Muhammed’in peygamberliğine eleştiri

Standart

Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.

Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğrenmekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böyleceşehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman… için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik…” (Şûra Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran mübarek kitaptır…” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.

Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine babalık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.
Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)… muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece, sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mekke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.
Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örneğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Ali İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin”hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)… inandık… deyin…” (Bakara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab ehli”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd…) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler: “Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi” (Maide Suresi, ayet 19); “…önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17).

Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristiyanlara, putperestlere vd…) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuran’ın Eleştirisi s.24-25)

Reklamlar

Kur’an’da Kadın

Standart

Aslında kadınlar için birer talihsizlik olan ayetler, Muhammed henüz Mekke’de iken ortalıkta yoktu. Mekke’de oluşan 86 surede kadınla ilgili aleyhte hiçbir cümle yok. Kadınlar aleyhindeki ayetleri, Medine döneminde oluşan 28 surenin bir kısmında görüyoruz. O da Muhammed’in birden fazla kadın almaya başladığı zamana denk geliyor. Bu dönemde Muhammed genel olarak kadın aleyhinde ayetler oluştururken, özel olarak da kendi kadınları hakkında üst üste kontrol ayetleri oluşturuyor. Ahzab suresi 28’den 34’e kadar isim verilerek özetle, “Ey Muhammed kadınları, dikkatli olun! Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Sizden kim açık bir terbiyesizlik yaparsa bunun cezası iki katıdır ve bu cezayı vermek de Allah için çok kolaydır (Hele tanrının burada, size ceza vermek bana kolaydır demesi çok ilginç. Sanki şimdiye kadar bunun kolay olduğunda şüphe varmış gibi). Sakın konuşurken kırıtmayın ki, kalbinde kötü niyet olan sizin hakkınızda olumsuz bir şeyler düşünmesin. Normal konuşun, ciddi olun. Evinizde oturun ve eski cahil insanlar gibi süslenip dışarı çıkmayın” gibi ifadeler kullanılıyor.

Burada şunu sormak lazım; Diyelim ki Muhammed Hatice’den sonra Medine’de birçok kadınla evlenmeseydi, acaba o zaman, ‘Ey Muhammed hanımları…’ diye başlayan bu ayetler gelir miydi? Gelmezdi. Çünkü kadınlar yoksa kime hitap etsin? Demek ki ortalıkta özel bir ihtiyaç var ki benzer ayetler yardıma koşuyor. Kadınlarını kontrol altında tutabilmek, işi daha da sağlama bağlamak için, aynı Ahzab suresinin (ki Medine surelerinden biridir) 59. ayetinde bu sefer de, ‘Ey Muhammed hem kadınlarına-kızlarına, hem de inananların eşlerine söyle başlarını örtsünler’ diyerek kadınları tam da kontrol altına almak istiyor. Hatta Muhammed, ben öldükten sonra da benim hanımlarım asla başkalarıyla evlenemezler, onlar tüm Müslümanların anneleri durumundalar’ diye bir cümle ekliyor. Bir cümle yetmiyor gibi bu konuda aynı anlamı içeren iki ayet oluşturuluyor (Ahzab suresi 6. ve 53. ayetleri).

Öyle oluyor ki, Muhammed’in ölümünden sonra eşlerinden Ebubekir kızı Ayşe 18 yaşında dul kalınca, bu ayetler yüzünden resmiyette evlenemiyor ve yaklaşık olarak 50 yıl daha dul olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Genç olan diğer hanımları da (mesela; Safiye, Hafsa, Cüveyriye, Marya, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Zeynep b. Cahş, Haris kızı Meymune vs) Muhammed’in ölümünden sonra Kuran’daki ayetlerin gereği olarak ölünceye kadar dul kalmak zorunda kalmışlardır.

Kaynak: Arif Tekin (Kuran’daki Tanrı s. 116-117)

Çelişkili Ayetler

Standart

Kur’an ‘da, Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Ne var ki, ‘An-dolsun ki, cehennemi, cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır benden” (Secde Suresi, ayet 13).

Bu ayeti okurken bir de Enam Suresi’nin şu ayetine göz atalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini Islama açar; kimi de saptırmak isterse… kalbini iyice daraltır… “ (Enam Suresi, ayet 125.)

Dikkat edileceği gibi bu ayetlere göre Tanrı, eğer dilemiş olsa bütün insanları Müslüman yapabilecekken yapmıyor; bir kısmını “Müslüman” yapıp bir kısmını “kafir” kıldığını bildiriyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine kesin bir söz verdiğini söylüyor. Daha başka bir deyimle insanların tümünü doğru yola sokabilecekken böyle yapmadığını, çünkü böyle yapmış olsa, bu takdirde cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Olacak şey midir bu? Hiç “Yüce”bir Tanrı, hiç yoktan insanları cehenneme atmak gibi bir davranışa yönelmekten zevk alıyormuş gibi konuşabilir mi?

Yukarıdakine benzer olmak üzere, Kur’an’ın Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetlerinde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı ’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu” (Hûd Suresi, ayet 118-119).

Görülüyor ki, bu ayetler anlaşılmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ve birbiriyle çelişir satırlarla, fakat bütün bunlardan başka bir de Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşmazlıklarla dolu.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuranın Eleştirisi s. 55-56)

İslam ve diğer herşey

Standart

İslam dini bugün eskiden olduğundan daha fazla tartışılmaktadır. İslam dininin topyekun muhasebesi, ilk defa, yaklaşık birbuçuk asır önce, hem İslam uleması hem de Şarkiyatçılar tarafından yapılmıştı. Bu muhasebenin sebebi, Avrupada yeni gelişmekte olan bir dünya görüşünün etkin hale gelmesiydi. Daha önceleri, Orta Çağ boyunca, İslam ve Hıristiyan inanç sistemleri arasında yoğun bir diyalektik yaşanmıştı. Böyle bir cedel sürecinde İslam otoriteleri, İslam dininin Hıristiyanlığa üstünlüğünü savunuyorlardı. Bunun gerekçesi ise, onlara göre, bu yeni dinin akla daha uygun olduğu ve hatta İslamın bizzat ‘akıl dini’ olduğu iddiasıydı. Ancak bugün, İslam dini, tamamen akla dayanan, ve inanç sistemlerini bir kenara iten farklı bir zihniyetle kaşı karşıya kalmıştır. Aslında, İslamın sırf akla dayanan hayat anlayışlarına karşı mücadelesi yeni değildi. Dokuzuncu asırdan onüçüncü asra kadar Yunan Akliyatiyla yoğun bir şekilde cebelleşmiş ve bu çekişmeden zaferle çıkmıştı. Bu zaferin gerisinde, maddi güce sahip olması ve o zamanki insan bilincinin inanç dışındaki kabullenmelere hazır olmaması gerçekleri yatıyordu. Ne gariptir ki bu zafer, bir sonraki hamlede onun hezimetinin de sebebi olacaktı.

Ancak, bugün, İslam dünyası güç ve kudret sahibi değildir. İman edenin bilinci ise her türlü inancı sarsacak biçimde, şüphe merkezli bir kültüre maruz kalmıştır. İslam dininin otoriteleri, bu maddi zaaf ve zihinsel saldırı karşısında tedbir almışlardır. Fiziksel aczi telafi için rakibinden bilim ve teknoloji ithal etmiştir. Yeni Batı Akliyatına karşı ise çeşitli savunma manevraları geliştirmiştir. Bu yeni zihniyet, akla dayandığı için, aklın tabiatı gereği, çeşitli zamanlarda çeşitli ve çoğu zaman birbirine zıt düşünce ve ideolojiler üretmiştir. İslam dininin savunucuları bu beklenmedik çıkışlar karşısında bazen çaresiz kalarak elindeki kutsal malzemeyi mucizevi bir biçimde yorumlayarak karşı koymuştur.[1] Bu durum, çok vahim sonuçlar doğurmuştur. Bu makalede, Batı menşeli düşünce akımlarına karşı İslamcı düşünürlerin savunma tezleri ve bunların İslam dinini hangi şekillere soktuğunu tartışacağım.

Avrupa’da Moderniteyle birlikte Orta Çağ mentalitesinin temeli sayılan mutlak değerlerden vazgeçilince, zamansal ve şartlara bağlı izafi değerler sistemleri çoğu zaman birbirine zıt biçimlerde ortaya çıkmıştır. Kapitalizm, komünalizm, liberalizm, sosyalizm, komünizm ve milliyetçilik gibi. Daha önceleri, kesin çizgilerle birbirinden ayrılan rejim önerileri, son zamanlarda daha ılımlı bir tavırla eklektik bir özellik kazanmıştır. Katılımcı demokrasi, çokseslilik, müzakere etiği veya rejimi, kültürlerarası işbirliği ve küreselleşme gibi. İnsanlığa mutluluk vaadiyle ortaya çıkan bu yaşam projelerinin herbirinde eksiklikler olmakla birlikte, sunabilecekleri iyilik unsurları da vardır. İslamcı düşünürler, bu farklı rejimlerdeki olumlu yönleri tespit edip bunların benzerlerinin ve hatta daha iyilerinin İslam’da varolduğunu iddia etmişlerdir. Zıt bakış açılarından ortaya çıkan iyiliklerin İslamın değişmeyen mutlak ilkelerinde yer bulabilmeleri için yeni bir tefsir ve te’vil metodunun bulunması gerekirdi. İslamın kutsal kaynakları olan Kuran ve hadislerin radikal bir şekilde yorumlanması yeni nesil islam düşünürleri için vazgeçilmez bir koşuldu. Böyle bir yoruma gerekçe olarak ya geçmiş zaman müfessirlerinin nassların gerçek anlamlarını kavrayamadıkları veya zaman ve zeminin değişimiyle farklı yorumların meşruiyeti ileri sürülüyordu.[2] Ondokuzuncu asır sonları itibariyle başlayan yeni İslam yorumları şu şekilde sınıflandırılabilir:

Muhammed Abduh ve Cemalüddin al-Afgani’nin başlattığı savunmacı yorum

Bu yaklaşımda Batı’dan gelen her iyilik, özgürlük, erdem bilimsel veri veya teknoloji önce kabul edilir sonra bunlara dinin temel kaynaklarında bir yer aranır. Geçmiş müfessirlerin yorumlarına gidilir, buralardan bir ipucu elde edilmezse Arap dilinin sentaks ve etimolojisine son çare olarak başvurulur. Arapçanın esnekliği ve bir zamanlar bir medeniyetin taşıyıcısı olması ona bir kelimeye farklı anlamlar verme imkanı vermektedir. Yorumcu, bu dilin bu özelliklerini istismar ederek daha önce kafasına koyduğu anlamı bir şekilde buluverir. Bu yeni anlam özde nassların esas vermek istediği mesajla bir ilgisi olmayabilir. Ancak böyle bir anlama da işaret ettiği, yorumcu tarafından, kutsal kitabın ilahi yapısının bir kanıtı biçiminde takdim edilir. Bu yaklaşım, günümüze kadar birçok İslam düşünürü tarafından benimsenmiştir. Bazen bunlara reformcu lakabı verilir.[3] İran’da Abdulkerim Suruş ile Türkiye’de Yaşar Nuri Öztürk bu ekolün halıhazırdaki temsilcileridir. Ayrıca, Malezyalı Muhammed Naqib al-Attas da kendisinin kurduğu Uluslararası İslam Düşünce ve Medeniyet Enstitüsü’nde daha farklı bir İslamlaştırma projesini uygulamaktadır. Al-Attas burada hem İslam dünya görüşünün Batı mentalitesinden tamamen farklı olduğunu ileri sürmekte hem de Batı’da üretilen bilim ve değerlerin İslamlaştırılması gerektiğini iddia etmektedir.[4]

Hasan al-Benna ile Seyyid Kutb’un kurucusu olduğu redd cephesi

Burada Batı’dan gelen tüm kültürel unsurlar ve sosyal değerler İslam dışı ve Cahiliyye mirası olarak nitelendirilir. İslam dininin temel tezleri ile Modernitenin ana ilkeleri arasındaki farklar apaçık bir şekilde ortaya konur. Vahye dayanmayan ve hatta ilahi bigiyi yadsıyan Batı dünya görüşü ve yaşam biçimiyle İslam öncesi Arap düşünce ve gelenekleri arasında paralellikler çizilir ve iki yaşam şeklinin de İslam dinine aykırı olduğu sonucuna varılır.[5] Yaklaşık dokuz asır önce Muhammed al-Gazali Yunan felsefesi hakkında benzer bir fetva vermişti.

Bu iki sınıfın dışında diğer bir yaklaşım da Batı sekülerizmi ile müslümanlığı birarada götüren, ama daha çok Batı taraftarı olan kimselerin oluşturduğu kesim. Bu yaklaşımın ne İslami bakımdan ne de batı dünya görüşünü benimsenmesi bakımından fazla teorik gerekçesi yoktur. Daha çok pratik bir yaşam modeli olarak varlığını sürdürmektedir.[6]

Şimdi, bu her iki yaklaşımın, günümüz egemen zihinsel normları karşısında, İslamın temel tezlerinin geçerliliği ve İslami yaşam biçiminin devamı için yeterli olmadığını açıklamaya çalışacağım.

Tanrı Merkezli Dünya Görüşü ile İnsan Merkezli Dünya Görüşü

Son iki asır içerisinde, tüm dünya kültürlerini etkisi içine alan Batı medeniyetinin temelinde insanın bizzat kendisi ve kısmen doğa yatmaktadır. Halbuki Orta Çağda egemen olan Sami dinlerinin hepsinde merkez, Tanrının kendisidir. Her şeyi yaratan ve insanı imtiyazlı biçimde şekillendiren, bu sebeple de ona itaat misyonunu yükleyen Tanrı ve O’nun karşısında O’na kulluk görevini üstlenen insan. Bu kurgu, tek-Tanrılı Üç semavi dinin ortak özelliğidir. Halbuki, mevcut Batı dünya görüşünde Tanrı merkez olmadığı gibi, ne doğa bilimlerinde ne de sosyal değerlerin tespitinde Tanrıya gönderme yapılmaz. Daha doğrusu, modern düşüncede Tanrı, sorun olmaktan çıkmıştır. Bunun bir nedeni, Tanrı konusunun önemsiz olmasından değil, bu konuda ilerleme sağlanamamasındandır. Aydınlanmanın teorisyeni olarak kabul edilen Kant, gerek tek-Tanrılı dinlerin teolojilerinde ve gerekse felsefe kaynaklı doğal teolojide Tanrının varlığı için ortaya konmuş olan tüm teorik argümanları çürütmüştür.[7] Ondan sonraki felsefi akımlarda Tanrı, kendisinin de salık verdiği ya etik ya da irrasyonel alana kaydırılmıştır. Ancak, akılsallıkla desteklenmeye ihtiyacı olmayan inanma veya ‘iman’, Tanrının varlığını kabullenmede en meşru yol olarak görünmektedir. Nitekim modern din savunmasında akli kanıtlardan oldukça uzaklaşılmaktadır.[8] Çünkü, inanma yoluyla doğruluğu kabul edilen dogmalar akılla ispata çalışıldığında, aynı şekilde akılla çürütülmesi meşruiyet kazanır. Güçlü rasyonel karşı argümanlarla yıkılmaya yüz tutan inanç ilkelerini kurtarmak için tekrar imana başvurmak, oyunun kurallarını oyun içindeyken değiştirmek olduğundan, rasyonelliğe açık inanç sistemleri büyük tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdir. Halbuki Orta Çağ kültüründe akıl, dinin hizmetine verilmişti. Dinin kurumları dışında eğitim merkezleri de olmadığından inanç sistemleri, günümüzde olduğu gibi bağımsız veya seküler bir akılsallıktan zarar görmüyordu.[9]

Akli destekten mahrum bırakılmış inançlar, ya inanç umdelerinin teorik doğruluklarından vazgeçecekler, dolayısıyla onların pratik sonuçlarına güvenecekler, veya insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkisi üzerinde duracaklardır. Akla ve mantığa uygunluk, bir inanç önermesi için kıstas olamaktan çıkınca, her türlü inanç, eşit bir meşruiyet kazanır. Pratik olumlu sonuçlar söz konusu olunca, hangi inancın ne tür olumlu etki yapacağını tespit problemi ortaya çıkmaktadır. Böylece inancın insan yaşamındaki yeri ve etkisi doğal olarak sorgulanmaktadır.

Diğer taraftan, yine Batı düşünce tarihinin son iki asrında felsefi akımlardan fenomenoloji, pozitivizm, analitik felsefe ve modern psikolojide etkin bir akım haline gelen psikoanaliz, insan zihnini, inanma eyleminden gittikçe uzaklaştırmış, veya inanmanın psişik nedenleri ortaya konarak onu ulvi makamından aşağıya düşürmüştür. Bu felsefi ve psikolojik akımlar gereğince inanma, insan doğasının kolaya olan eğilimi ve doğruya en kısa yoldan erişme isteğinden kaynaklanmaktadır. Gerek bilimsel ve gerekse sosyal ilişkiler doğrularına bir metotla yaklaşıldığında bunların çok miktarda zihinsel çaba gerektirdiği ve varılan sonuçların ancak göreli doğrular olabildiği sonucuna varılmaktadır. Bu şekilde, yüzyıllar boyunca insan zihninin en yoğun eylemi olan inanmak, yerini başka bir zihinsel eyleme bırakmaktadır. O da gerekçeli bilgidir. Öyleki bilimsel ve hatta matematiksel doğrulara inanmak, yani bilgi derecesine getirmeden kabullenmek bile sağlıklı bir zihin eylemi sayılmamaktadır.[10] Bu sebeple, yalnız İslam diniyle sınırlı kalmamak şartıyla her türlü inanç, zaman içinde, insan zihnindeki sapmalar sebebiyle eski önemini yitirmiştir.

Tanrının varlığına inanmak, inanan insanın hal ve hareketlerinde Tanrının iradesine uygunluğu gerektirmez. Çünkü bu iradenin ne olduğunu ancak insan olarak sınırlı yetilerimizden hareket ederek bulmaya çalışırız. Bulduğumuz her şey ise, insani olma sınırını aşamaz. Bu sebeple insan kimliğimizle Tanrının iradesini zaten saptayamayız. Tanrı adına ortaya koyduğumuz her şey, kendi ürünümüzdür. Tüm evrenin gerisindeki güç olarak tanımlanan ve zaman ve mekandan bağımsız olan yüce varlığı kavramamız mümkün değildir. Böyle bir iddia için evrenin bütünüyle bizim için bir bilgi ve tecrübe haline gelmesi gerekir. Bu da çok uzak bir ihtimaldir. Tanrının bilinemeyeceği, tarif edilemeyeceği, O’nun adına ne düşünürsek O’nun o olmadığını hem kutsal kitaplar hem de teologlar dile getirmektedir. Buna rağmen bilinemeyecek bir kaynaktan emir ve yasaklar çıkarmak ve insanlık için bir misyon belirlemek bir çelişki değil midir? Tanrının adının çok anıldığı dil ve kültürlerde, Tanrı adıyla başlanan bir çok eylemde bir sürü nahoş hatta çirkin sonuçların ortaya çıktığını görmüyor muyuz? Hatta günümüzde kendilerini müslüman olarak tanımlayan ve Kuran ayetlerini de slogan haline getirerek büyük terör ve insanlık suçu işleyenlerin tanrısallıkla ne ilgileri olabilir?

Diğer taraftan Tanrıya gönderme yapmadan birçok iyi düşünce ve eylem icra edenler yok mu? Bu iyilikleri, sırf Tanrı adı anılmadığı için kötülük mü sayacağız? Kendisine verilen yetilerle tüm varlığın gerisindeki büyük varlığı bilemeyeceğini söyleyen ve bu sebeple O’nun adına hareket etmeyen kişinin samimiyetinden ve tevazuundan şüphe edebilir miyiz? Tanrısallık iyiliğin bizzat kendisi ile ilgiliyse, ve bu iyilik Tanrıya referans verilmeden de olabiliyorsa, ve hatta Tanrı’ya gönderme yapılarak kötülük de yapılabiliyorsa Tanrı’ya inanmak ve Onun iradesine uygunluk iddiası nasıl bir imtiyaz sağlamaktadır?

Bu soruları bu şekilde peşpeşe sıralamamın sebebi, Tanrı’yı bir yaşam projesinin merkezi yapmanın bize bir şey kazandırmayacağını ve zorunlu olarak bizi Tanrı’ya götürmeyeceğini göstermektir. Çünkü, Tanrı’yı merkez yapmakla Tanrıdan birşeyler alamayacağımız gibi, O’na doğru giden bir yolda olduğumuz hususunda bir avantaj da sağlamaz. Sonuçta, yine insan olarak biz bizeyiz ve insanüstü bir bilgiye sahip değiliz. Bundan çıkaracağımız sonuç şudur: düşünce ve eylemlerimizi büyük metafizik ide ve inançlarla ilişkilendirerek onları daha yüce ve kutsal hale getiremeyiz. Düşünce ve eylemlerin kıstasları insan olma kapasitesini aşmayan bir alandadır. Onları transendental alana bağlamak bir bakıma onları kamufle etmek demektir.

İnsan merkezli dünya görüşlerine gelince, görünüşte pek ihtişamı olmayan böyle yaşam stratejileri insanın bilgi elde edebilmesi ve bu kümülatif bilgiyle kültürel evrime geçmesi için yegane yoldur. Böyle bilgi ve değerler alanlarında evrilme sayesinde biriken izafi bilgiden Hegel’in de belirttiği gibi mutlak (Tanrısal) bilgiye doğru ilerlemek mümkün olabilir. Yoksa, tezelden, mutlakları beri getirip onları bilmek yerine onlara inanmakla, doğa bilgisi ve etik eylemler alanlarında yücelmek yerine sabit ritüellere sarılıp onları tekrarlamanın, insanı büyütmeyeceği ve Mutlaka yaklaştırmayacağı apaçıktır.

Hem insandan başlamak, bir bakıma bilinenden başlamak demektir. İnsan zihni, doğası gereği bilinenden bilinmeyene doğru hareket eder. Bilinmeyenden başlayarak hiçbir zaman bilgi sahibi olamaz. Tanrı yüce olmakla birlikte bilinmeyen olduğundan O’ndan başlayarak bilinebilecekleri bilemeyiz. O’nun isminin yüceliği yaptığımız işin de yüce olduğunu göstermez. Eğer Tanrı’ya ulaşmak insanoğlunun uzun vadeli nihai bir misyonu ise buna ancak insandan başlayarak varılabilir. Biriken bilgi merhalelerinde O’na gönderme yapmanın hiç faydası olmadığı gibi zaid ve bir belirsiz kavramın gereksiz kullanımı bilginin gelişmesine sadece zarar verir. O’na giden yolda gecikmelere sebep olur.

Tanrı’ya gerek doğa ve gerekse sosyal hadiselerde bir rol biçmek, olayları tesbit etmede ve onların analizinde sorun yaratır. Zorunluluk alanı olan doğa ile kozmik alan, belli, değişmeyen kanunlarla hareket eder. Bu alana özgür olan Tanrı iradesini sokarsak çözülemeyecek bir belirsizliğe yolaçar. O zaman doğa bilgisi de imkansızlaşır. Çünkü, her olmuş veya olacak hadisede kural haline gelmeyen bir serbest unsur bulma şartı ortaya çıkarır. Bu da doğa kanunlarını geçersiz ve doğa bilgisini ulaşılmaz hale getirir.

Diğer taraftan Tanrı’yı tarih yapan bir fail olarak kabul edersek, başka bir deyişle insan eylemlerinin cereyan ettiği özgürlük alanının bir aktörü olarak benimsersek bu da bir çok güçlüğe sebep olacaktır. Öyle ki, insanların sepep olduğu olaylarda Tanrı payını bulmak, olayların gerisindeki insanların sorumluluğunu tespitte vazgeçilmez şart haline gelir. Bu payın tespiti insandan insana ve tarihçiden tarihçiye göre değişeceğinden ve böyle bir tespitte kıstasın ancak keyfi bir kabul olacağından olayların açıklanması ve faillerin saptanması imkansız hale gelir. Görülüyorki Tanrı’yı hem zorunluluk hem de özgürlük alanına sokmanın bir faydası yoktur. Sadece karmaşa yaratır. Bu bir bakıma Tanrı’ya saygısızlıktır. Bu da gösteriyor ki Tanrı’ya inanmak ve sevmek adına düşünülen ve yapılan birçok düşünce ve eylem o insanı sadece Tanrı’dan uzaklaştırmaktadır.

Mutlak Değerler ve İzafi Değerler

Tek-Tanrılı dinlerin bünyesini oluşturan dogmaların hemen hepsi zaman ve mekan sınırlarını aşan doğruluk iddiasında kesinlik ifade eden önermelerden oluşur. Gerek metafizik alanda ve gerekse sosyal ilişkiler alanında kesin ve değişmez doğrulara sahip olmak görünüşte imtiyazlı bir durum yaratır. Ancak insanın kendisi tüm varlığıyla zamansal olduğundan ve hatta benliği bile zamanla değiştiğinden böyle bir varlığın zaman üstü bir bilgiye sahip olması düşünülemez. Böyle değerlere ulaşmış olmak demek, insan zihinsel ve kültürel evriminin bitmesi demektir. Yeni doğruların önü kapandığı gibi mevcut doğruların algılanmasında da bir gelişme olmayacak demektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mutlak’ın bilgisine ulaşmak insanlığın nihai bir misyonu olabilir. Böyle bütün insanlığı ilgilendiren temel bir görevi, bir zaman diliminde ‘ona ulaştım, onu elde ettim’ iddiası, doğruları yakalama çabasına sekte vurur ve sözü edilen bu ilahi misyonu geciktirir.[11]

Farklı kültürlerin günümüzdeki hızlı iletişim sayesinde insanlığın ortak bilincine yaptığı en önemli katkı, durağan doğrulardan hareketli doğrulara geçmiş olmaktır. Bu yeni anlayışta ‘doğruları bütünüyle yakaladım’ aldatmacasıyla rehavate kapılmak yerine her mevcut doğrunun doğruluğundan şüphe ederek yeni, daha kapsamlı doğrulara uzanma imkanı vardır. Artık bilimsel olsun sosyal olsun her doğrunun belli bir ömrü vardır. Bu ömür bazen kısa bazen de uzun olur, ama hiç bir doğrunun süresiz kalma imtiyazı yoktur. Bu yeni anlayış, günümüz insanını Orta Çağ insanından da kesin çizgilerle ayırmaktadır. Dinsel inançların egemen olduğu çağda insanlar, teorik önermelere, bu önermeleri söyleyen kişinin otoritesine güvenmek veya güvenmemek açısından bakardı. Söyleyen kişi itimat edilen bir kişi ise, ve daha önce yalan söylememişse dediği doğrudur, bu şartları yerine getirmemişse yanlıştır. Halbuki modern anlayışta, fizik ve metafizik önermelere onu söyleyen kişi ve kurumdan bağımsız olarak bakılır. Bir önerme ancak onunla ilgili kıstaslara göre değerlendirilir. Söyleyen kişinin statüsü bu kıstasların içinde değildir. Önermeyi ölçmenin başlıca prensibi ise ondan şüphe etmektir. Kıstaslar uygulandığında bu şüphe izole olunmuşsa önermenin doğruluğu ortaya çıkar, her ne kadar bu doğruluk zamanla sınırlı ise de. Kıstaslar önermeyi doğrulamıyorsa bundan önerme sahibinin ‘yalancı’ olduğu sonucu çıkmaz. Sadece belli bir alanda ileri sürdüğü bir düşüncenin pek tutmadığı belirlenir. Bu yanlışı yapan kişi, her şeye rağmen kültüre ve insan perspektifinin genişlemesine hizmet etmiştir.

İnsanın zihinsel eylemlerinden biri olan güvenmek, itimat etmek veya iman etmek, bir kişinin bilgi veya doğruluk adına ileri sürdüğü sözler ve düşüncelere değil, onun karakterine, insan ilişkilerindeki tutarlılığında kullanılmalıdır. Çünkü, en sevdiğimiz ve saydığımız bir kimsenin teorik alandaki doğruluk iddialarından şüphe etmeye hakkımız vardır. Bu doğruluk iddialarını söyleyen kişiyi sevip saydığımız için şüphe etmeden kabullenmekle hem kendimize hem onu söyleyene hem de doğrulara haksızlık etmiş oluruz.

Aslında insanlığın düşünce tarihi boyunca, kültürün ve medeniyetlerin duraklayıp gelişmemesine en büyük sebep, zihnin temel fonksiyonlarının kendilerine uygun alanda kullanılmamasıdır. Mesela, doğa olaylarına, astronomik hadiselere bilgi sağlayacak bir yaklaşım yerine, metafizik inançlarla yaklaşılmıştır. İdeolojilere bakış, eleştirel bir inceleme yerine komple bir biat şeklinde olmuştur. Bu tutum sonra bir fanatizme dönüşmüş, bilim ve sanatı da olumsuz yönde etkilemiştir. Şu bilinmelidir ki, ister dinsel dogmalar olsun ister bir ideolojinin ilkeleri olsun bunlara mutlak doğrular biçiminde inanan insan, kendisi gibi inanmayan ve düşünmeyene şiddet uygulamaya potansiyel olarak hazırdır.

İslam kelamcılarının mutlak değerleri ve dinsel dogmaları aklın değerlerine tercih etmelerinin arkasında dogmaların sabit ve güvenilir olduğu, oysa, aklın verilerinin ve hükümlerinin değişken olduğu, bugün verdiği hükmü yarın yadsıyabileceği, bu sebeple de akla güvenilemeyeceği düşüncesi vardır. Bugün insanlığın eriştiği kültür ve zihinsel yapı ise, asıl insana yararlı olanın değişken değerler olduğu, insanın ancak değişebilen izafi değerlerle evrilebileceğini, sabit değerlerin ise insan tabiatına uymadığı ve kültürü durağan hale getirdiği noktasındadır.[12]
.
Vahiy Bilgisi

Tek-Tanrılı Semavi dinlerin temelinde olağanüstü niteliği olan vahiy bilgisi yatar. Bu bilgi çoğu zaman eğitim görmemiş peygambere, bir akıl yürütme sürecinden geçmeden gönlüne bir şekilde aktarılan bilgidir. Bu bilginin kaynağı Tanrıdır. Doğruluğu şüphe götürmez bir kesinlikte kabul edilir. Bu inanan kişinin vahye bakış şeklidir. İslam filozoflarından al-Farabi ile İbn Sina bu bilgiye felsefi bir açıklama getirmişlerdir. Onlar, bu fevkalade bilginin kaynağını bizzat Tanrı yerine Plotinus’un Sudur Nazariyesindeki Onuncu Aklı uygun bulmuşlardır. Bu akıl aynı zamanda bütün üniversal bilgileri insan müfekkiresine vehbeden Faal Akıl’dır. Bu akıl bazen Cebrail melek ile de özdeşleştirilmiştir. Peygambere ulaşan bilgi, onun düşünce merkezi (müfekkire) yerine, görüngüler biçiminde onun hayal merkezine (muhayyile) inmektedir. Bunun sebebi peygamberin kavramsal düşünmek için eğitim görmemiş olmasıdır. Müfekkirenin doğal olarak daha üst seviyede ve kavramsal bilgi oluşum yeri olması, İbn Rüşd gibi bir filozofu, filozofun bilgisini peygamberin bilgisinden daha üstün görmeye itmiştir. Bu felsefi açıklamalar al-Gazali ve diğer Ehli-Sünnet uleması tarafından reddedilmiştir.[13] Bu konunun asıl anlatacağımız tarihsel görüşlerle pek alakası yoktur. Ancak bu fevkalade bilgi iddiasının asırlar önce filozoflar tarafından olduğu gibi kabul edilmediğini belirtmek içindir. Modern zamanlarda vahiy kritiğini sistematik bir şekilde yapan Tüm Vahyin Kritiği[14] kitabının yazarı Fichte’dir. Filozofun bu kitabında vardığı sonuç, vahiy bilgisinin nihayette akılla çelişmemesi gerektiği ve akla uygun olma zaruretidir. Aslında, Fichte’den yaklaşık altı asır önce İslam mütekellim ve filozofu Fahrüddin al-Razi, akıl ile nakil çelişkisinde akla öncelik vermekle bu sonucu zaten öncelemişti.[15]

Şimdi, vahiy ile gelen bilgi paylaşılamayan bilgidir. Yani vahiy alan kişi bunu nasıl aldığını başkasıyla paylaşamaz. O olağanüstü tecrübe sadece kendisine aittir. Paylaşıp aktardığı şey, bu olağanüstü unsuru içermez. Başka bir deyişle, vahyin içeriğini dinleyen kimseler vahyin içindeki ilahi anlatımı farkedemezler. Çünkü, insanüstü bir akıldan gelen Tanrısal bir mesajı, bir insan sahip olduğu kapasiteyle idrak edemez. Kapasitemiz üstündeki gerçekler bizim için bir anlam ifade etmezler. Hatta bilimsel alanda bile bin yıl sonra, bilimsel gelişmenin sonucu olarak ulaşılabilecek ve dolayısıyla anlaşılabilecek bir bilimsel teorinin bugün ortaya atılmasının bir faydası yoktur. İlahi bilgiyi anlayıp kavramaya hiç bir zaman insanoğlu yetkin olmayacaktır. Zira tanrı bilgisi numenlerin bilgisidir. Yani, bütünsel ve komple bilgidir. İnsan bilgisi ise fenomenlerin bilgisidir. Yani, özün değil görüngülerin bilgisidir ve devamlı kısmidir, parça parça gelişir. Bu sebeple, peygamberlerin nasıl ilahi bilgiye mazhar olduklarını bilemeyiz. Ancak bu fevkalade olayın bize yansıyan tarafı, bizim anlayabildiğimiz ve anlayabileceğimiz bilgidir. Neyi anlayamıyorsak ve anlamaya yetkin değilsek, böyle bir bilginin bizim için bir kıymeti yoktur. O bilgi yanlış olduğu için değil, biz anlayamadığımız için. Daha önce de belirttiğimiz gibi aktarılamayan bilgi ve tecrübe özel ve kişisel kalmaya mahkumdur.

Vahiy konusu ve vahiy ürünü olan Kuran metni İslamın ilk asırlarında İslam uleması arasında büyük ihtilaflara sebep olmuştur. Kuran kelamının yaratılmış olup olmadığı, bu sözlerin bizzat Tanrı sözü mü yoksa peygamberin Tanrı sözünün yorumu mu gibi sorular kelam literatürünün en heyacanlı bölümlerindendir.[16] Halbuki halis Tanrı kelamı olsa dahi biz ondan ne anlayabiliriz sorusu sorulsa bu sorun bu kadar dal budak salmazdı.

Peygamberlere özel olan vahiy tecrübesini, onlara inananlar tarafından paylaşılamayacağını söylemiştik. Bir bilginin meşruiyetinin de o bilginin aynı şekilde diğer insanlar tarafından kavranması şartına bağlı olduğunu belirtmiştik. Bu şartın gücünün bir alameti olacak ki, geçmiş ve günümüzde bazı İslam uleması peygamberlerinkinin aynısı olmasa da onlarınkine benzer olağanüstü bir hal veya bilgiye mazhar olma gibi beklentileri olmuştur. Hatta bazıları böyle hadiseleri yaşadıklarını bile iddia etmişlerdir. Al-Gazali’nin, yaşadığı yüzyılın müceddidi olma arzusu ve bunun için bir işaret beklentisi, Said-i Nursi’nin bazı eserlerinde fevkalade olaylar yaşadığını ifade etmesi ve hatta Risale-i Nur muhtevasının olağanın üstünde bir kaynaktan geldiğini ima etmesi, ve günümüzde Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisini ‘çıplak uyarıcı’ olarak ilan etmesi peygamber tecrübesini paylaşma temayülünün kanıtlarıdır.
.
İnsan, Yaşam Stratejileri ve İnsanüstü Değerler

İnsanın kendisi gelmiş geçmiş bütün ideolojilerin ve inanç sistemlerinin kaynağı ve kurucusu olmasına rağmen, o, çoğu zaman kendi ürettiği bu düzeneklere kendisini mahkum etmiştir. Kendi ürettiği değerleri kendisinden daha kıymetli tutarak kendisini köleleştirmiştir. Kendi kurduğu dünya görüşüne ve içindeki değerlere hayran kalmış, mübtela olmuş, onları yüceltmiş kendisini ise küçültmüştür. Bunun farkına varıp tekrar kendine geldiğinde, köleliğe isyan edip efendiliğini ilan etmiştir. Buna da devrim veya aydınlanma adını vermiştir. Bu, insanın kendini kendinden kurtarmasıdır. Yoksa bu dünyada insanı kendisinden başka köleleştiren başka bir yaratık yoktur. Öyle anlaşılıyor ki devrimlere sebep olan, değişmeyen sistem ve içindeki değerlerdir. Durağanlık bir krize sebep olunca da yeni değerlerin ortaya çıkması için zemin hazırlanmış olur. Krizin temel nedeni insanın bir yaşam projesini kendisinden daha kutsal bilip ona müdahele etmemesidir. Sağlıklı bir medeniyette, müellifin eserine müdahale hakkı gibi, o medeniyeti yaşayanların bütün değerlere müdahalesi, revize edip değiştirmesi bir haktır. Bundan geri kaldığı zaman, bu ihmalin ceremesini pahalıya öder. Bu ifadelerden kasdım şudur: bütün sistemlerin yaratıcısı insanın kendisidir. Hiç bir iyilik insanın dışındaki bir kaynaktan insana ulaşmaz. Bir yaşam projesi terkedildiğinde oradaki iyilikler de terkedilmiş olmaz. Gelmiş geçmiş bütün mentaliteler yok olsalar bile, insan, içinde iyilik ve erdem bulunan sistemleri yine kuracaktır. Çünkü kaynak kendisidir. Bu bilinmediği zaman bir dünya görüşünde insandan daha kıymetli kavram ve değerler ortaya çıkar. Bu değerleri korumak için de insanlar feda edilir. İnsanlar, kendilerinin kurguladıkları değerler uğruna birbirlerini hiçe sayıp yokederler. Bu tür dünya görüşleri, toplumsal yaşam içindeki şiddetin ve bireyin psikolojisindeki güvensizlik ve huzursuzluğun sebebidir.

Merkezinde insan ve insanın kıymeti olmayan dünya görüşlerinde insan yücelemez, insan hakları ve insanın kerameti ortaya çıkmaz. İnsanın gelişip kıymetlenmediği bir yaşantı modelinde tanrı kavramı gibi metafizik bir ideye yakınlık ise uzak bir ihtimaldir.
.
İslam ve Diğer Dünya Görüşleri

İslama zıt ve merkezinde Tanrı olmayan mevcut dünya görüşlerine rağmen İslam varlığını devam ettirmektedir. Ernest Gellner’e göre bunun sebebi, İslamda her türlü yeniliğe karşı kendisini koruyan ve her defasında kendisini tekrar ortaya koyan bir “öz” vardır. Ancak bu “öz”ün ne olduğu hususunda bir ipucu vermemektedir.[17] Bu “öz”ün ne olduğu bana sorulursa şöyle bir açıklama yapabilirim: İslam Dininin temel metinlerinde ve tarihsel seyrinde bir “ideal insan” ve “ideal toplum” miti vardır. Aslında bir bakıma bu bir “ütopya”dır.[18] Her iyiliği kapsayan, her türlü eksikliği gideren, her mevcut iyilikten daha iyisini bahşeden bir ütopya. Bu, birçok samimi inananı gerçeklik aleminden koparıp hayali bir dünyaya bağlar. Bu aynı düşünce, diğer kültürlerin ürünü olan birçok bilimsel ve sosyal alandaki yenilikleri İslamda arama sürecine de yol açmaktadır. Bu süreç, dini nassların birçok din bilgini tarafından keyfi yorumlarına yol açmıştır. ‘İslam her türlü iyiliği kapsar’ inancı, İslamı sonunda anlaşılmaz hale de getirmiştir. Asırlar boyunca yeni hadiseler karşısında yapılan tefsir ve teviller İslamın insana iletmek istediği gerçek mesajı örtmüştür. Bu yorumlar öyle hacimli bir yekun haline gelmiştir ki birbirine zıt hükümlerin dine uygunluğunu eşit otoriteyle bulmak mümkündür. Nitekim, bugün bu dinin hem baskıcı İslamcı rejimler tarafından hem de bu rejimler altında ezilen kitleler tarafından kullanılması[19] ve bir kurtarıcı olarak tanımlanması, bu geniş yorumlama spektrumun bir sonucudur. İslam dininin metinlerini keyfi yorumlamanın ve onu her türlü soruna çözüm getiren fevkalade bir kaynak olarak algılamanın bir sonucu da bu dinin terör örgütleri tarafından istismar edilmesidir. Dinin bu şekilde hatalı kullanımının başka bir sebebi de müslüman toplumunda birçok laikleştirme çabalarına rağmen İslamın hala yegane meşruiyet zemini olmasındandır. Böylece her yeni strateji her yeni düşünce bu dinden icazet almak zorunda kalmıştır. Her türlü dünyevi sorunun metafizik inançlarla ilişkilendirildiği bir kültürde doğru çözümü saptamak gayet zordur.
.
Sonuç

İslam dini geçmiş zamandaki diğer dünya görüşleri gibi insanlığa hizmet etmiş ve bir medeniyete de adını vermiştir. Bu dinin ondört asır önce hitap ettiği toplumdaki sosyal ve metafizik sorunlar bugünkü insanın sorunları değildir. Tanrının varlığı, O’nu temsil eden kavram ve semboller, ölüm, sonraki yaşam ve öyle bir yaşamdaki haller günümüz insanını meşgul eden konular değildir. Halbuki tüm Orta Çağ kültürlerinde bu tür konular temel sorunlardır. İnsan bilinci kültürel evrimle her dönemde belli konularla ilgilenmiştir. Çağdaş insanın sorunları da kendi zamanına aittir; gelecek nesillerin sorunları değildir. Bu sebeple İslam dini günümüz insanına hitap etmemektedir. Doğal olarak İslam dininin mesajlarında bütün zamanlarda yaşayan insanlar için çıkarılacak dersler vardır. Ancak tarihe mal olmuş tüm kültürlerde bu tür hitaplar mevcuttur. Hiçbir yaşam projesi kendinden sonraki nesiller için hazırlanmadığından İslamın ideal insan modelini, Tanrı-insan ilişkisini, insana temel görev olarak yakıştırdığı kulluk misyonunu tüm zamanlara yaymak daha önce de belirttiğimiz gibi insanın tekamülünü durdurur. Her dönem insanın kendi hakikatını arayıp bulma ve kendisi için emir ve nehiyler çıkarma hakkını da ellerinden almış oluruz. İslam dinin temel iddiaları, hitap şekli, kullanılan dilin özellikleri, çözüm getirmeye çalıştığı sorunlar Cahiliye dönemi Arap toplumunun tarihsel şartlarıyla yakından ilgilidir. Bazen bu şartların bilgisi (Esbab-ı Nuzul) olmadan bazı Kur’an ayetlerini ve peygamber sözünü anlamak mümkün değildir. Çağdaş Kur’an yorumcuları, bir felsefi akım olan hermenutik ve modern tarih yazılımından da etkilenerek İslamın metinleriyle tarihsel ortam arasında yakın bir ilişki kurmaya çalışmaktadırlar.

İslami dünya görüşünü ve pratiklerini günümüz insanına uygulamak için yukarda sözünü ettiğimiz iki yaklaşımın da yetersiz olduğunu belirtmek isterim. Seyyid Kutb’un önderliğini yaptığı Batı kültürünü dışlayan, onu, Tanrıyı içermeyen maddiyatçı olarak niteleyerek İslama aykırı bulması bana göre doğru ve samimi bir tesbittir. Benzer bir tespiti, Onbirinci yüzyılda Yunan Kültürü konusunda, al-Gazali yapmıştı. Ancak bugünkü şartlar tamamen farklıdır. Çağdaş Batı dünya görüşü, bilim teknoloji, sanat, eğitim ve bilgi ve iletişim imkanlarıyla kendisi dışındaki bütün kültürleri etkisi altına almıştır. Samuel Huntington’ın kullandığı ‘Batı ve Diğerleri’ (The West and Rest)[20] kültürlerarası savaşı anlatmak bakımından yerinde bir ifadedir. İslam dünyasını çepeçevre saran yabancı ancak içerde çok taraftar bulan bir farklı yaşam modeline sınırları kapatmak mümkün değildir. Bu yaklaşımın tesbiti doğru ama önerdiği çözüm yanlıştır. Batı kültürüne aldırmadan kapalı bir coğrafya yaratıp onun içinde saf bir müslüman tipini yaşatmak gerçekçi görünmemektedir. Böyle bir strateji, zaten kısmen kopuk olan İslam dünyasını uluslararası camiadan tamamen koparır.

Diğer yaklaşıma gelince, bu, İslami dünya görüşü ile Batı dünya görüşünü barıştırmayı hedefleyen, onları, özde birbirine yakın bulan görüştür. Bu yaklaşım, hem doğruluktan hem de samimiyetten uzaktır. Her seferinde, Ecnebi kültürde her yeni çıkan bir düşünce, sosyal veya bilimsel değer için İslama uygunluğunu kotarmak adına dinin temel nasslarını tahrif ederek ideal müslüman tipinden ve İslamın dünyaya bakışından taviz vererek elde edilmeye çalışılan bir uzlaşma. Bu uzlaşmanın simsarlığını yapan birçok din bilgini maharetlerini ortaya koymak için her türlü imkanı kullanmaktadırlar. Bunlar, aslında hem bağlı olduklarını iddia ettikleri dinlerine hem de içten içe hayran oldukları ama bunu açıkça söyleyemedikleri Batı kültürüne ihanet etmektedirler. Bunların çabası belki belli bir işe yaramaktadır. İnanan halkı tedricen dinden soğutmak ve onları yeni bir dünya görüşünü benimsemeye hazırlamak. Acaba bu mabeynciler böyle bir kültür ajanlığı yaptıklarının farkında mıdırlar?

Modern birey insanlığını hiç bir yaşam rejimine teslim etmeyen insandır. Bu, çok yeni tip bir insandır. Genel olarak müslüman veya geleneksel hıristiyan veya yahudi kendi insanlığını inandığı dinle özdeşleştirir. Böyle yapmakla kendini bir dünya görüşü içinde tüketir. Radikal değişikliklere kendisini tamamen kapatır. Halbuki, Batının son üç asır içindeki geliştirdiği kültürle birey, statik değerlerden dinamik değerlere geçerek, kendi insan olma tabanını bir zaman içinde kabul ettiği sistemlerden daha geniş ve kapsamlı tutmuştur. Aslında insanın alternatif sistemler kabullenme yetisi o kadar geniştir ki gelmiş geçmiş bütün dünya görüşlerini bir insanın kafasına dolduracak olursak o kişide hala yeni kabuller için gerekli yer ve kapasite mevcuttur. Bunları anlatmamdaki kasıt şudur: İslam dini, tüm ilke ve kurumlarıyla tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış, o devrin insanının sorunlarına çareler sunmuştur. Bilhassa ahlak kurallarını koruma altına alarak dürüst ve samimi insanların yetişmesini sağlamıştır. İslamı günümüz şartları perspektifinden eleştirmek de insafsızlık olur. Çünkü böyle bir yaklaşımdan hiç bir sistem sağ salim çıkamaz. O zaman asıl sorun müslümanın sorunudur. Çünkü sistemler kendilerine süre biçmezler. Onlara zaman tayin edenler, onlara hayat veren insanların kendileridir. Müslüman, onu çevreleyen ve tüm diğer kültürleri de etkisi altına alan Batı dünya görüşünden kendisini soyutlayamaz. Birçok kültürel değerin küreselleşme akımıyla insanlığın ortak malı haline geldiği bir dünyada, çağdaş ve egemen bir dünya görüşüne aldırmamak mümkün değildir. Bundan, Batı dünya görüşü doğru, diğer dünya görüşleri yanlıştır anlamı çıkarılmamalıdır. Söylemek istediğim, gün onların günüdür. Çağımızın şartlarını şekillendiren ve onlara hitap eden kültür Batı kültürüdür. Tabii ki onun da belli bir ömrü vardır ve ona da alternatifler çıkacaktır. Ancak bu alternatifler, tarihte denenmiş sistemler değil, bugünkü değerleri aşan, yeni ve henüz denenmemiş sistemlerdir. Çağdaş müslüman, bilincini zenginleştirerek kendisini radikal seçimler yapabilecek yetkinliğe kavuşturmalıdır.

DİPNOTLAR:

[1] Noorani, A. G., Islam ve Jihad: Prejudice versus Reality, Zed Books, London and New York, s. 106-107.
[2] Halliday, Fred, “Orientalism and Its Critics”, British Journal of Middle Eastern Studies, Vol. 20, No: 2 (1993), p. 155.
[3] Wright, Robin, “Islam and Liberal Democracy: Two Visions of Reformation”, Journal of Democracy, 7. 2 (1996).
[4] Wan Mohd Nor Wan Daud, The Educational Philosophy and Practice of Syed Muhammed Naquib Al-Attas: An Exposition of The Original Concept of Islamization, ISTAC, Kuala Lumpur, 1998.
[5] Qutb, Sayyid, Milestones, International Islamic Federation. USA, 1980.
[6] Rahman, Fazlur, “Islamic Modernism: Its Scope, Method and Alternative”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 1, No: 4, (Oct. 1970). Fazlur Rahman bu yaklaşıma iki-zihinlilik (double-mindedness) adını vermektedir.
[7] Kant Immanuel, Critique of Pure Reason, A592B620-A630B658
[8] White, Morton, Religion Politics and the Higher Learning, a Collection of Essays, Harvard University Press, Cambridge Massachusetts, 1959, pp. 92-93.
[9] Copleston, Frederick, S. J., A History of Philosophy, Image Books, Doubleday, April 1985, Vol: II, s. 552-566. ve Gilson Etienne, Reason and Revelation in the Middle Ages, Charles Scribner’s Sons, New York, 1966.
[10] Russel, Bertrand, The Problems of Philosophy, Oxford Uni. Press, London, 1967.
[11] Swidler, Leonard, After The Absolute, Fortress Press, Minneapolis, 1990.
[12] Whitehead, Alfred N., Religion in the Making, New American Library, New York, 1974.
[13] Leamon, Oliver, An Introduction to Medieval Islamic Philosophy, Cambridge University Press, Cambridge, New York, 1985, ss. 87-108.
[14] Fichte, Johann Gotlieb, An Attempt at a Critique of all Revelations, trans. Darret Green, Cambridge University Press, Cambridge, New York, 1978.
[15] Ceylan, Yasin, Theology and Tasfir in the Major Works of Fakhr al-Din al-Razi, ISTAC, Kuala Lumpur, 1996, s. 41.
[16] Hustryn Wolfson, The Philosophy of Kalam, Harvard Uni. Press, Cambridge, Massachusetts, 1976, ss. 235-304.
[17] Gellner, Ernest, Islamic Dilemmas: Reformers, Nationalists and Industralization, the Southern Shore of The Meditterranean, Mouton Publishers, Berlin, New York, Amsterdam, 1985.
[18] Al-Azmeh, Aziz, Islams and Modernities, Verso, London, New York, 1993.
[19] Tibi, Bassam, The Challenge of Fundamentalism: Political Islam and
the New World Order, University of California Press, Berkeley-Los Angeles-London, 1998.
[20]Bkz:http://lander.edu/atannenbaum/Tannenbaum%20courses%20folder/POLS%20103%20World%20Politics/103_huntington_clash_of_civilizations_full_text.htm

İspat nedir?

Standart

Tanrı’nın varlığı veya yokluğu ispat edilebilir mi, edilemez mi diye tartışırken bir önemli ayrıntının Tanrı’nın tanımı olduğunu biliyoruz. Bazı Tanrı tanımlarının ne varlığı, ne yokluğu ispat edilebilirken, biz ateistler genellikle bazı Tanrı tanımlarının yokluğunu ispat edebildiğimizi düşünüyoruz. Fakat bu çabamızı şüpheyle karşılayan ve itiraz eden bazı teist ve agnostik arkadaşlar var.

Bu arkadaşlar ısrarla Tanrı’nın yokluğunun ispat edilemeyeceğini düşünüyorlar. Görünüşte aynı ya da benzer bir Tanrı tanımından yola çıkıyor olmamıza rağmen böyle bu. Buradan işin içinde eksik bir başka parametre daha olduğu ortaya çıkıyor. O da bence ispatin ne demek olduğu ve o konuda anlaşıp anlaşamadığımız.

Son haftalarda forumda rastladığımız yoğun bazı başlıklarda gördüğümüz gibi, teist ve bazı agnostik arkadaşlar Tanrı’nın var olmadığının kanıtlanamayacağını iddia edebilmek için, akla gelebilecek her türlü kanıtın yolunu tıkayan düzeyde şüpheci bir tavır takınıyorlar. Akıl, mantık, nedensellik, vs. her şeyin ötesine geçiyorlar.

Hâlbuki herhangi bir şeyi kanıtlayabilmek için ki bu matematiksel bir kanıt, ya da fizikte rastlanan bir kanıt olabilir, belli temel aksiyomlardan ve kabullerden yola çıkmak gerek. Hiçbir şey mutlak kabul edilmediğinde, hiçbir kanıt mümkün olmaz elbette.

O başlıkların birinde bahsetmiştim, en temelde 1) Dış dünyanın gerçek olduğu, 2) Akıl ve mantığıma güvenebileceğim, 3) Akıl ve mantığımın dış dünyayı anlamaya muktedir olduğu kabullerinden yola çıkmak gerekiyor. İlgilenilen konunun ayrıntısına göre bunlara başka kabuller eklenebilir ama en temelde akla bunlar geliyor.

İlginçtir, Tanrı konusunda kanıt kabul etmeyen arkadaşlar, Tanrı haricindeki konularda bilimde, mantıkta ve matematikte yaygın olarak kullanılan geçerli kanıtlama yöntemlerini uyguluyor ve kabul ediyorlar. Sadece konu Tanrı olduğunda, onu akıl, mantık, kanıt ve nedensellik üstü olarak görüyorlar.

Bu zaten bu kadarıyla bile inancın akıl ve mantığa dayanmadığını göstermeye yeter ama yine de burada ispat kavramını ve neyin ne durumda ispat edilmiş kabul edilmesi gerektiğini incelemeye çalışacağım.

Ayrıca bizim yaptığımız kanıtları kabul etmeyen o teist ve agnostik arkadaşlara, kabul edecekleri türde bir kanıtlamanın nasıl olması gerektiğini soracağım.

Konu Tanrı olsun ya da olmasın. Hangi temel kabulleri uygun görüyorsunuz? Hangi tür kanıtlama çabalarını geçerli görüyorsunuz?

Yani herhangi bir şeyin kanıtlanmış olduğunu düşüneceğiniz durum nedir? Bunu bir örnek üzerinde tartışabiliriz hatta. Mesela ben oturma odasındaki masanın üstünde bir karış boyunda, kanatlı bir görünmez peri olduğunu iddia etsem ve bu periyi tanımlasam, tanımında da anlaşsak, hangi durumlarda bu perinin var olmadığının kanıtlanmış olacağını kabul edecekler? Bu peri doğaüstü olsa, bilgisine deney ve algı yolu ile ulaşamayacağımızı söylemiş olsak, ama bazı niteliklerini anlayabileceğimizi söylesek, ne tür bir mantık yürütme ve ne tür bir kanıtlama yöntemi kullanarak bu perinin var olmadığını kanıtlayacak inançlı ve agnostik arkadaşlar merak ediyorum.

Eğer Tanrı gibi o perinin de varlığının kanıtlanamayacağını söyleyeceklerse, o zaman neden Tanrı’ya inanıp, o periye inanmadıklarını nasıl açıklayacaklarını merak ediyorum. Farz edelim ki o perinin de bizden bazı talepleri olsun. Aynen Tanrı’nın olduğu (olduğunu farz ettiğimiz) gibi. Mesela bu peri yağmur perisi olsun ve yağmurun yağmasından sorumlu olsun. Eğer istediklerini yaparsak bize istediğimiz yağmuru verecek ve mutlu edecek olsun, istediklerini yapmazsak evimizin sel basmasına sebep olacak ve bizi cezalandıracak olsun. Her gece yatmadan önce bir mum yakıp o masaya koymamızı talep etmiş olsun mesela bizden. Neden mi istemiş? Çünkü o doğaüstü bir varlık ve talebini sorgulamak bizim haddimize değil. Bilmiyoruz neden istediğini ama bu periyi bize öğreten kişiler bize öyle söylemiş ve şimdi bu kişiler ortalıkta yok.

Yani sonuç olarak, Tanrı konusuyla tam örtüşmese bile bazı yönlerden karşılaştırılabilir bir örnek üzerinde bunu tartışalım.

Hatta başka bazı örnekleri de konuya ekleyelim ve konuyu daha ilginç hale getirelim. Örneğin yukarıdaki periden başka aşağıda yazacağım başka örnekleri de inceleyelim ve kanıtlanıp kanıtlanamayacaklarını, kanıtlanırsa neden kanıtlanmış kabul edileceklerini, kanıtlanmazsa bunun nedenini anlayalım.

Bu kanıtların altında hangi aksiyomlar ve hangi kabuller olduğunu görelim.

Üzerinde tartışacağımız örnekler:

1) İki çift sayının toplamının çift olacağının kanıtlanması

2) Evimin bahçesinde bir kümes olsun. Son günlerde uyandığımda her sabah kümesimdeki tavuklardan birini ölü buluyorum. Çevremdekiler bunun nedeni ile ilgili 3 olası açıklama getiriyorlar: 1. Kümese bir sansar dadandı, tavukları o öldürüyor, 2. Tavuklar bulaşıcı bir hastalığa yakalandı, 3. Bir cin bana ceza vermek için tavuklarımı öldürüyor. Bu üç olasılığın üçünün de yanlış olduğunu varsayalım, diyelim ki gerçek cevap tavukların eceliyle ölmüş olması olsun. Ya da başka bir şey. Ama rastlantı eseri son üç gündür her gün bir tanesi ölmüş olsun. Bu yüzden de kafa karıştıran diğer olasılıkları hesaba katmak zorunda olayım. Bu olasılıkların geçersiz olduğunu nasıl kanıtlarım? Bu kanıtları yaparken temel olarak ne tur kabullerde bulunurum?

3) Yukarıdaki paragraflarda bahsettiğim yağmur perisinin var olmadığının kanıtlanması

Bu örnekler üzerinde tek tek tartışalım, hangisini nasıl kanıtlayabilirim? Bu kanıtlarda hangi temel kabullerden yola çıkarım?

Bunlarla bağlantılı olarak, herhangi bir kanıtlama için dayanmak zorunda olduğum temeller nelerdir?

Tabi bu konuyu tartışabilmek için, kanıt çeşitlerini de tanımlamak gerek. Wikipedia’da ‘proof’ deyince karşımıza çıkan listede şöyle kanıt çeşitleri bulunuyor:

1) Direct proof (doğrudan kanıt) – Aksiyomlardan, tanımlardan ve öncüllerden çıkan mantıksal sonuç

2) Prof. by induction (Endüksiyon yöntemiyle kanıt) – Tümevarım yöntemiyle kanıt

3) Proof by transposition – ‘p ise q’ gibi bir önermenin ‘p-değil ise q-değil’ den çıkarak kanıtlanması

4) Proof by contradiction – Çelişki göstermek yoluyla kanıt

5) Probabilistic proof – Olasılıksa kanıt

Diğer kanıt çeşitleri de tanımlamış, örneğin proof by construction, proof by exhaustion, vs. gibi. Fakat onlar orijinal kanıt yöntemleri gibi gelmedi bana, örneğin bir tanesi, problemi sonlu sayıda alt probleme ayırarak, her bir alt durumları kanıtlamak yoluyla problemin kanıtı.

Ki mesele bu kanıt çeşitleri falan değil zaten bu başlık altında. Önemli olan bu tur değişik kanıtlama yöntemleri olduğunu bilmemiz ve hangilerini kullanmak istediğimizi anlamamız.

Bu kanıt çeşitlerini buraya almamın bir sebebi, diğer başlıklarda Tanrı kanıtı konusunda tartışılırken, bazı arkadaşların çelişki gösterme dışında bir kanıtlama çeşidi kabul etmediklerini görmem oldu. Bu yüzden bu konuyu da gündeme getirmek istedim.

En basit sekliyle bir kanıt örneği gösterelim burada. Mesela iki çift sayının toplamının da çift olduğunu kanıtlayalım.

x ve y çift sayılar olsun. Çift sayı olduklarına göre, 2’nin katıdırlar demektir. x =2a ve y = 2b ise:

x + y = 2a + 2b

olur. Bu da:

x + y = 2 (a + b)

demektir. Yani x ve y’nin toplamı yine 2’nin bir katidir, yani çift sayıdır.

Bu kanıtta ne kullandık? Tamsayı tanımını kullandık, ‘distribution law’ kullandık ve temel mantık çıkarımı kullandık.

Başka başlıklarda verilen her türlü kanıta itiraz eden arkadaşlar, acaba bu kanıt konusunda ne düşünüyor? Bu kanıtı kabul ediyorlar mı? Yoksa yeterli görmüyorlar mı?

Eğer konu tamsayılar, tek ve çift sayılar, vs. değil de, dogmalarına tabi bir konu olsaydı, acaba bu kanıtı kabul edecekler miydi?

Ben tahmin ediyorum ki o durumda önce ‘distribution law’ için kanıt isteyeceklerdi. Eğer o verilirse, onun yola çıktığı temel kabuller için kanıt isteyeceklerdi. En temelde çıkılan aksiyomların bile, konu kendi dogmaları olduğunda yeterli olmadığını söyleyeceklerdi.

Sonuna kadar her şeye kanıt isteyen kişi, kendisinden başka insanları var olduğundan, dış dünyanın var olduğundan, rüyada olmadığından, vs. pek çok şeyden emin olamaz.

Doğaüstü bir varlığın, bizimle oyun oynadığını farz ederseniz hele, o zaman hiçbir şeyden emin olamazsınız.

Ama bu derece bir felsefi kuşkuculuğu benimseyecekseniz, her konu için benimsemelisiniz, aksi takdirde tutarsız olursunuz. Aslında böyle bir kuşkuculuğu hiç kimsenin her ayrıntıyı kapsayacak düzeyde benimsemesi mümkün değildir. Öyle biri, günlük hayatla ilgili, ya da başka konularla ilgili her gün verdiği yüzlerce kararın hiçbirinde tutarlı olamaz.

Gelelim peri örneğine. Evet, yağmur perimiz bir karış boyunda, kanatlı, görünmez, yağmurun yağıp yağmamasını kontrol ediyor. Aynı zamanda da tanımı gereği bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru.

İddiamız ise bu perinin var olduğu iddiası.

Evime geldiniz diyelim misafir olarak. Bu iddia ile karşılaştınız. Masamın üzerinde bir peri falan görmediniz. Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

Misafir: Ben masanın üzerinde bahsettiğin türde bir peri falan görmüyorum.

Ben: Tabi görmezsin, çünkü bu anlattığım gibi görünmez bir peri.

Misafir: Peki ölçülebilir herhangi bir özelliği var mı? Koku yayar mı? Ses çıkarır mı? Radyasyon yayar mı?

Ben: Radyasyon yaymaz, koku yaymaz, fakat ses çıkarır. Gök gürültüsü sesi, aslında bu perinin kızgınlık sesidir.

Misafir: Bunu nasıl kanıtlayabilirsin?

Ben: Kanıtlayamam ama öyledir.

Misafir: Peki bu perinin var olduğunu gösteren ne gerekçe var?

Ben: Yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Ne zaman yağmur yağsa, bu peri sayesinde yağar. Bu peri sebep olmuştur.

Misafir: Yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden çıkartıyorsun? Yağmur bulutlardaki su buharının yoğunlaşması sonucu olur.

Ben: O bahsettiğin, bu yağmur perisinin yağmuru yağdırmak için kullandığı fiziksel mekanizma. Perinin varlığını destekleyen bir kanıt.

Misafir: Ama o periyi işin içine katmadan da yağmur açıklanabiliyor, bahsettiğim mekanizmayla.

Ben: O periye yine de ihtiyaç var. Eğer o peri olmasaydı, o mekanizma öyle işlemezdi.

Misafir: Peki bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru nasıl olabilir? Bu mantığa aykırı değil mi? Bence bu böyle bir varlığın olmayacağının kanıtı. Bir şeyin kanadı aynı anda hem ıslak, hem de kuru olabilir mi?

Ben: Evet olabilir. Biz günlük hayatımızda böyle bir şeyle karşılaşmıyoruz ama zaten bu peri günlük hayatta karşılaştığımız türde bir şey değil. Bu yüzden bu tür mantığa aykırı bir özelliği olup olmadığını da bilemeyiz.

Misafir: Mantığa aykırı oluş bile bu perinin var olmadığını göstermeye yeterli değilse, bu perinin var olmadığını sana nasıl kanıtlayabilirim?

Ben: Argüman getir, aksiyomlarını sun, çıkarımını yap, kanıtla.

Misafir: İyi ama zaten onu yaptım, mantığa aykırı olduğunu gösterdim, öyle değil mi? Daha ne argümanı istiyorsun.

Ben: Bu yeterli değil. Dediğim gibi, mantığa aykırılık bu perinin var olmadığının kanıtı değil

Misafir: Peki bu peri ile ilgili olmayan konularda da mantıksal kanıtlamaları reddediyor musun?

Ben: Hayır. Çelişki yoluyla kanıtlama başka konularda geçerlidir.

Bu diyaloğun bizim asıl konumuza benzerliğini umarım okuyanlar görüyordur. Ve umarım bahsettiğim tavrı Tanrı konusunda takınan teist ve agnostik arkadaşların tutarsızlıkları bu yazıda daha kolay göze çarpıyordur.

Kaynak: “Bilim ve Din

Müslümanlara Öneriler (İman Koruma Kılavuzu)

Standart


Sevgili müslüman kardeşlerim,

Neredeyse tüm yazılarımda sizin kutsal değerleriniz küfrettim. Bu yazımda Allah’a, resulü Muhammed’e ve sizin için seçtiği din İslam’a hiç küfür etmeyeceğim. Çok şeyler yazdım, çok şey denedim ama sonunda sizi ateist yapamayacağımı anladım. Madem ateist yapamıyorum bari verdiğim zararı düzelteyim düşüncesiyle bir yazı hazırladım. Bu yazının amacı sizin imanınızı imanınızı korumak ve güçlendirmektir.

Maddeler halinde sıralıyorum, buyrun…

1. Aklın fitnesine kapılmayın. İmanın en büyük düşmanı akıldır. İnsanın aklı cüz’idir, kifâyetsizdir; atomu anlar, onun altını anlamaz, onu da anlasa en altını bilemez, evreni bilir, sınırları nerede bilemez, onu da bilse evrenin dışında ne var bilemez. Gördüğünüz gibi insan aklı sınırlıdır. O yüzden aklın fonksiyonları olan mantığa ve eleştirel düşünceye ve deneye dayalı bilgi birikimine kapılarınız sıkıca kapatın. Bilim denilen illet bu üçünün veledü zinasıdır. Bilimsel herhangi birşey okumayın. Özellikle astronomi, astrofizik ve biyolojiden uzak durun. Bilimin zirve noktalarından biri olan Amerikan Ulusal Bilim Akademisine üye dünyanın en elit bilimadamlarının %97’si ateisttir. Görüldüğü gibi bilimin sonu imanını kaybetmektir. Aman derim uzak durun.

2. Peygambere iman esastır. Akıl denen fitneyi yanlışlıkla kullanan mümin “Dağ başında bir mağarada yanlız başına bir adama melek gelip Allah’tan mesaj getiriyor, bir tane gören yok… Hem zaten herşeye gücü yeten Allah neden böyle bir yöntemle insanları yola getirmek istesin?” diye düşünüdüğü an imanı gider. Aman derim… Çok düşünmeyin… Allah’ın yöntemini sorgulamayın. “1400 yıldır çok şey değişti, insan yaşamı bambaşka bir şekil aldı, Allah son elçisini neden 1400 önce gönderdi? Şimdi de elçi gönderse ya” diye düşünen küfre düşer. Allah alemleri nur Muhammed’in yüzü suyu hürmetine yaratmıştır. Bunu böyle bileceksiniz, iman edeceksiniz.

3. Kuran Allah’ın kelamıdır. Allah’ın kelamının Arapça olmasında hikmetler vardır. Kuran’ın Türkçe ya da başka dillerdeki mealleri yetersizdir ve -ASLA- Kuran’ın kendisi değildir, Kuran’ı yansıtmaz. Shakespeare’in bir sonesi İngilizce aslında değerlidir, asıl tadı ve asıl anlamı İngilizce aslındadır. Çevirileri o tadı vermez. Kaldı ki Shakespeare zavallı bir fanidir. Alemlerin rabbi olan yüce rabbimizin kelamı bir faninin yazdıklarından daha büyük anlam taşır ve bu anlam ancak Allah’ın kullanmayı tercih ettiği Arap dilinde ortaya çıkar. ASLA ve KÂT’A Kuran’ın Türkçe mealini okumayın. Okursanız kafanız karışır, imanınız gider. Kuran’ın Arapça’dan başka dillere çevrilmesi Şeytan’ın en büyük fitnelerindendir. Kuran’ın sihri Arapça aslındadır. Anlamasanız bile aslını okuyun. Zaten Allah anlamanızı istese kalbinize ilham ederdi. Ama Arapça olarak göndermiş işte.

4. İslam tarihiyle ve özellikle peygamberin hayatı ile ilgili hiçbir şey okumayın. Geçmiş, geçmiştir. Siz önünüze bakın. O günün şartları geride kaldı. Olur da tarihe bir gözatayım derseniz Şeytan fitneyi kalbinize eker.

5. Kader ve Allah’ın sıfatlarının tecellisi gibi konulara asla kafa yormayın. En güzeli “Allahüalem” demektir. İlk maddeyi hatırlayın. Küçücük beyninizle herşeyi bilemez, anlayamazsınız. Sizin aklınızın ötesinde şeyler var… Kader de bunlardan biridir. Sorgulamayın.

6. “Allah neden sadece Arap yarımadası ve çevresine peygamber göndermiş” diye sormayın. Allah 124.000 peygamber göndermiştir. Herşeyin binlece yıldır yazılı kayıt altında tutulduğu Çin’in kayıtlarında bir tane peygamber olmaması sizi şaşırtmasın. Açıklaması basittir; Şeytan Çin kayıtlarından olduğu gibi, diğer uygarlıkların kayıtlarından da nice peygamberi çıkartmıştır.

7. Gazete, televizyon vs. her türlü haber kaynağından uzak durun. Hele şeytanın büyüğü Internet’ten uzak durun. Bu yazı Internet’te okuduğunuz son yazı olsun. Hemen kapatın. Sakın dünyada olup bitenden haber almayın. Müslüman ülkeler şöyle sefil, İslamcı terör böyle vahşi diyorlar… Allah muhafaza, izlersiniz imanınıza zarar gelir. Bu Internet denen şeytanda bu site gibi zındık siteler var, Allah yok diyorlar, aklın arabasına binmişler cehenneme doğru gidiyorlar. Aman kapılmayın.

Benden size tavsiye, yazdıklarımı iyice okuyun, anlayın. Ben bu saydıklarımın hepsini yaptım, sonunda ateist oldum. Sorgulamadan inanıp hakkı ile iman etmeyi başaramadım. Siz de benim gibi cehenneme odun olmak istemiyorsanız sözlerime kulak verin.

Sevgiler, saygılar
Bilgehan

Kaynak: http://bilgehanbengi.blogspot.com/2009/10/muslumanlara-oneriler-iman-koruma.html

Cennet Fantazileri

Standart

Çölde yaşayan arapları düşünelim, rasgelirse iki üç ağaç ile karşılaşırlar çölde, böyle bir ortamda başlarının üzerindeki bulut bile onlar için lutuf, mucizedir. Su gibi hayati bir gereksinim onlar için daha da hayati bir öneme sahiptir. Coğrafyaları nedeniyle bağ, bahçeden yoksundurlar ve bu durumun fazlasıyla eksikliğini hissederler. Bu insanların ise düşünebilecekleri en büyük mutluluk istedikleri kadar kadınla yatmak, dünyada yasaklanmış (!) olan şarabı içip keyiflenmek, akar su kenarında oturup onu seyretmek ve öyle miskin miskin vakit geçirmektir.

Eğer böyle bir toplum ele geçirilmek isteniyorsa onların eksikliğini çektiği bu durumlar ve onların kafalarında mümkün olan en çılgın hayaller ödül olarak sunulmalı.

Aşağıdaki ayetleri inceleyelim …!

Nebe Suresi, 33-34 ; Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.

Nisa Suresi , 57 ; İman edip salih ameller işliyenleri ise, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Orada ebedî olarak kalacaklar. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.

İnsan Suresi, 13 ; Orada donatılmış koltuklar üzerine dayanmışlardır: Orada ne yakıcı güneş görürler, ne de şiddetli soğuk.

Görüldüğü üzere cennet ile ilgili ayetler tamamen arapların ihtiyaçları, arzuları ile parallellik sergiliyor. Bu cennet ayetleri/fantazileri de Kuran’ın bulunduğu bölgenin inançları, metaları ile yoğurulmuş olduğunu ve yeşerdiği bölgedeki hakim ırka dayalı olarak ortaya atıldığını açıkça gösteriyor.

Şimdi farzedelim ki Muhammedin içinde bulunduğu toplum dünyada farklı bir çoğrafyada, farklı bir zamanda olsun…Bulundukları o mekanda da ergenliğe adımlarını atar atmaz sex yapsalardı, memeleri olgunlaşmamamış genç kızlar yerine, deneyimli kadınlarla heyecanlar yaşasalardı, bulunduğu coğrafya nedeniyle tüm doğa güzellikleri ve ırmaklar zaten ayakları altında olsaydı.

Böyle bir halde Muhammed yukardaki ayetleri yumurtlasaydı, sunsaydı onu ipleyen olur muydu (!), elbette olmazdı.Çünkü onların eksikliğini hissedikleri durumları karşılamıyor ayetler …

Kutsal Klon

Kaynak: http://www.facebook.com/search/?q=Ateist%2FAgnostik+Video+Sayfas%C4%B1&init=quick#/notes/ateistagnostik-video-sayfasi/cennet-fantazileri/240697378860