) büyük ihtimalle bu noktada başarılıdır (Genelde ateizmin yolunu takip eden ahlaki sistem.) Bir diğer iyi olasılık ateizmin, yüksek eğitim, zekâ ya da özgür düşünce gibi bir üçüncü etmenle bağ kurması ve bunun suç dürtüsünü etkisizleştirebilmesidir. Mevcut bu tür araştırmaya dayalı ispatlar hiç kuşku yok ki dinin ahlakla olumlu yönde bir ilişkisi olduğu ortak görüşünü desteklemeyecektir. Bu gibi bağıntılı kanıtlar asla inandırıcı olamazlar ancak yine de Sam Harris1 tarafından Letter to a Christian Nation’da (Hıristiyan Bir Ulusa Mektup) açığa vurulmuş aşağıdaki şu görüş çarpıcı etkidedir.

Amerika’daki siyasi parti bağlılığı dindarlığın kusursuz bir göstergesi değilse de, ‘kırmızı eyaletlerin’ [Cumhuriyetçi] kırmızı olmalarındaki birincil sebebin muhafazakâr Hıristiyanların ezici siyasi baskısının olduğu bir sır değildir. Eğer Hıristiyan tutuculuğu ve toplumun sağlığı arasında güçlü bir bağ olsaydı, bunun belli başlı işaretlerini Amerika’nın kırmızı-eyaletlerinde görebilmeliydik. Göremeyiz. “Şiddet içeren suç” oranları en düşük yirmi beş şehrin yüzde 62’si ‘mavi’ eyaletler [Demokrat], geriye (1Sam Harris 1967 doğumlu, din ve nörobilim üzerine kitaplar yazmış Amerikalı bir yazardır.) kalan yüzde 38′i ise ‘kırmızı’ eyaletlerdir [Cumhuriyetçi]. Yirmi beş en tehlikeli şehrin, yüzde 76’sı kırmızı eyaletlerde, yüzde 24′ü mavi eyaletlerdedir. Aslında Amerika’daki eri tehlikeli beş şehirden üçü dindar eyalet Teksas’tadır. “Ev soygunu” oranının en yüksek olduğu on iki eyalet kırmızıdır. “Hırsızlık” oranlarının en yüksek olduğu yirmi dokuz eyaletten yirmi dördü kırmızıdır. “Cinayet” oranının en yüksek olduğu yirmi iki eyaletten on yedisi kırmızıdır.

Sistematik bir araştırma yukarıdaki bağıntılı veriyi desteklemeye hizmet edebilir. Dan Dennett, Büyüyü Bozmak’ta (Breaking the Spell), yalnızca Harris’in kitabını değil ama benzer araştırmaları alaycı bir tavırla eleştirir:

Bu sonuçların dindarlar arasındaki en yüksek ahlaki erdemin klasik değerlerine çok sert bir saldırı olduğu aşikardır ve dinsel örgütler bu sonuçları çürütmek için er geç dikkate değer araştırmaları başlatmaya soyunacaklardır… Bu noktada emin olabileceğimiz bir nokta vardır, eğer ahlaki tutum ve dinsel bağlılık, uygulama ya da inanç arasında göze çarpan olumlu bir bağ var ise bu, yakın bir süreçte keşfedilecektir çünkü birçok dinsel örgüt geleneksel inançlarının ahlakla bilimsel bir ilişkisi olduğunu onaylamaya dünden razıdır. (Bu kişiler bilim inançlarını desteklediğinde, bilimin gerçekleri ortaya dökme gücünden oldukça etkilenirler.) Ayrıca bu tür bir bilimsel kanıtın teşhir edilmesi ne kadar gecikirse böyle bir kanıtın olmadığı yönündeki kuşkular da bir o kadar artacaktır.

Mantıklı birçok insan gözetimsiz ahlakın, polis grev yaptığı ya da gözetim kamerası kapatıldığında kayıplara karışan sahte ahlaktan daha doğru olduğunu onaylayacaktır ve ayrıca bu casus kameranın bir polis merkezinde olmasının ya da gökyüzündeki hayali bir kamera olmasının önemi yoktur. Ancak belki de ‘eğer Tanrı yoksa neden iyi olmak için kendimizi kasalım?’ sorusunu alaycı bir tavırla yorumlamak haksızlık olur. Dindar bir düşünür daha içten bir dürüstlükle soruyu yorumlayabilir, ‘Eğer Tanrıya inanmıyorsanız, ortada herhangi kesin ahlaki normlar olduğuna inanmıyorsunuz demektir. Dünyadaki en kusursuz iradeyle iyi bir insan olmaya yönelebilirsiniz ancak neyin iyi neyin kötü olduğuna nasıl karar vereceksiniz? İyi ve kötü normlarınızı size en mükemmel şekilde belirtecek olan sadece dindir. Din olmasa iyi birisi olma yolunda ilerlerken tereddütler yaşar, uyduruk çözümler öne sürerdiniz. Bu u, kural kitabı olmayan bir ahlaktır: Yerli yerine oturmamış bir ahlak. Eğer ahlak sadece bir seçim meselesiyse, Hitler de kendine özgü ırksal ilhamlı normlarına dayanarak ahlaklı olduğunu öne sürebilirdi. Ve ateistlerin hepsi farklı nurlarla (inançlarla) yaşamak adına kişisel seçimlerini bildirip, kolayca işin içinden sıyrılırlardı. Bunun aksine, bir Hıristiyan, bir Yahudi ya da bir Müslüman Hitler’in kesinlikle kötü olduğundan yola çıkarak kötülüğün mutlak bir anlamı olduğunu öne sürebilir ve bu anlam tüm zaman ve mekânlarda geçerlidir. Eğer ahlaklı olmak için Tanrıya gereksinim duyduğumuz doğru olsaydı bile, bu elbette Tanrı’nın varlığını daha olası ya da daha çekici kılmazdı (birçok insan aradaki farkı söyleyemez.) Ancak konumuz bu değil. Kafamda canlandırdığım din savunucusu, Tanrıya yağcılık etmenin iyi yönde olmak için bir dinsel dürtü olduğunu hesaba katmaya gerek duymazdı. Bunun yerine şöyle bir öneride bulunurdu, iyi yönde olma dürtüsü her nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, “Tanrı olmadan neyin iyi olduğunun belirlenmesinde bir standart bulunamaz.” Her birimiz doğrunun tanımını kendimizce yapıp, bu tanımlar ışığında hareket edebilirdik. Yalnızca dine dayalı ahlaki ilkeler saltçılık olarak tanımlanabilir (Mesela ‘altın kuralın’ aksine, ki genelde dinlerle birleşir fakat herhangi bir yerden kaynaklanabilir.) İyi iyidir, kötü de kötü ve örneğin, birisinin acı çekip çekmediği gibi özel durumlar hakkında karar vermekle uğraşmayız. Hayali din savunucum sadece dinin neyin iyi olduğunun belirlenmesinde bir temel sunacağını öne sürerdi. Bazı filozoflar, mesela Kant, dinsel olmayan kaynaklardan salt ahlak değerleri türetmeye çalışmışlardır. Kant, bizzat dindar birisi olarak ki bu o zamanda neredeyse kaçınılmaz bir olguydu1, Tanrıya karşı hizmetten ziyade, hizmete karşı hizmet temelli bir ahlaki sistem yaratmayı denemiştir. Bildik açık buyruğu ‘evrensel bir kanuna dönüşmesini istemeyeceğin kanunları uygulamamızı’ bildirir. Bu yalan söyleme meselesiyle birebir örtüşüyor. İnsanların ilke gereği yalan söylediği bir dünyayı hayal edin ve burada yalan söylemek iyi ve ahlaklı bir davranış olarak değerlendirilsin. Böyle bir dünyada yalan söylemek bir süre sonra bir anlam taşımaz hale gelir. Yalan söylemek gerçekleri zan altına almayı gerektirecektir. Eğer bir ahlak ilkesi herkesin benimsemesini istediğimiz bir kavramsa, yalan söylemek ahlaki bir ilke olamaz çünkü bu ilke anlamsızlığıyla kendi kendine yıkılır. Yalan söylemek, bir yaşam kuralı olmakta doğası gereği güvenilmezdir. Konuyu genelleştirdiğimizde, bencillik ya da diğerlerinin güzel amaçlarına yönelik asalaklık beni etkileyebilir ve bana kişisel tatmin sunabilir. Ancak tüm toplumun bencil asalakçılığı bir ahlaki ilke olarak benimsemesini arzulamam, çünkü böyle bir şey olursa asalaklık edebileceğim kimse kalmaz. Kantçı buyruk, doğruculuk ve diğer bazı konularda işe yarar görünüyor. Bunu ahlakın geneline yaymanın nasıl başarılacağını anlamak pek de kolay değildir. Kant’a rağmen, salt ahlaki değerlerin genelde din tarafından güdüldüğü konusunda hayali din savunucumla hemfikir olmak çekicidir. Ölümcül derecede hasta birisinin ızdırabına kendi isteği olmadan son vermek ilelebet yanlış mıdır? Kendi cinsiyetinizden birisiyle sevişmek her zaman yanlış mıdır? Bir embriyoyu öldürmek her zaman yanlış mıdır? Bunların yanlış olduğuna inanan birçok kişi vardır ve dayanakları kesindir. Kanıtlamaya ya da tartışmaya hiç gelmezler. Onlarla aynı fikirde olmadığınızda her kim olursanız olun vurulmanız gerekir: şaka yapıyorum; elbette Amerikan kürtaj kliniklerinde silahlı saldırıya uğrayan birkaç doktoru bunun dışında tutuyorum (bir sonraki bölüme bakın). Gelgelelim, ne mutlu ki ahlak değerlerinin salt olmaları zorunlu değildir. Doğru ve yanlışı belirlemek ahlak felsefecilerinin mesleki görevidir. Robert Hinde’nin az ve öz tanımıyla, ahlak felsefecileri ‘ahlaki kuralların, mantıkla oluşturulmalarının zorunlu olmamakla birlikte, mantığa dayalı savunmalarının yapılabilmesinde hemfikirdirler. Bu bilimciler kendilerini birçok farklı üslupla sınıflandırırlar ancak çağdaş terminoloji ışığında en büyük ayrım (Kant gibi) ‘deontologlar’ ve ‘neticeciler’ arasındadır (buna ‘utilitarian’ [faydacı] Jeremy Bentham da dahildir 1748-1832.) Deontoloji, ahlakın kurallara itaat etmekten ibaret olduğu inancı için kullanılan süslü bir isimdir. Gerçekteyse yükümlülük, görev bilimidir, Yunanca ‘bağlayıcı neden’ den gelir. Deontoloji salt ahlakçılıkla birebir aynı değildir ancak dinle ilgili bir kitaptaki çoğu amaç için bu fark üzerinde durmaya gerek yoktur. Saltçılar salt doğru ve salt yanlışlar olduğuna inanırlar, doğruluğu ispatlanmış buyruklar (yükümlülük, zorunluluklar) bu doğru ve yanlışların sonuçlarını etkilemez. Neticeciler daha bilgiç bir edayla bir eylemin ahlakının bu eylemin sonuçlarıyla değerlendirilmesini geçerli sayarlar. Neticeciliğin bir diğer uyarlaması faydacılıktır, yani Bentham ve arkadaşı James Mili (1773-1836) ve Mill’in oğlu John Stuart Mili (1806-73) özdeşleşmiş olan felsefe. Faydacılık maalesef sıklıkla Bentham’ın şu belirsiz sloganıyla özetlenir: ‘En kalabalık nüfusun en büyük mutluluğu ahlak ve yasamanın kurulmasıdır.’ Her saltçı görüş dinden türememiştir. Bununla birlikte, saltçı ahlakı dinin dışındaki zeminlerle müdafaa etmek epey güçtür. Aklıma gelen tek unsur vatanseverliktir, özellikle de savaş zamanlarında. Tanınmış İspanyol film yönetmeni Luis BunuePin de dediği gibi, Tanrı ve Vatan yenilmesi mümkün olmayan bir ekiptir; tüm zulüm ve katliam rekorlarını ellerinde tutarlar.’ İnsanları silah altına almak önemli ölçüde sevdiklerinin vatani görev duygusuna bağlıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda genç erkeklere cesaret verenler askeri üniforma giymeyen kadınlardı.

Ah, elbette sizi kaybetmek istemiyoruz ancak sanırız gitmeniz gerekiyor, Kralınız ve ülkenizin size ihtiyacı var.

İnsanlar hem kendi ülkelerindeki hem de düşman ülkelerdeki vicdanlı muhalifleri küçümsediler çünkü vatanseverliğin daima salt erdem olduğuna inanılır. Profesyonel askerin ‘İster haklı ister haksız, benim ülkem’ görüşünden çok çok daha salt bir görüş bulmak zordur, çünkü bu slogan gelecekte bir günün politikacılarının düşman belleyeceği herkesi öldürmenin sözünü vermektir. Neticeci usavarım siyasi kararları savaşa girme yönünde etkileyebilir ancak bir kez savaş ilanı yapıldığında, saltçı vatanseverlik dinin dışında asla görülmemiş bir güç ve etkiyle yeniden bayrağı devralır. Acımasız olmamaya öznel, neticeci ahlaki görüşleriyle ikna olmuş bir asker büyük olasılıkla kendisini askeri mahkemede bulacak ve belki de idam edilecektir. Bu ahlak felsefesi tartışmasının sıçrama tahtası şu kuramsal dinsel iddiaydı ki buna göre bir Tanrı olmadan, ahlak göreceli ve isteğe bağlıdır. Kant ve diğer bilge ahlak felsefecilerinin görüşleri ve vatansever coşkunluğa doğuştan verilen onay hiçbir zaman salt ahlakın kaynakları olamamıştır. Bunun yerine kutsal kitaplar tercih edilmiş ve bu kitapların kayıtlara bakarak doğrulaması mümkün olmayan yorumlarından türetilen ahlaki kurallar daima muazzam bir güce sahip olmuştur. Doğrusu, kutsal kitap otoritesinin yandaşları kutsal kitaplarının tarihsel kaynakları konusunda üzücü seviyede az merak sergilerler (ki bu kaynaklar son derece temelsiz ve belirsizdir.) Bir sonraki bölüm ahlaklarını bu kutsal kitaplardan edindiklerini iddia eden insanların bunları aslında pratiğe hiçbir zaman dökmediklerini gösterecektir. Ve ayrıca bu insanların bile kalplerinin derinliklerinde kabul edecekleri sağlam bir fikir sunacağım.

Kaynak

Richard Dawkins / Tanrı Yanılgısı
İdefix Mağaza.

Ateizm ne değildir?

Standart

Belki de ateizmin ne olduğundan çok, biraz da ne olmadığına değinmemiz gerek. Yanlış anlamaların ve geçersiz kabullerin önüne geçebilmek için.

Ateizmin ne olduğu tanımından bellidir. Ateizm, teist iddiaların reddidir. Teizmin Tanrı’sına ve dolayısıyla bununla bağlantılı diğer iddialarına inanmamaktır.

Ateizm, Tanrı’nın varolmadığının kanıtlanmak zorunda olunduğu bir duruş değildir. ‘Güçlü’ (pozitif) ateizm Tanrı’nın varolmadığına dair savlar ve iddialarla gelir, ama ‘Zayıf’ (negatif) ateizm Tanrı’nın varolmadığını kanıtlamakla uğraşmaz. Teist iddiaların ve Tanrı’nın varlığı fikrinin reddinde kullanılabilecek başka bazı yöntemler izler bu tür ateizm. Dolayısıyla, ateizmin tanımında iki bakış açısını da kapsayacak bir ifade yer almak durumundadır, bu yüzden de ateizmin tanımında Tanrı’nın varolmadığını kanıtlama yükümlülüğünü gerekli kılacak ifadeler yer almaz. Ateizm Tanrı’nın varlığı iddiasının reddidir denir. Bu reddin gerekçesi ister böyle bir Tanrı’nın varolmadığının gösterilmiş olması olsun, ister böyle bir Tanrı olduğunu düşünmeye bizi itecek geçerli sebeplerin olmadığının gösterilmesi olsun, sonuçta önemli olan nokta ve ateizmi ateizm yapan nokta, Tanrı’nın varlığı iddiasının reddedilmesidir.

Dolayısıyla, ateistten “Madem ateistsin, Tanrı’nın varolmadığını kanıtla” türünde bir talepte bulunulması doğru değildir. Tanrı’nın varolmadığı kanıtlanmadan da ateist olunabilir.

Ayrıca, zaten konuyu yeteri kadar incelememiş çoğu kişinin farkında olmadığı birbaşka gerçek, ortada pek çok farklı Tanrı kavramlarının dolaştığıdır. Değişik kişilerin Tanrı’dan anladığı değişik şeylerdir, ve sadece deist, panteist ve agnostiklerin değil, inançlıların bile pek çoğunun ortak bir Tanrı tanımında buluşması zordur. Zaten çoğu kez inançlı, inandığını söylediği Tanrı kavramı konusunda yeteri kadar kafa yormamıştır, ve net bir tanımı olmayan, tartışmadan tartışmaya, konudan konuya anlamı ve tanımı değişen bir Tanrı’ya inanmaktadır. Hatta çoğu ortalama inançlı, zaten inandığı Tanrı’yı tanımlama yetisine de sahip değildir.

Bu yüzden, Tanrı hakkında konuşabilmek için zaten önce hangi Tanrı’dan bahsedildiğini netleştirmek, Tanrı’nın doğru dürüst bir tanımını yapmak gerekmektedir. Ancak ondan sonra ‘Güçlü’ veya ‘Zayıf’ ateizm, hatta deizm, panteizm, vb gibi ayrımlar yapılmalıdır.

Kısacası, ateizm, Tanrı’nın varolmadığını kanıtlamak zorunda olmak demek değildir.
***

Ayrıca ateizm, dünyanın ve evrenin kökeni ile ilgili felsefi soruların cevabını bulduğunu iddia etmek de değildir.

Ateist, genel olarak evren ile ilgili, içinde akıllı tasarımcı temaları içermeyen açıklamaları tercih eder haliyle. Ama ateist, evren ile ilgili belli bir spesifik düşünceyi savunmak zorunda olan bir kişi değildir.

Ateizmin tanımı ile bağdaşan, evreni teist Tanrı haricinde başka fikirlerle açıklayan, fakat birbirinden farklı pek çok bakış açısı mümkündür ateist birey için. Evrenin nedensiz varolduğunu söylemek de bir ateist fikirdir, evrenin bir nedeni olduğunu, fakat bunun akıllı ve bilinçli bir neden olmadığını söylemek de ateist bir fikirdir, evrenin başlangıcı ve sonu olmayan, dolayısıyla yaratılmamış olduğunu söylemek de ateist bir fikirdir. Hatta, günümüzde evrende varolan zeka ve uygarlığın, çok uzak bir gelecekte, zamanda geriye doğru bir etkide bulunarak evreni yaratmış olabileceği türünde, içinde akıllı tasarımcı temaları taşıyan pek çok fikir de ateist kanatta kabul edilebilecek fikirlerdir. (Teizmle ve teizmin Tanrısı ile bağdaşmadıkları için).

Dolayısıyla ateist, evrenin kökeni, hayatın amacı, vs gibi felsefi konularda tek bir şekilde düşünmek zorunda olan bir kişi değildir. Ateistlerin bu konularda ne düşünmeleri gerektiğinin yazılı olduğu, ateizmin bir kutsal kitabı falan bulunmamaktadır.

Ateistler genel olarak, bağımsız ve özgür düşünceli bireyler olarak, bu konularda kendi yaptıkları bazı araştırmaların neticesinde bazı fikirleri benimserler. Ya da bu konularda agnostik bir tavır da takınabilirler.

Fakat bu, teizmin Tanrı’sı konusunda ateist olmamak için bir sebep değildir.

Tanrı kavramı konusunda epistemolojik olarak agnostik olup, ontolojik anlamda inançsız, yani ateist olmak mümkündür, hatta bence tutarlı tavır budur. Çünkü agnostisizm, “Tanrı’nın varolup olmadığı bilinebilir mi?” sorusuna verilebilecek bir potansiyel cevaptır, ateizm ise “Tanrı’ya inanıyor musun?” sorusuna. Yani bu iki eğilim aslında farklı soruları cevaplar.

Kısacası ateizm, dünya ve evrenin kökeni ile ilgili temel felsefi soruların kesin cevabının verildiği ve bulunduğu bir alan değildir. Bu konularda birbiriyle uyuşmayan, ya da agnostik tavır takınanların da ateist tanımlaması içinde kalmaları mümkündür.

***

Ayrıca ateizm, belli politik fikirleri veya ahlaki prensipleri savunmak demek de değildir. Ateizmin bu konulara değinen ve bunları tanımlayan bir kutsal kitabı yoktur. Ateistler arasında liberali de vardır, sosyal demokratı da vardır, komünisti de vardır, faşisti de vardır.

Ateizm politik prensipler ortaya koymadığı gibi, ahlaki prensipler de ortaya koymaz. Çünkü bu tür konular, ateizmin araştırma konusu içindeki konular değillerdir.

Ateizm teizmle ilgilenir, teizmin çürütülmesi ile ilgilenir.

Fakat yanlış anlamayı önlemek için hemen ardından şunu da eklemeliyiz ki, bu ateistlerin ahlaki prensipleri yoktur, ateistler ahlaksızdır, ya da ahlaksız olmaları mübahtır anlamına gelmez.

Ahlak ateizmin araştırma konusu değildir, ama ateizm misyonu gereği belli bir insan tipi gerektirir. Araştırmacı, sorgulayıcı, entellektüel, okuyan ve inceleyen, vs. Bu ise, dolaylı olarak toplumun kalburüstü kesiminden olmayı ve topluma örnek olmayı gerektirir. Örnek birey ve vatandaş olmanın gerektirdiği özelliklerden biri de haliyle ahlaklı olmaktır, eski zamanların değil ama modern çağın ahlak prensiplerini takip edip uygulamaktır.

Yani ateist, kendisini ateist yapan özellikler sebebiyle uygar, çağdaş, bilgili, entellektüel, bilimsel ve ahlaklı bir kimsedir.

Bu tür şartlar ateizmin bir kutsal kitabında falan yazılı değildir, ama istatistiksel verilerin gösterdiği sonuç genellikle bu yöndedir.

Örneğin ABD’de yapılan istatistiksel araştırmalar, ateistlerin politik olarak muhafazakar değil liberalliğe daha yakın olduğunu göstermektedir. (ABD’de liberal kelimesi ile ifade edilen politik eğilim, bizdeki liberallikle aynı değil. Bizde liberal deyince sağ anlaşılıyor, ABD’de ise politik olarak ikisi de sağ kanatta kalan iki büyük politik eğilimin biraz daha merkeze yakın olanı, yani diğerine göre daha solcu olanı liberal olarak nitelendiriliyor. Yani ABD’de liberal deyince anlaşılan kişiler, bizde sosyal demokrat deyince anlaşılan kişi tiplemesine benziyor).

Ayrıca, yine Batı’da yapılan istatistiksel araştırmalar, ateistlerin ortalama olarak muhafazakarlardan daha zeki olduğunu gösteriyor. (IQ düzeyi olarak).

Yine Batı’da yapılan araştırmalar, ateistler arasındaki boşanma oranının, inançlılara nazaran daha düşük olduğunu, ateistler arasındaki suç oranının da inançlılara nazaran çok daha düşük olduğunu göstermektedir. (ABD toplumunun %10-15 kadarı ateistken, hapishanedeki suçluların sadece %0.21’i ateisttir Amerika’da).

Yani ateizmin politika, ahlak, vs gibi konularda belli bazı prensipleri veya inançları yoktur, ama ateistlerin, kendilerini toplumun dinsel şartlanmalarından kurtaran özellikleri sebebiyle, istatistiksel olarak genellikle belli kişi tiplemelerine uyduğu söylenebilir. (Entellektüel, bilgili, okuyan, araştıran, sorgulayan ve ahlaklı kişilerdir genellikle ateistler).

***

Peki ateistlerin parapsikoloji, UFO’lar, doğaüstü olaylar, fal, büyü, hayaletler, komplo teorileri, vs gibi konulardaki tavırları nasıldır?

Yine aynı şekilde, bunlar ateizmin araştırma konusuna giren alanlar değillerdir. Bu yüzden de ateizmin bu konuda dile getirdiği fikir, prensip ve inançlar vardır denemez.

Ama ateistlerin büyük çoğunluğu bilimsel/materyalist dünya görüşünü benimsemiş kişilerdir. Dolayısıyla, yine istatistiksel olarak konuya bakacak olursak, ateist dünya görüşünü benimsemiş kişilerin büyük çoğunluğunun bu tür konulara olan bakış açılarının da uyuştuğu gözlenecektir.

Ateistler genellikle bilimsel ve kuşkucu kişilerdir. Eleştirel düşünce ve bilimsel kuşkuculuk gibi konularda iyilerdir. Bu yüzden de ateistler arasında dayanaksız veya şüpheli iddialara inananların oranı düşüktür. Yani hayaletler, fal, büyü, komplo teorileri, vs gibi konularda bilimsel bir şüpheciliğin gerektirdiği gibi davranır çoğu ateist.

Ateisti yaşadığı toplumun dinini ve inançları sorgulamaya iten özellikleri, haliyle başka alanlardaki şüpheli ve dayanaksız konuları reddetmeye de itmektedir. Yani ortada istatistiksel bir gösterge ve bir eğilim vardır ateistlerin bu konulardaki yaklaşımı ile ilgili olarak, yoksa ateizmin getirdiği prensipler veya inançlar falan sebebiyle değil.

***

Ateizmden olduğundan fazla birşey beklemek doğru değildir. Ateizm, toplumsal sorunlara bir çözüm değildir, politik veya aklaki bir felsefi akım değildir, en derin felsefi sorulara bir cevap değildir.

Peki nedir ateizm?

Ateizm, bizleri dinlerin insanları uyuşturan, ilkelliğe ve bağnazlığa iten ve günümüzün sözde ileri toplumunu bile esir almış özelliklerinden kurtarabilecek, en azından bu konulardaki mücadelede katkı sağlayabilecek bir bilimsel ve felsefi bakış açısıdır.

Türkiye gibi bir ülkede aynı zamanda laikliğin yerleşmesi ve insanların farklı düşüncelere daha fazla tolerans gösterecek bir olgunluğa ulaşmalarını sağlama açısından da önemli bir misyonu olduğu söylenebilir ateizmin.

Bunlardan daha fazlasını beklememek gerekir ateizmden.

Çünkü, bence bu kadarı bile önemli bir misyondur..

İspat nedir?

Standart

Tanrı’nın varlığı veya yokluğu ispat edilebilir mi, edilemez mi diye tartışırken bir önemli ayrıntının Tanrı’nın tanımı olduğunu biliyoruz. Bazı Tanrı tanımlarının ne varlığı, ne yokluğu ispat edilebilirken, biz ateistler genellikle bazı Tanrı tanımlarının yokluğunu ispat edebildiğimizi düşünüyoruz. Fakat bu çabamızı şüpheyle karşılayan ve itiraz eden bazı teist ve agnostik arkadaşlar var.

Bu arkadaşlar ısrarla Tanrı’nın yokluğunun ispat edilemeyeceğini düşünüyorlar. Görünüşte aynı ya da benzer bir Tanrı tanımından yola çıkıyor olmamıza rağmen böyle bu. Buradan işin içinde eksik bir başka parametre daha olduğu ortaya çıkıyor. O da bence ispatin ne demek olduğu ve o konuda anlaşıp anlaşamadığımız.

Son haftalarda forumda rastladığımız yoğun bazı başlıklarda gördüğümüz gibi, teist ve bazı agnostik arkadaşlar Tanrı’nın var olmadığının kanıtlanamayacağını iddia edebilmek için, akla gelebilecek her türlü kanıtın yolunu tıkayan düzeyde şüpheci bir tavır takınıyorlar. Akıl, mantık, nedensellik, vs. her şeyin ötesine geçiyorlar.

Hâlbuki herhangi bir şeyi kanıtlayabilmek için ki bu matematiksel bir kanıt, ya da fizikte rastlanan bir kanıt olabilir, belli temel aksiyomlardan ve kabullerden yola çıkmak gerek. Hiçbir şey mutlak kabul edilmediğinde, hiçbir kanıt mümkün olmaz elbette.

O başlıkların birinde bahsetmiştim, en temelde 1) Dış dünyanın gerçek olduğu, 2) Akıl ve mantığıma güvenebileceğim, 3) Akıl ve mantığımın dış dünyayı anlamaya muktedir olduğu kabullerinden yola çıkmak gerekiyor. İlgilenilen konunun ayrıntısına göre bunlara başka kabuller eklenebilir ama en temelde akla bunlar geliyor.

İlginçtir, Tanrı konusunda kanıt kabul etmeyen arkadaşlar, Tanrı haricindeki konularda bilimde, mantıkta ve matematikte yaygın olarak kullanılan geçerli kanıtlama yöntemlerini uyguluyor ve kabul ediyorlar. Sadece konu Tanrı olduğunda, onu akıl, mantık, kanıt ve nedensellik üstü olarak görüyorlar.

Bu zaten bu kadarıyla bile inancın akıl ve mantığa dayanmadığını göstermeye yeter ama yine de burada ispat kavramını ve neyin ne durumda ispat edilmiş kabul edilmesi gerektiğini incelemeye çalışacağım.

Ayrıca bizim yaptığımız kanıtları kabul etmeyen o teist ve agnostik arkadaşlara, kabul edecekleri türde bir kanıtlamanın nasıl olması gerektiğini soracağım.

Konu Tanrı olsun ya da olmasın. Hangi temel kabulleri uygun görüyorsunuz? Hangi tür kanıtlama çabalarını geçerli görüyorsunuz?

Yani herhangi bir şeyin kanıtlanmış olduğunu düşüneceğiniz durum nedir? Bunu bir örnek üzerinde tartışabiliriz hatta. Mesela ben oturma odasındaki masanın üstünde bir karış boyunda, kanatlı bir görünmez peri olduğunu iddia etsem ve bu periyi tanımlasam, tanımında da anlaşsak, hangi durumlarda bu perinin var olmadığının kanıtlanmış olacağını kabul edecekler? Bu peri doğaüstü olsa, bilgisine deney ve algı yolu ile ulaşamayacağımızı söylemiş olsak, ama bazı niteliklerini anlayabileceğimizi söylesek, ne tür bir mantık yürütme ve ne tür bir kanıtlama yöntemi kullanarak bu perinin var olmadığını kanıtlayacak inançlı ve agnostik arkadaşlar merak ediyorum.

Eğer Tanrı gibi o perinin de varlığının kanıtlanamayacağını söyleyeceklerse, o zaman neden Tanrı’ya inanıp, o periye inanmadıklarını nasıl açıklayacaklarını merak ediyorum. Farz edelim ki o perinin de bizden bazı talepleri olsun. Aynen Tanrı’nın olduğu (olduğunu farz ettiğimiz) gibi. Mesela bu peri yağmur perisi olsun ve yağmurun yağmasından sorumlu olsun. Eğer istediklerini yaparsak bize istediğimiz yağmuru verecek ve mutlu edecek olsun, istediklerini yapmazsak evimizin sel basmasına sebep olacak ve bizi cezalandıracak olsun. Her gece yatmadan önce bir mum yakıp o masaya koymamızı talep etmiş olsun mesela bizden. Neden mi istemiş? Çünkü o doğaüstü bir varlık ve talebini sorgulamak bizim haddimize değil. Bilmiyoruz neden istediğini ama bu periyi bize öğreten kişiler bize öyle söylemiş ve şimdi bu kişiler ortalıkta yok.

Yani sonuç olarak, Tanrı konusuyla tam örtüşmese bile bazı yönlerden karşılaştırılabilir bir örnek üzerinde bunu tartışalım.

Hatta başka bazı örnekleri de konuya ekleyelim ve konuyu daha ilginç hale getirelim. Örneğin yukarıdaki periden başka aşağıda yazacağım başka örnekleri de inceleyelim ve kanıtlanıp kanıtlanamayacaklarını, kanıtlanırsa neden kanıtlanmış kabul edileceklerini, kanıtlanmazsa bunun nedenini anlayalım.

Bu kanıtların altında hangi aksiyomlar ve hangi kabuller olduğunu görelim.

Üzerinde tartışacağımız örnekler:

1) İki çift sayının toplamının çift olacağının kanıtlanması

2) Evimin bahçesinde bir kümes olsun. Son günlerde uyandığımda her sabah kümesimdeki tavuklardan birini ölü buluyorum. Çevremdekiler bunun nedeni ile ilgili 3 olası açıklama getiriyorlar: 1. Kümese bir sansar dadandı, tavukları o öldürüyor, 2. Tavuklar bulaşıcı bir hastalığa yakalandı, 3. Bir cin bana ceza vermek için tavuklarımı öldürüyor. Bu üç olasılığın üçünün de yanlış olduğunu varsayalım, diyelim ki gerçek cevap tavukların eceliyle ölmüş olması olsun. Ya da başka bir şey. Ama rastlantı eseri son üç gündür her gün bir tanesi ölmüş olsun. Bu yüzden de kafa karıştıran diğer olasılıkları hesaba katmak zorunda olayım. Bu olasılıkların geçersiz olduğunu nasıl kanıtlarım? Bu kanıtları yaparken temel olarak ne tur kabullerde bulunurum?

3) Yukarıdaki paragraflarda bahsettiğim yağmur perisinin var olmadığının kanıtlanması

Bu örnekler üzerinde tek tek tartışalım, hangisini nasıl kanıtlayabilirim? Bu kanıtlarda hangi temel kabullerden yola çıkarım?

Bunlarla bağlantılı olarak, herhangi bir kanıtlama için dayanmak zorunda olduğum temeller nelerdir?

Tabi bu konuyu tartışabilmek için, kanıt çeşitlerini de tanımlamak gerek. Wikipedia’da ‘proof’ deyince karşımıza çıkan listede şöyle kanıt çeşitleri bulunuyor:

1) Direct proof (doğrudan kanıt) – Aksiyomlardan, tanımlardan ve öncüllerden çıkan mantıksal sonuç

2) Prof. by induction (Endüksiyon yöntemiyle kanıt) – Tümevarım yöntemiyle kanıt

3) Proof by transposition – ‘p ise q’ gibi bir önermenin ‘p-değil ise q-değil’ den çıkarak kanıtlanması

4) Proof by contradiction – Çelişki göstermek yoluyla kanıt

5) Probabilistic proof – Olasılıksa kanıt

Diğer kanıt çeşitleri de tanımlamış, örneğin proof by construction, proof by exhaustion, vs. gibi. Fakat onlar orijinal kanıt yöntemleri gibi gelmedi bana, örneğin bir tanesi, problemi sonlu sayıda alt probleme ayırarak, her bir alt durumları kanıtlamak yoluyla problemin kanıtı.

Ki mesele bu kanıt çeşitleri falan değil zaten bu başlık altında. Önemli olan bu tur değişik kanıtlama yöntemleri olduğunu bilmemiz ve hangilerini kullanmak istediğimizi anlamamız.

Bu kanıt çeşitlerini buraya almamın bir sebebi, diğer başlıklarda Tanrı kanıtı konusunda tartışılırken, bazı arkadaşların çelişki gösterme dışında bir kanıtlama çeşidi kabul etmediklerini görmem oldu. Bu yüzden bu konuyu da gündeme getirmek istedim.

En basit sekliyle bir kanıt örneği gösterelim burada. Mesela iki çift sayının toplamının da çift olduğunu kanıtlayalım.

x ve y çift sayılar olsun. Çift sayı olduklarına göre, 2’nin katıdırlar demektir. x =2a ve y = 2b ise:

x + y = 2a + 2b

olur. Bu da:

x + y = 2 (a + b)

demektir. Yani x ve y’nin toplamı yine 2’nin bir katidir, yani çift sayıdır.

Bu kanıtta ne kullandık? Tamsayı tanımını kullandık, ‘distribution law’ kullandık ve temel mantık çıkarımı kullandık.

Başka başlıklarda verilen her türlü kanıta itiraz eden arkadaşlar, acaba bu kanıt konusunda ne düşünüyor? Bu kanıtı kabul ediyorlar mı? Yoksa yeterli görmüyorlar mı?

Eğer konu tamsayılar, tek ve çift sayılar, vs. değil de, dogmalarına tabi bir konu olsaydı, acaba bu kanıtı kabul edecekler miydi?

Ben tahmin ediyorum ki o durumda önce ‘distribution law’ için kanıt isteyeceklerdi. Eğer o verilirse, onun yola çıktığı temel kabuller için kanıt isteyeceklerdi. En temelde çıkılan aksiyomların bile, konu kendi dogmaları olduğunda yeterli olmadığını söyleyeceklerdi.

Sonuna kadar her şeye kanıt isteyen kişi, kendisinden başka insanları var olduğundan, dış dünyanın var olduğundan, rüyada olmadığından, vs. pek çok şeyden emin olamaz.

Doğaüstü bir varlığın, bizimle oyun oynadığını farz ederseniz hele, o zaman hiçbir şeyden emin olamazsınız.

Ama bu derece bir felsefi kuşkuculuğu benimseyecekseniz, her konu için benimsemelisiniz, aksi takdirde tutarsız olursunuz. Aslında böyle bir kuşkuculuğu hiç kimsenin her ayrıntıyı kapsayacak düzeyde benimsemesi mümkün değildir. Öyle biri, günlük hayatla ilgili, ya da başka konularla ilgili her gün verdiği yüzlerce kararın hiçbirinde tutarlı olamaz.

Gelelim peri örneğine. Evet, yağmur perimiz bir karış boyunda, kanatlı, görünmez, yağmurun yağıp yağmamasını kontrol ediyor. Aynı zamanda da tanımı gereği bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru.

İddiamız ise bu perinin var olduğu iddiası.

Evime geldiniz diyelim misafir olarak. Bu iddia ile karşılaştınız. Masamın üzerinde bir peri falan görmediniz. Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

Misafir: Ben masanın üzerinde bahsettiğin türde bir peri falan görmüyorum.

Ben: Tabi görmezsin, çünkü bu anlattığım gibi görünmez bir peri.

Misafir: Peki ölçülebilir herhangi bir özelliği var mı? Koku yayar mı? Ses çıkarır mı? Radyasyon yayar mı?

Ben: Radyasyon yaymaz, koku yaymaz, fakat ses çıkarır. Gök gürültüsü sesi, aslında bu perinin kızgınlık sesidir.

Misafir: Bunu nasıl kanıtlayabilirsin?

Ben: Kanıtlayamam ama öyledir.

Misafir: Peki bu perinin var olduğunu gösteren ne gerekçe var?

Ben: Yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Ne zaman yağmur yağsa, bu peri sayesinde yağar. Bu peri sebep olmuştur.

Misafir: Yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden çıkartıyorsun? Yağmur bulutlardaki su buharının yoğunlaşması sonucu olur.

Ben: O bahsettiğin, bu yağmur perisinin yağmuru yağdırmak için kullandığı fiziksel mekanizma. Perinin varlığını destekleyen bir kanıt.

Misafir: Ama o periyi işin içine katmadan da yağmur açıklanabiliyor, bahsettiğim mekanizmayla.

Ben: O periye yine de ihtiyaç var. Eğer o peri olmasaydı, o mekanizma öyle işlemezdi.

Misafir: Peki bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru nasıl olabilir? Bu mantığa aykırı değil mi? Bence bu böyle bir varlığın olmayacağının kanıtı. Bir şeyin kanadı aynı anda hem ıslak, hem de kuru olabilir mi?

Ben: Evet olabilir. Biz günlük hayatımızda böyle bir şeyle karşılaşmıyoruz ama zaten bu peri günlük hayatta karşılaştığımız türde bir şey değil. Bu yüzden bu tür mantığa aykırı bir özelliği olup olmadığını da bilemeyiz.

Misafir: Mantığa aykırı oluş bile bu perinin var olmadığını göstermeye yeterli değilse, bu perinin var olmadığını sana nasıl kanıtlayabilirim?

Ben: Argüman getir, aksiyomlarını sun, çıkarımını yap, kanıtla.

Misafir: İyi ama zaten onu yaptım, mantığa aykırı olduğunu gösterdim, öyle değil mi? Daha ne argümanı istiyorsun.

Ben: Bu yeterli değil. Dediğim gibi, mantığa aykırılık bu perinin var olmadığının kanıtı değil

Misafir: Peki bu peri ile ilgili olmayan konularda da mantıksal kanıtlamaları reddediyor musun?

Ben: Hayır. Çelişki yoluyla kanıtlama başka konularda geçerlidir.

Bu diyaloğun bizim asıl konumuza benzerliğini umarım okuyanlar görüyordur. Ve umarım bahsettiğim tavrı Tanrı konusunda takınan teist ve agnostik arkadaşların tutarsızlıkları bu yazıda daha kolay göze çarpıyordur.

Kaynak: “Bilim ve Din

Teolojik aklın eleştirisi.

Standart

On sekizinci yüzyıl İngiliz Teologu William Paley’in, dönemini çok etkilemiş ve günümüzde de sıklıkla başvurulan bir tezi mevcut: ” Doğada yürürken bir saat bulursanız bu saatin kendi kendine oluştuğunu düşünmezsiniz. Tasarımcısının olduğunu bilirsiniz. Çünkü işleyişinde bir düzen vardır. Doğal işleyişte de bir düzen olduğuna göre evrenin de bir tasarımcısı olması gerekir. “ Tezin kendisi bu.

Tartışmaya geçmeden önce biyoloji sahasından kısa bir not düşmek istiyorum. Herkese hararetle tavsiye edebileceğim “Kör Saatçi” adlı seçkin yapıtında Richard Dawkins; Doğadaki biyolojik işleyişin, bir sonraki adımını görmekten aciz bir yapbozcunun çalışma tarzından farksız olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle türlerin adaptasyonuna hizmet eden doğal seçilimin her zaman başarılı sonuçlar vermeyerek bedensel yapıları pek de akıllıca olmayan bir sürü ucube ya da “teknik donanımı yetersiz” canlının ortaya çıkamasına neden olduğunu ve bu tür canlıları hâlâ suda, karada ve havada hayatlarını sürdürdüklerini kanıtlarıyla açıklamaktadır. Stephen Jay Gould Üstad’ın, “Darwin ve Sonrası” adlı çalışması ile birlikte okunmasında fayda var. Gerçekten heyecan verici!Ama benim itirazım felsefî açıdan olacak. Yine de biyolojik kanıtlar, aslolandır.

Tezime geçiyorum: Diyelim ki yolda bir saat bulduk. Ve saatin üzerinde yalnız markası değil onu üreten Saatçinin de adı bulunsun. Hatta saat, her şeyiyle bir saat ustasının el yapımı olsun ve dünyada bir eşine dahî rastlanmasın. Bu durumda saatin yaratıcısı ya da tasarımcısı için “Saatçidir!” diyebiliriz miyiz? Pratik ilişkiler bazında evet! Çünkü saat, ilk kez saatçinin tezgâhında ve sonrasında vitrininde alıcına sunulmuştur. Başka hiç kimsenin de bu saat modelinden ve özelliklerinden haberi yoktur. Peki günlük yaklaşımların dışına çıkarak teori alanında ya da felsefe kulvarlarında olayı düşündüğümüzde aynı sonuca ulaşmamız mümkün müdür? Yani saat gerçekten o saatçi tarafından mı tasarlanmıştır. Basit bir yanıtı var aslında: Tasarım gerçekte, geçmişten geleceğe uzanan kollektif ve birikimli emeğin ürünüdür.

Açıklayalım: Saatçinin saati tasarlayabilmesi için önce saatçiliği öğrenmesi gerekecektir. Dolayısıyla mutlak surette, “Bir Bilene”, “Öğreten Adama” yani bir ustaya ihtiyacı vardır. Çıraklık eğitimi almadan ustalaşan bir saatçi elbette düşünülemez! Çünkü saatçi, saat tasarımı ve üretimi ile ilgili teknik ve entellektüel donanımını ancak ustasından edinebilir! Peki saati yapabilmesi için yalnız ustasının bilgi ve tecrübesinin arka planına mı ihtiyacı vardır? Hayır! Saati oluşturan parçaların üretilmesinde kullanılan başka teknik ve bilgilere sahip ustaların geçmişten gelen birikimleri de yapım sürecinde devreye girecektir.

Birdenbire tasarlayanların ya da tasarıya katkı sunanların sayısında artış oldu değil mi? Peki kendi ustası ve diğer iş alanlarında yetişmiş ustalar tek başlarına mı öğrendiler saat ve saat parçaları yapımını? Yanıtımız yine hayır! Onların da ustaları vardı. Elbette “Birikimli Teknolojik Değişim Modeli” ile edinilen her yeni bilgi ve tecrübe, eskilerinin üzerine eklenmekte, eski bilgilerin içerdiği teknik hata ve yetersizlikler giderilerek, ustalık biriktirilerek geleceğe aktarılmaktadır. Tıpkı türlerin değişiminin, sevmediğim ifade ile Evrim’in, türlerin adaptasyonunu birdenbire değil, o anda çevresel koşullara gore gerekli adımları atmak suretiyle ve bir adım sonrası ne olacağını hakkında fikir yürütmeyerek gerçekleştirmesi gibi. Bu anlamda İnsanın bugünkü formunun idealleştirilmesi ve geçmişte yaşamış insan türlerinin her halükarda bu son ve ideal olduğu düşünülen forma yani Homo Sapien’e evrileceği şeklinde bir sonucun çıkarılması doğanın gerçeği ile taban tabana zıttır. Türlerde değişimin zorunlu olduğu anlarda ortaya çıkan genetik farklılaşma ve mutasyonlar elbette sonraki kuşakları da etkiliyor. Ama sözkonusu genetik değişim, ideal bir tip tarifi yaparak kuşaklar sonrası gerçekleşecek evrime bu amaç için müdahale etmiyor. Aslında edemiyor. Çünkü böyle tasarım yapan bir aklı yok evrimin. O an oluşan koşullara göre bir tip tarifi yapılıp tür hayatta kalamaya çalışıyor. Hepsi bu… Ve bunun içindir ki çevresel koşullara adaptasyonumuzda, görme organı olarak gözlerimiz biçimleniyor. Ama başka şartlar altında yine bir memeli olan yarasalar gibi kulaklarımızı “görme organı” olarak kullanabilirdik. Yine balinalar gibi karaya çıktıktan sonra yeniden denizlere hem de akciğerlerimizle dönebilirdik. Yine konuşamayabilir yalnıca haykırabilirdik. Ama şartlar bizi “şehirler kurmaya küçücük evlere tıkılmaya, işsizlik sıkıntısı içinde varlık içinde yokluk yaşamaya” itti. Ama İnsan olarak bu sosyal evrim çizgisine de müdahale etmenin mümkün olduğunu biliyoruz. Toparlarsak, bir organın varlığı ya da yokluğunun ya da değişik varyasyonlarının mevcudiyetinin hiç bir önemi yok gerçekte. Önemli olan türlerin doğaya uyumu ve hayatlarının sürdürebilme yetenek ve kapasiteleridir. Gerisi detaydır.

Biyoloji alanından tartışma konumuza geçiş yaparsak Harun Reşit döneminde Arap bir saat ustasının, bin yıl sonra tasarlanacak saatlerin biçimini değil kurgulaması hâyâl bile etmesi mümkün değildir. Ama bin yıl sonra üretilecek saatin tasarım ve tekniğinde mutlaka o arap ustanın emeği, etkisi yer alacaktır. Her usta duvara bir tuğla koyar ve duvar yükselir. Bu çerçevede filmin sonunu bildiğimiz için kahramanların da filmin başından itibaren sonu belli senaryoya uygun hareket ettiğini düşünüyor olabiliriz. Bu düşünce tarzı da insanî zaafiyetlerimizden kaynaklanır aslında ama gerçek kesinlikle böyle değildir. Yinelersek bir saat ustası iki kuşak sonrasının saat teknolojisini üretmekten aciz olabilir ama yaptığı küçük bir katkı ile yüzyıl sonrasının teknolojisi için zemin hazırlamış olur. O halde neden yüzyıl sonra yaşayacak saat ustası, “Bu saati, ben yarattım” bencilliğine ve haddini bilmezliğe kapılıyor. Herhalde kapılmıyordur. Ama Teolog Paley öyle düşünüyor. Mistik yapısı aslında algı ve akıl kırılmasına yol açıyor. Ama yine de zekice olduğunu kabul edelim. Güzellik de burada zaten.

Devam ediyorum: Peki bu saatçinin hiç mi katkısı yok. Elbette var. O da bir canlı ve yaşadığı ana ve uzayına tüm diğer canlı ve cansızlar gibi müdahale ediyor. Kendisi de katkısını sunuyor. Ama bu katkı kesinlikle tanrısal anlamda mutlak ve tekil bütünlüğü olan bir yaratma tanımı içinde anlaşılabilecek bir katkı değil. Neden Yirminci Yüzyıldaki saat modelleri ve teknolojisi Onsekizinci yüzyıl İsviçre’sindeki saat ustaları tarafından üretilemiyor. Çünkü tarih ve insanlık, “Birikimli model” üzerine kendisini inşa ediyor. Kısaca ihtiyaca bağlı olarak her şey birikiyor. Farklılaşıyor. Ama bu plan dahilinde işlemiyor. Saat bugün bildiğimiz gibi tasarlandıysa bunun nedeni, koşulların zorlamasının ihtiyacın karşılanma kapasitesi ile birleşmesiyle ortaya çıkan sentezin bu tasarımı dayatması nedeniyledir. Yani başka şekillerde saatlerin çıkması hatta saatin hiç üretilmemesi de mümkün olabilirdi. Gerçek şu ki her türlü olasılık gerçekleşebilir. Ama burada özellikle vurgulanan; Saatçinin tekil bir tasarımcı olduğu fikrinin tamamen bir yanılsama olduğudur. Bunun tarafların kötü niyetiyle bir ilgisi de yoktur. İnsan beyni buna benzer algı kırılmalarını bir gerçeklikmiş gibi görüp gösterebilmektedir. Bu kronik yanılsamanın genotipimizde kodlu olduğunu düşünüyorum. İnsan evriminin gerçekleşme hızı, beyin ve sinir sistemi yapımızdaki, çevre-organizma uyumunu düzenleyen merkezlerin gerekli adaptasyonu gerçekleştirmeden evrilmesine neden olmuş olabilir ve bu nedenle insan, kendini doğadan kopmuş, hayvanlardan farklı ve doğanın içinden çıkan bir varlık gibi değil de dışarıdan doğaya indirilen bir seçilmişler topluluğu olarak görmektedir. Ama bu algı’nın gerçeklikle eşleşmesini sağlayacak gözlem yeteneğimizin yine genotipimizde yazılı olduğunu bu nedenle algı kırılmalarına müdahale edilebileceğini ve mistik inanışların zamanla ortadan kalkmasının mümkün olduğunu öngörüyorum. Bu son iki cümledeki saptamaları kanıtlayacak durumda değilim. O yüzden fikir jimnastiği olarak düşünebilirsiniz.

Yinelersem, eğer saati kim tasarladı diye sorulacak olursa. saatin son vidasını sıkan saatçiden başlamak üzere geriye doğru gitmek ve tüm saatçileri işin içine katmak gerekecektir. Elbette saati son üreten kişi satacaktır. Ama biz burada gerçeğin peşinde koşuyoruz paranın değil. Gerçek de “gerçekten kollektif bir şey”. İnsanları atomize edip toplumsallığından çıkardığınızda, insanlar, en yaratıcı insanın -çünkü çağımızın en zengini-,Bill Gates olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Hâlbuki bu adamın yanında onbinlerce kişi çalışıp tasarlıyor ama onların esamesi okunmuyor.

Devam ediyorum: Saati tasarlayan yalnızca saatçiler mi?. Hayır, hiç tahta zemberekli saat gördünüz mü? O halde metalurji yani maden işlemeciliğini ve bu alanda katkı sunmuş usta, çırak ve mühendisleri de devreye sokmamız gerekmez mi? Ayrıca cam ustalarını, ayrıca saatin yağlanmasına yarayacak malzeme üretenleri vesaire vesaire…

Tasarımcı ve yapıcı sayısındaki muazzam artışa dikkat çekiyorum. Kısaca tek tanrılı anlayıştan çok tanrılı aslında tanrısız anlayışa dönmüş oluyoruz. Çünkü herkes tanrı olursa tanrı kavramı, ontolojik yapısı gereği anlamsızlaşacaktır.

Ve son olarak, saat kavramını saatçi tasarlamışsa bile bu kavramı ortaya koyan nedir? Elbette toplumsal ihtiyaçlardır. Peki bu ihtiyacı duyan kimdir? Toplum ve toplumu oluşturan bireylerdir. Bir tasarımcı yoktan ve hiç bir ihtiyaca yanıt vermeden üretiyorsa tanrısal niteliklere haizdir. Ancak herkesin karşılanmasını istediği bir ihtiyaç ile ilgili çözüm üreten bir tasarımcı gerçekte bu tasarımın kabaca nasıl olması gerektiğine ilişkin ön bilgiyi, çünkü hangi ihtiyacın karşılanması gerektiği konusunda fikir üreten bir yapı mevcut, toplumun kendisinden almaktadır. Son analizde tasarımın gerçek mucidi bizzat toplumun kendisidir.

Bir anda ortaya neredeyse sayısız Tanrı çıktı ve nihayetinde ihtiyaç olgusunun kendisi de Platondan günümüze uzanan “Kavramların insandan bağımsız olarak evrenin bir yerinden dünyaya inmesine ilişkin ide yaklaşımını” fazlasıyla tartışmalı hale getirdi. Bilmemiz gereken ihtiyaçlarımızın mutlak olmadığıdır. Saati tasarlamanın mutlaka bir zorunluluk olmadığını, insanların, kapitalizm gibi sürekli üretip tüketmek üzerine ömürlerini mahvettikleri bir sistemde değil de farklı kaygıların egemen olduğu bir tarzı hayatta yaşadıkları takdirde zaman kavramına başka bir açıdan bakacaklarını ve belki yalnız güneşin ve ayın hareketlerinin, zamanı ölçmekte onlar için yeterli olacağını anlayabileceğimizi umuyorum. Böyle bir toplumsal kurguda, insanlar, hayatlarını bir yarış atı gibi oradan oraya koşturarak tüketmeyecekleri için herkesin elinde bir kol saati yer almayacak, böylece İsviçrelilerin cepleri dolmayacaktı. Buna karşılık, yeme, içme, barınma gibi gereksinmelerin izafî olmadığı, aksine ihtiyaçların mutlaklığı ileri sürülebilir. Yanıtı Dawkins’in tanımlamasıyla verecek olursak; eğer doğa, yani “Kör Saatçi”, başka koşulları dayatmış olsa idi, insanlar, başka kanallarla enerji transferi yapabilir ve şu anda yeme kültürümüzü oluşturan alışkanlıklarımızın tekini bile yaşamamış olabilirdik. İnsan bir canlı olarak enerji transferi yapmak zorundadır. Ama bunun yöntem ve içeriği konusunda mükemmeliyetçi bir mutlaklık mevcut değildir. İhtiyacın o anki giderilme pozisyonunun yetkinliği önemlidir. Hayat, geleceğe ilişkin projeksiyon yapmamaktadır. Durum bu açıdan kesinlikle tanrısal mükemmellik içermemektedir. Sözün özü eğer yolda bir saat buluyor ve tanrıya inanıyor iseniz lütfen huzurunuz için saati olduğu yere bırakın ve yürümeye devam edin. Mutlak gerçeklik olarak kabullendiğimiz önermelerin aklımızın muzip bir oyunu, bir algı yanılması olabileceğini her zaman bir yerlere not edin. Biliyorum ki hayat üzerinde kafa yormaya değmeyecek kadar kısa. Ama yine de yoruyoruz işte. Merak etmek, düşünmek, öğrenmek ve anlamak ne güzel şey!

Kaynak: “Dehri Man