Muhammed’in peygamberliğine eleştiri

Standart

Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.

Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğrenmekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böyleceşehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman… için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik…” (Şûra Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran mübarek kitaptır…” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.

Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine babalık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.
Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)… muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece, sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mekke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.
Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örneğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Ali İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin”hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)… inandık… deyin…” (Bakara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab ehli”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd…) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler: “Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi” (Maide Suresi, ayet 19); “…önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17).

Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristiyanlara, putperestlere vd…) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuran’ın Eleştirisi s.24-25)

Kur’an’da Kadın

Standart

Aslında kadınlar için birer talihsizlik olan ayetler, Muhammed henüz Mekke’de iken ortalıkta yoktu. Mekke’de oluşan 86 surede kadınla ilgili aleyhte hiçbir cümle yok. Kadınlar aleyhindeki ayetleri, Medine döneminde oluşan 28 surenin bir kısmında görüyoruz. O da Muhammed’in birden fazla kadın almaya başladığı zamana denk geliyor. Bu dönemde Muhammed genel olarak kadın aleyhinde ayetler oluştururken, özel olarak da kendi kadınları hakkında üst üste kontrol ayetleri oluşturuyor. Ahzab suresi 28’den 34’e kadar isim verilerek özetle, “Ey Muhammed kadınları, dikkatli olun! Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Sizden kim açık bir terbiyesizlik yaparsa bunun cezası iki katıdır ve bu cezayı vermek de Allah için çok kolaydır (Hele tanrının burada, size ceza vermek bana kolaydır demesi çok ilginç. Sanki şimdiye kadar bunun kolay olduğunda şüphe varmış gibi). Sakın konuşurken kırıtmayın ki, kalbinde kötü niyet olan sizin hakkınızda olumsuz bir şeyler düşünmesin. Normal konuşun, ciddi olun. Evinizde oturun ve eski cahil insanlar gibi süslenip dışarı çıkmayın” gibi ifadeler kullanılıyor.

Burada şunu sormak lazım; Diyelim ki Muhammed Hatice’den sonra Medine’de birçok kadınla evlenmeseydi, acaba o zaman, ‘Ey Muhammed hanımları…’ diye başlayan bu ayetler gelir miydi? Gelmezdi. Çünkü kadınlar yoksa kime hitap etsin? Demek ki ortalıkta özel bir ihtiyaç var ki benzer ayetler yardıma koşuyor. Kadınlarını kontrol altında tutabilmek, işi daha da sağlama bağlamak için, aynı Ahzab suresinin (ki Medine surelerinden biridir) 59. ayetinde bu sefer de, ‘Ey Muhammed hem kadınlarına-kızlarına, hem de inananların eşlerine söyle başlarını örtsünler’ diyerek kadınları tam da kontrol altına almak istiyor. Hatta Muhammed, ben öldükten sonra da benim hanımlarım asla başkalarıyla evlenemezler, onlar tüm Müslümanların anneleri durumundalar’ diye bir cümle ekliyor. Bir cümle yetmiyor gibi bu konuda aynı anlamı içeren iki ayet oluşturuluyor (Ahzab suresi 6. ve 53. ayetleri).

Öyle oluyor ki, Muhammed’in ölümünden sonra eşlerinden Ebubekir kızı Ayşe 18 yaşında dul kalınca, bu ayetler yüzünden resmiyette evlenemiyor ve yaklaşık olarak 50 yıl daha dul olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Genç olan diğer hanımları da (mesela; Safiye, Hafsa, Cüveyriye, Marya, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Zeynep b. Cahş, Haris kızı Meymune vs) Muhammed’in ölümünden sonra Kuran’daki ayetlerin gereği olarak ölünceye kadar dul kalmak zorunda kalmışlardır.

Kaynak: Arif Tekin (Kuran’daki Tanrı s. 116-117)

Çelişkili Ayetler

Standart

Kur’an ‘da, Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Ne var ki, ‘An-dolsun ki, cehennemi, cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır benden” (Secde Suresi, ayet 13).

Bu ayeti okurken bir de Enam Suresi’nin şu ayetine göz atalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini Islama açar; kimi de saptırmak isterse… kalbini iyice daraltır… “ (Enam Suresi, ayet 125.)

Dikkat edileceği gibi bu ayetlere göre Tanrı, eğer dilemiş olsa bütün insanları Müslüman yapabilecekken yapmıyor; bir kısmını “Müslüman” yapıp bir kısmını “kafir” kıldığını bildiriyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine kesin bir söz verdiğini söylüyor. Daha başka bir deyimle insanların tümünü doğru yola sokabilecekken böyle yapmadığını, çünkü böyle yapmış olsa, bu takdirde cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Olacak şey midir bu? Hiç “Yüce”bir Tanrı, hiç yoktan insanları cehenneme atmak gibi bir davranışa yönelmekten zevk alıyormuş gibi konuşabilir mi?

Yukarıdakine benzer olmak üzere, Kur’an’ın Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetlerinde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı ’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu” (Hûd Suresi, ayet 118-119).

Görülüyor ki, bu ayetler anlaşılmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ve birbiriyle çelişir satırlarla, fakat bütün bunlardan başka bir de Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşmazlıklarla dolu.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuranın Eleştirisi s. 55-56)

Rüyalar ve Dualar gerçekleşir mi?

Standart

Genellikle mucize iddiaları, duaların kabul olmasından tutun büyülerin/muskaların işe yaramasına kadar çok sayıda mistik iddiaya dayanır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:

Annem kanser olmuştu, doktorlar bunun üzerine onun asla iyileşmeyeceğini söylemişlerdi. Kurtulmasının neredeyse olanaksız olduğu bu hastalıktan, dualarımız sayesinde kurtuldu.

Sihir ve büyü ile ilgili şöyle bir mucize iddiası da öne sürülebilir:

Yeni kiraladığımız ev ilk başta gözüme güzel gözükmüştü. Fakat o eve geldikten sonra başıma bir sürü talihsizlik geldi. İşimden kovuldum, sevgilimden ayrıldım… Yaşayabileceğim en kötü anları yaşadığımı diyebilirim. Sonra evi inceleyince evin içinde muska buldum… Böyle bir mucizevî olaydan sonra inançsız olmam imkânsız…

Bunun dışında rüyaya dayalı mucize iddialarından birine şu şekilde bir örnek verilebilir:

Ablamın uzun yıllar boyunca çocuğu olmuyordu. Bir gün rüyamda bebek sesi duydum, O sese yaklaşınca yeni doğmuş bir bebek olduğunu anladım. Bir hafta sonra da ablamın hamile olduğunu öğrendik. Bu tesadüf olamaz, muhakkak bir mucize olmalı.

Buna benzer iddiaların ardı arkası kesilmez. Hepsinin temel noktası, hatalı ilişki kurmanın sonucu olarak ‘mucize’ diye ortaya atılmış olmalarıdır. Dualarda, batıl inançlarda ve kişisel hayatımızda deneyimlediğimiz onca olayda düştüğümüz bir mantık hatası var. Aslında birbirleriyle bağlantılı olmayan iki olay, sırf bizlerin bazı şeyleri birbirleriyle bağlantılı olduğu fikrinde genel bir kanıya sahip olmamızdan dolayı birbirleriyle bağlantılı gibi durabilirler. Konu ile bağlantı kurmadan önce ‘olaylar arasında ilişki kurmanın evriminden’ söz etmek istiyorum.

Çok eski zamanlarda, henüz medeniyetler oluşmadan önce yaşayan iki insanı gözünüzün önüne getirin. Herhangi bir sebeple otların arkasından hışırtı sesleri geldiğini varsayalım. Bu hışırtı seslerinin ardından bu insanlardan birinin vahşi hayvanlarla ses arasında ilişki kurduğunu ve doğal olarak oradan kaçtığını; ikinci bireyin ise böyle bir ilişki kurmadığını ve o yerde kalmaya devam ettiğini tahayyül edersek ilişki kuran bireyin hayatta kalma şansının daha yüksek olduğunu anlayabiliriz. Bu durumda, atalarımızın ilişki kurma yönünde evrim geçirmiş olduğunu düşünmek ve bu sebeple ilişki kuran bir beyne sahip olduğumuzu savunmak tutarlı hale gelir. Ne var ki kurulan ilişkiler her zaman doğru olmayabilir. Örneğin çalı sesleri ile vahşi hayvanlar arasında ilişki kuranın yaşama şansı daha yüksek olsa da kurduğu ilişki hatalı olabilir. Bu durumda beynimizin kurduğu her ilişkiyi gözü kapalı kabul etmemiz gerekiyor. Bu durumda kurulan ilişkiyi, yeterli bir deneme-yanılma sürecinden geçirdikten sonra, yüksek yargılama gücümüzün etkisiyle sorgulamamız gerekmektedir. Dua ile gerçekleşen olay arasında kurulan ilişki, mutlak doğru bir sonucu vermeyebilir. Aynısı rüya ve mucize, muska ve kötülük ilişkileri için de geçerlidir.

Aslında birbirleriyle alakası olmayan iki olay, bizim ilişki kurma eğilimimizden ve birinin diğerinden sonra gerçekleşmesinden dolayı birbirleriyle bağlantılı gibi durabilir. Örneğin dua ettikten sonra duada bahsettiğimiz olayın gerçekleşmesi bizi ‘Dua ettiğim için bu olayı yaşadım’ düşüncesine yöneltebilir. Aslında dua eylemi ile bağlantısı olmayan bir olay gerçeklemiştir. Ama ilişki kurma yetimiz bu iki olay arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşündürmüştür. Burada ‘Post hoc ergo propter hoc’ olarak bilinen mantık hatasına düşülür. Bu deyimi ‘Bundan sonra o halde bunun sebebiyle’ olarak çevirmemiz mümkün. Mantık hatası ise şu şekilde işler:

1- (A) olayı gerçekleşti
2- (A) olayından sonra (B) olayı gerçekleşti.
3- O halde (A) olayı, (B) olayının sebebidir.

(B) olayının (A) olayından önce gerçeklemiş olması, (B)’nin (A) sebebiyle olduğunu göstermez. Bunun iddia edilebilmesi için (A) olayı ile (B) olayı arasında doğrudan bir ilişki kurulmalıdır. Birbirleriyle bağlantısız olan herhangi iki olay düşünün. Örneğin kitabınızı kaybetmiş olun(A olayı) ve tam bu sırada arkadaşınız kapınızı çalsın(B olayı). Bu iki olayın arka arkaya gerçekleşmiş olması, bu iki olay arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermeyecektir. Kitabınızı kaybetmeniz ile arkadaşınızın sizi ziyarete gelmiş olması bağlantısız olaylardır ve bu ikisinin arka arkaya gelmesi elbette tesadüftür. Tesadüf derken şunu kastediyorum: o an kitabınızı kaybetmemiş olabilirdiniz ve arkadaşınız sizi ziyaret etmiş olabilirdi; o an kitabınızı kaybetmiş olabilirdiniz ama arkadaşınız sizi ziyaret etmiyor olabilirdi. Şimdi (A) olayı yerine ‘dua etme’ eylemini (B) olayı yerine de ‘duada bahsi geçen olayın gerçekleşmesi’ ifadesini koyun veya (A) olayı için ‘rüya görme’ (B) olayı için ‘mucizevî gerçekleşme’ ifadelerini yerleştirin. Tüm bunlar birbirleriyle bağlantısız olan farklı iki olayı bağlantılı gibi görme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Dua etmeseniz de o olay gerçekleşecektir, rüyayı görmemiş olsaydınız da ablanız hamile kalacaktır/kalmayacaktır, evinizde muska olmasaydı da başınıza kötü olaylar gelecektir/gelmeyecektir. Bu olaylar arasında bağlantı olmadığı açıktır. Zira aynı şekilde o olayın tersi için dua etmiş olsaydınız, duanız gerçekleşmeyecekti. Farklı bir rüya görmüş olsaydınız, rüyanız gerçekleşmeyecekti. İki olayın bağlantılı olmadığını düşünmemiz için görmemiz gereken her şeyi dua/büyü/rüya olaylarında görmekteyiz. Bu durumda doğal olarak ‘post hoc ergo propter hoc’ mantık hatasına düşüldüğü savunulmalıdır. Bunun dışında dua etme ile duanın gerçekleşmesi arasında kurulan bağlantı kara kedi görme ve başınıza kötü bir olay gelme; merdivenin altından geçme ve bir akrabanın ölüm haberini duyma gibi batıl inançlarda da rastlanmaktadır.

Birbiriyle bağlantısız ama biri diğerinden sonra gelen iki olay düşünelim: örneğin bir gökdelenden aşağıya doğru taş bıraktığınızı, taşı bırakmadan önce ‘Taş, düşmeni emrediyorum’ dediğinizi varsayalım. Bu iki olay arasında bağlantı olup olmadığını test etmek için şunları yapabiliriz:

1- Taşı bıraktığınızda fakat ‘Düşmeni emrediyorum’ demediğinizde taşın düştüğü en az bir durum varsa
2- Taşı bıraktığınızda ve ‘Düşmeni emrediyorum’ dediğinizde taşın düşmediği en az bir durum varsa

…taşın düşmesi ile sizin sözünüz arasında bir bağlantı yok demektir. Dikkat edilecektir ki taş bırakıldığında sözler söylenmese bile taş düşecektir. Aşağıdan yüksek bir hava akımı verildiğini ve bu akımın yarattığı basıncın, taşa uygulanan yer çekimi kuvvetinden daha yüksek olduğunu varsayalım. Bu koşullar altında taş bırakılsa ve sözler söylense bile taş düşmeyecektir. Bu durumda iki koşulu da görmemizden kaynaklanarak, taş ile söz arasında doğrudan bir ilişki olmadığını anlayabiliriz. Aynı uygulamayı muska-kötülükle karşılaşma ilişkisi için düşünelim:

1- Muskanın olmadığı fakat başa kötülük gelen en az bir durum varsa
2- Muskanın olduğu fakat ciddi kötü durumlarla karşılaşılmadığı en az bir durum varsa

…muska ile yaşanan olay arasında doğrudan bir ilişki olmadığını anlayabiliriz. İki duruma da oldukça rastlanıldığı şüphe götürmez şekilde doğrudur. Muskanın olduğu durumlarda başınıza iyi şeyler de gelebilir; muskanın olmadığı durumlarda başınıza kötü şeyler de gelebilir. Aynı şey dua-iyileşme, rüya-gerçekleşme gibi bağlantılı sanılan ilişkilerde de geçerliliğini sürdürür.

Bunun dışında bahsettiğimiz dua/büyü/rüya mucizelerine dair küçük bir olasılık hesaplaması yaparsak bahsettiğim natüralist açıklamanın tutarlılığı gözler önüne gelecektir. Bir gün içinde milyarlarca insan rüya görür; bir gün içerisinde milyarlarca olay yaşanır. Bu milyarlarca rüyanın bazılarının gerçekleşmiş olması şaşılası bir durum mudur? Yüzlerce muska/büyü arasından bazılarının tutmuş olması şaşırılması gereken bir olay mıdır? İşin en dini içerikli olanını, duaları düşündüğümüzde; her gün hastanelerde binlerce, on binlerce, yüz binlerce hasta bulunur. Bu hastaların ailelerinde muhakkak dini bütün insanlar vardır ve bu hastalar için dua edecektirler. Bu hastalardan bazıları, doğal olarak, iyileşecektir. Fakat doktorların zorlu süreçleri, çabaları bir kenara atılarak bu iyileşmenin sebebi olarak dualar gösterilir. Bu tavır oldukça ukalaca bir tavırdır. Bunun dışında, iyileşmeyen o kadar hasta içerisinde iyileşenlerin ailelerinin duaları bu kadar önemsemeleri takdire şayandır. Bahsetmeye çalıştığım şey, görülen milyarlarca rüyadan gerçekleşmeyenlerin bir çöpe atılıp gerçekleşenlerin mucize olarak görülmesi; edilen onlarca duanın gerçekleşenleri mucize olarak görülürken gerçekleşmeyen sayısız duanın unutulması; yapılan büyüler arasında gerçekleşmeyenlerinin hafızadan silinirken gerçekleşenlerin büyütülerek göz önünde bulundurulması yalnızca algıda seçiciliktir. Buradan herhangi bir açıklama çıkmayacaktır.

Tüm bunları bir kenara bırakacak olursak olanak sınırlarının biraz dışına çıkıldığında duaların/büyülerin/rüyaların etkisiz olduğunu anlamamız kolaylaşacaktır. Nelly Karpova ile evlenmek için dua etmeyi deneyin; İstanbul’da iken beş dakika sonra New York’ta olmak için büyü yaptırın… Yüksek ihtimalle bunlar gerçekleşmeyecektir. Durum böyle olunca, fizik kurallarının biraz dışına çıkıldığında Tanrı’nın bu olaylara müdahale etmediğini düşünüyorsak fizik kuralları dâhilindeki olaylar için de Tanrı’nın doğal bir müdahalede bulunduğunu söylememiz için yeterli bir sebep yoktur.

İkizler paradoksu ve Genel görelilik

Standart

Uzay yolculuğu insanı yaşlandırır mı? İşte size uzay-zaman mucizesinin kurbanı olan ikizlerin hikayesi ve Einstein’ın “hayatımın en mutlu düşüncesi” dediği fikri…

Einstein, mekanikle elektromanyetizmayı birleşik bir kuram haline getirirken, uzay ve zaman üzerindeki düşüncelerimizde köklü değişiklikler yapmak zorunda kaldı. Özellikle de, iki olayı ayıran zamanın, ancak bu olayın gerçekleştiği referans sistemi içerisinde ölçülmesi durumunda anlamı olabileceğini gösterdi. Bir başka referans sisteminden bakıldığında, iki olayı ayıran zaman aralığının görünürde uzun olduğunu ve bu sürenin, referans sistemlerinden birinin hızının diğerininkine göre ne kadar fazla olursa o kadar uzun olacağını ortaya koydu. Langevin’in ikizler paradoksu bunun daha iyi anlaşılmasını sağlar.

İkiz kardeşleri ele alalım. Biri gezegenlerarası bir gezi için füzeyle yola çıkar; ikincisi yeryüzünde kalır. Dünyada kalan kardeş için, çok büyük bir hızla hareket eden diğer kardeşin kalbi kendi kalbine göre daha yavaş atıyor gibi gözükmektedir. Birinci kardeş Dünya’ya döndüğünde ikinciden daha genç olacaktır. Ama olay ikinci kardeş açısından incelendiğinde, füzede bulunana göre sonuç farklı olacaktır. Onun için, Dünya’da kalan hareket halindedir; o halde Dünya’da kalanın kalbinin kendi kalbine göre daha yavaş çarptığını görecektir ve karşılaştıklarında birinci ikiz, ikinci ikizin daha genç kaldığı izlenimini edinecektir. Peki, kim haklıdır? Ne biri, ne de öteki… İşte bu soruna ancak Genel Görelilik açıklama getirecektir.

İkizler paradoksunda “aksayan” nokta, füzeyle giden ikizin belirli bir anda geri dönmüş olduğunun unutulmuş olmasıdır; zira ikizler tekrar Dünya’da buluşmuşlardır. Oysa, geri dönmek yavaşlamayı ve/veya yön değiştirmeyi gerektirmektedir. Demekki füzedeki ikiz her zaman düzgün doğrusal hareket yapmamış, yönünü değiştirmiştir. Oysa Einstein’ın özel görelilik kuramının sonuçları ancak, birbirlerine göre herhangi bir bağıl ivmesi olmayan düzgün öteleme durumundaki sistemler için geçerlidir. Demek ki, bir paradokstan çok bir mantık hatası söz konusudur.

Birbirlerine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemlerine uygulanan bu özel kuram, 1910’lu yıllarda Albert Einstein’ın zihnini meşgul ediyordu. Mantıksal olarak doğa yasalarının, bunları betimlemek için seçilen bakış açısı ne olursa olsun, aynı olması gerekiyordu. Bu yasaların yalnızca birbirine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemleri için değişmez olduğunu söylemek de keyfi bir yaklaşım gibi görünüyordu. Görelilik kuramını “genelleştirmek” mümkün olamaz mıydı?

Einstein’ı meşgul eden bir başka sorun daha vardı: Henüz açıklanamamış olsa bile, Newton’dan beri, herhangi bir cismin harekete karşıkoyan “eylemsizlik” kütlesiyle başka cisimlerce çekilmesini sağlayan “kütleçekimsel” kütlesinin aynı olduğu biliniyordu. Bu sorun güncelliğini hala korumaktadır ve bu eşitliğin doğrulanmasına yönelik yüksek duyarlıklı deneyler yapılmaktadır.

İşte bu sorunu araştıran Albert Einstein, kendisinin de dediği gibi, “hayatının en mutlu düşüncesi”ni buldu. Madem ki çekim kütlesiyle eylemsizlik kütlesi eşitti, bu durum eylemsizlikle kütle çekiminin iki ayrı bakış açısından yorumlanan bir ve aynı olgu olduğunu kanıtlamaz mıydı? Bu temel üzerine Einstein, uzay ve zaman kavramlarımızı bir defa daha değiştirmemize yol açacak karmaşık bir matematiksel kuram geliştirdi: uzay, üzerinde cisimlerin herhangi bir etkide bulunmadığı boş bir toplanma mekanı değildi; kütlelerin etkisiyle değişikliğe uğruyordu: her cisim, bir çeşit uzay-zaman oyuğu içinde yuvalanıyordu ve bu, cismin kütlesi arttıkça daha belirgin bir hale geliyordu.

Bugüne kadar genel göreliliğin geçerliliği deneysel olarak hiçbir şekilde olumsuzlanamamıştır. Dahası, “ikili pulsarlar” ve kara delikler gibi bazı gök cisimlerinin incelenmesi genel görelilik kuramına giderek daha fazla haklılık kazandırmaktadır.

Kaynak: İzafiyet

Işık hızında ve üzerinde yolculuk

Standart

Işık hızına yakın rölativistik hızlarda yolculuk yaptığınızda zaman sizin için yavaşlayacağı için yolculuğunuz “durağan” bir izleyiciyle kıyaslandığında çok daha kısa sürer. Örneğin, ışık hızına çok yakın bir hızda Alpha Centauri yıldızına doğru yola çıkıp oraya vardığınızda dünyadaki biri için 4 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen sizin için sadece birkaç hafta veya ay geçmiş olur. Yine, “sizin için” zaman yavaşlaması nedeniyle kısa sürecek olan 50 ışık yıllık bir mesafeye gidip döndüğünüzde dünyada 100 yıl geçmiş olduğunu, tüm hayatınızın ve tanıdıklarınızın yok olduğunu görürsünüz.

Tüm bu bahsettiğimiz, ışık hızını “konvansiyonel” yöntemlerle ulaşmaya çalıştığınızda gerçekleşir. Tabii ışık hızına ulaşmak veya aşmak biz kütleli varlıklar için mümkün değil. Fakat ışık hızının %95-97′si kadar bir hıza ulaşabilirseniz (ki pratikte mümkündür) yukarıda yazdıklarımıza çok benzer durumlar yaşarsınız. Yine Dünya’da Alpha Centauri’ye birkaç ayda gidersiniz; ama Dünya’da 5 yıl geçmiş olur. Bu hızla (ışık hızının %95-97’si hızla) binlerce, hatta milyonlarca ışık yılı uzağa kendi ömür sürenizin kısa bir diliminde gidip dönebilirsiniz. Lakin Dünya’da binlerce yıl geçmiş olacağını göz önünde bulundurmak durumundasınız.

ZAMAN, ISIK HIZI VE MADDE ARASINDAKI ILISKI..

Bu bölümde zamanla madde arasındaki ilişkiyi quantum fiziği müvacehesinde inceleyeceğim. Madde ışık hızını saptırıyorsa ve ışık hızı hızı zamanı yaratıyorsa, “madde, ışık hızı ve zaman” arasında bir ilişki olmalıdır. Bu ilişkinin doğası nedir?
Konuyu, okuması kolay olsun diye, birbiri ile ilgili dört ileti şeklinde yayınlamak istiyorum önce zamandan, sonra quantum mekaniğine göre zamandan, daha sonra da maddeden bahsedeceğim. Dördüncü iletimde ise bunlarla ilgili geliştirdiğim felsefi bir kuramı formüle etmeye çalışacam..

ZAMAN NEDiR?

Geçen, kullanılan, harcanan bir değerdir…sayıdır… Kendi dışındaki objelere ve olgulara anlam veren bir kavramdır…. Tek başına mevcut değildir… Bir referansa gereksinim gösterir. Bir başlangıcı vardır… Bu referans bir hareket de olabilir, bölünme, parçalanma, büyüme, genişleme, ortaya çıkma, yaratılma gibi fiziksel bir olgu da… Zaman, çeşitli süreçleri anlamamıza yardım eden, onlarla ilgili niteliklerden bazılarının ölçülmesinde kullanılan bir değerdir….
Tek başına zamandan bahsedilemez. Çünkü zaman tek başına bir değer değildir. Tek başına bir anlam taşımaz. Tek başına ölçülemez. Maddenin yaratıldığı an, zamanın başladıgı andır. Zaman ve madde birlikte, aynı anda, yaratılmıştır. Maddenin yaratıldığı mekan da dikkate alınınca, “uzay, madde ve zamanın” neden birbirleri ile ilgili olması gerektiği anlaşılır.
Enerjinin maddeye dönüştügü Big Bang, zamanın başladıgı anı simgeler. Zaman Big Bang’le birlikte başlamıstır. Madde de aynı anda yaratılmıştır. Big Bang zamanın doğduğu sıfır noktadır. O andaki uzay yöresi sıfır genişliktedir ve maddenin varlıgı sıfırdır. Zaman, uzay ve madde sıfırdır. Hiçbirşeyliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir, zamandan önceki dönem… Zaman ve madde öncesi dönem… Hatta uzay öncesi dönem…

Einstein’a göre zaman rölatiftir. Büyük cisimlerin yakınında zaman yavaşlar, hatta kara deliklerde durur. Einstein kara delikleri bilmiyordu, dolayısıyla, zamanın durabileceğini düşünemezdi ama, onun rölatif olduğunu ileri suren ilk bilim adamıydı. Işık hızının sınırı vardır. Işık saniyede 300 bin km’den daha hızlı hareket edemez. Zaman iki referans noktası arasındaki hareketi gösterdiğinden, ışık hızından hızlı olamaz. Yani zamanın maksimum hızı ışıgın hızına eşittir. Zaman ışık hızından daha hızlı geçemez ama, daha az geçebilir.
Peki, aynı şeyleri ışık hızı için de söyleyebilir miyiz? Evet, söyleyebiliriz… Işıgın en fazla gidebileceği hız saniyede 300 bin km’dir. Ama daha da az hareket edebilir!
Işık hızı geçilemez…. Ama neden? Çünkü ışığın fiziksel nitelikleri ile ilgili bir durum bu sınırdan sorumludur. Işık fotonlarının hız sınırı budur. En uygun koşullarda, ısık saniyede 300 bin km’yi geçemez.
Işık hızına bu sınırı koyan, daha doğrusu, bu sınır üzerinde etkili olan diğer etkenler var mıdır? Saniyede 300 bin km’den daha hızlı gidemeyecek ışıgı yavaşlatan nedenler var mıdır? Bunlar aynı zamanda zamanı yavaşlatan etkenler olabilir mi? Zamanı yavaşlatan etkenler var mıdır?
Vardır! Büyük kütlelerin yakınında zaman daha yavaş geçmektedir. Bir cisim büyük bir kütlenin ne kadar yakınında ise, o kadar uzun zamana tabi olmaktadır. O cisim için zaman o kadar yavaş olarak geçmektedir. Kütleçekim zamanı uzatmaktadır. Bu durum deneysel olarak kanıtlanmıstır. Atomik saat kullanarak, yeryüzündeki zamanın, 20 km yukardakinden daha yavaş geçtiği saptanmıştır… Einstein’in rölativite kuramı, bir kere daha kanıtlanmıştır…

Zamanın Big Bang’le başladığından bahsetmiştik. Big bang sırasında, bir nesnenin patladığına, zamanın, maddenin ve uzayın yaratıldıgına değinmiştik. Daha da ilginç olarak, Big Bang’in ilk saniyesinde, içinde yaşadığımiz evrenin yüzde 70’inin yaratıldıgını belirtmiştik. Öyle muhteşem bir genişleme idi ki bu, ışık hızı milyonlarca kere aşılmıştı. Bu nasıl olabilirdi? Işık hızı nasıl ve neden geçilmişti?
Big Bang öncesinde evrenin bilinmediğinden bahsetmiştim. O dönemdeki fizik kanunlarının hiç bilinmediğine değinmiştim. O dönemde zamanın olmadığını
vurgulamıştım. Zamanın olmaması, onun hızla geçmesi ile eşdeğerdir. O kadar hızla geçmektedir ki, zaman, o yoktur. Başlangıcı yoktur, sonu yoktur. Anlamı
yoktur. Tanımı yoktur. Referans noktaları yoktur. Bu koşullarda, bir şey patlamıstır. Uyacağı fiziksel bir kanun yoktur. Varsa bile o çok değişik bir kanundur. Bu
patlamada açığa çıkanlar o kadar çabuk hareket etmişlerdir ki, zaman saptanana kadar, aradan zaman geçmemiştir!

Nedir bütün bunların anlamı?
Big Bang’den önce madde yoktur! Madde, Big Bang sırasında yaratılmışıtır…… Bu durumun daha başka bir yorumu olabilir mi? Olabilir. Bu durum, Einstein’in rölativite kuramını desteklemektedir. Işık hızına sınır getiren nesne, maddedir, kütledir.Kütle nasıl uzay dokusunun kendi üzerinde katlanmasına neden oluyorsa, zamanı da yavaşlatmaktadır. Maddenin yakınlarında zaman katılığını kaybetmekte ve daha plastik bir nitelik (rölativite) kazanmaktadır. Kütle yoksa, zaman sonsuzdur. Kütle bu sonsuz hızı yavaşlatmaktadır. Işık hızını, zamanı, mevcut kütle saptamaktadır.

Big Bang öncesinde madde yoktur, zaman yoktur, uzay yoktur…. Bu nedenlerden dolayı, Big Bang’ın ilk saniyesi içinde evren bugünkünün yüzde 70’i
kadar genişleyebilmiştir. Big Bang zamanın ve maddenin olmadığı bir anda patlamıştır. Işık, zaman, madde ve uzayın olmadığı bir zaman ve mekanda patlamış ve genişlemiştir.
Görülüyor ki, zamanla kütle ve enerji arasında bir ilişki vardır. O da Einstein’a göre şu dur; E=MC^2…

Peki zamanla madde arasındaki ters ilişkinin nedeni ne olabilir? Büyük kütlelerin yakınlarında zaman neden yavaşlamaktadır? Bu durum quantum mekanigi ile açıklanabilir mi?

Bu soruyu yanıtlamadan önce kısaca zamanın ve maddenin quantum mekanik tanımına değinelim. Önce zamanın quantum mekanik tanımını inceleyelim….

QUANTUM MEKANİĞİNE GÖRE ZAMAN NEDİR?

ZAMANIN QUANTUM MEKANIK TANIMI..

Zaman hic bir zaman tersine işlemeyen bir değerdir.Bunun çok basit bir nedeni vardır. Işık saniyede 300 bin km’den daha hızlı gidemez.. Hiç bir şey o kadar hızlı gidemez. Zamanı saptayan ışık hızıdır. Dolayısıyla zaman geriye dönemez.. Işının bir kaynaktan etrafa yayılması da aynı şeydir. Hareket yalnız belli
bir yöne doğrudur. Geriye hareket olamaz.. Işık fotonları yalnız bir yöne doğru ilerler..

>Işık hızının geçilmeyeceği ve kesin olarak bir sayı ile saptandığı,termodinamik kanunlarının hüküm sürdüğü bir evrende yaşıyoruz. Zaman ve ısı yalnız bir yöne doğru hareket etmektedirler.

Mikroskopik dünyada zamanın akışı hissedilmez.. Bunun nedeni o dünyada zamanı ışığın saptamamasıdır. Karanlık bir ortamdır orası.. Dolayısıyla o dünyada zaman yoktur. O dünyada ayrıca ne üst vardır, ne alt, ne sağ vardır ne sol.. Orası sihirli bir dünyadır.

sihirbazlar bu dünyada mı yaşar?

> Atom üstü dünyada ışık hızı referansına bakarak zamanı değerlendirebiliriz. Öyle bir referans atomaltı dünyada yoktur. Hareketi referansa olarak almamız gerekir ama,Heisenberg’in belirsizlik ilkesi zamanı kesin olarak saptamamızı önler.. Hareketin kesinliksizliği vardır. Hiç bir şey kesin değildir. Her şey mümkündür.. Oradaki karmaşık fiziksel süreçlerin toplamı, kendini dış dünyaya bir düzen şeklinde yansıtır.
Kaosdan düzen doğar.. Işığın kaynağı olan atomlar, kendi dünyalarını onunla aydınlatamazlar belki ama,quantum mekanik davranışlarıyla atomüstü dünyadaki her türlü düzenin ve dengenin, tek kelime ile simetrinin, tesisini sağlarlar. Zaman, quantum dunyasında olmayan ama, oradaki quantum mekanik etkinliklerden kaynak alan ışık aracılıgı ile atomüstü evrene yansıyan bir değerdir.
> Quantum Mekanigine göre zaman, atom altı dünyadaki quantum mekanik süreçlerden arta kalan, bir artefakttır..

MADDE NEDİR?

Madde nedir? Bir enerjidir, Einstein’in ünlü formülünden hatırladığımız gibi:E=MC2….. Çifte doğalıdır. Hem dalgadır, hem de zerre.
Quantum fiziğine göre, kendisini oluşturan atomaltı ögelerin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Bunlar atom çekirdeği ve elektronlardan oluşmuşlardır. Atom çekirdeğini nötron ve protonlar oluşturur. Protonlar pozitif yüklü partiküllerdir ve quarklardan oluşmuşlardır. Nötronların yükü yoktur.. Nötronların protonların etrafında hale oluşturduğuna inanılmaktadır. Nötron ve protonlar farklı quarklardan oluşmuşlardır. Çekirdekdeki proton ve nötron sayısı maddenin kimyasal yapısını, yani elementleri saptar.
Quantum fiziğine göre maddeyi oluşturan atomaltı ögeler son derece kaotik bir davranış içindedirler. Hareketlerini ve birbirleri ile olan ilişkilerini, bire-bir anlamaya olanak yoktur. Onların yalnız istatistiki bir anlamı vardır. Birbirlerinin etkilerini nötralize ederler ve dışarıya yansıyan güçler atomaltı dünyadaki kaosu değil, o kaosdan çıkan düzeni yansıtırlar. Madde göründüğü gibi davranmayan bir nesnedir.. Bir tür yanıltmacadır, hayaldir.. Çünkü temel dogasını hiç bir zaman açığa vurmaz. Bizi kandırır. Dindarlar ve tasavvufcular bunu öteden beri söyler dururlardı zaten.. Ama nedenini açıklayamıyorlardı. Quantum mekaniği ise açıklayabiliyor. Atomaltı dünyada, daha önce de değindiğimiz gibi, ışık yoktur, üst, alt, on arka yoktur. Bir hareketin başlangıcı ve sonu yoktur, geldiği mi yoksa gittiği mi bilinmez..
Quantum mekaniğine göre madde davranışı belirsiz, kesin olmayan ögelerden oluşmuştur.

ZAMAN MADDE VE ISIK HIZI ARASINDAKI İLİSKİ.
FELSEFİ BİR KURAM…

Diğer iletilerde ışık hızını maddenin (kitlenin) sınırlandırdığından ve zamanın da ışık hızına bağlı olarak geçtiğinden, yani rölatif olduğundan bahsetmiştik.. Peki ama madde neden ve nasıl ışık hızını ve zamanı etkilemektedir? Quantum mekaniğine göre atomaltı evrende, quantum dunyasında, zamanın olmadıgını vurgulamıştık. Eğer gerçekten büyük kütlelerin civarında zaman yavaşlıyorsa, kütle, yani madde ile zaman arasında bir ilişki olmalıdır. Aynı şekilde ışık hızı ile zaman arasında da bir ilişki vardır. Ancak, ışık hızı ile zaman arasındaki ilişki birbirleri ile doğru orantılı, madde ile zaman arasındaki ilişki ise birbirleri ile ters orantılıdır. Bu durumda zamanın büyük cisimler yakınında yavaşlaması nedenini şöyle formüle edebilirim…

T=C^2/M

Burada T zaman, M kutle ve C^2 ışık hızının karesidir.

Buradaki ışık hızının karesi sembolik bir ifadedir. Aşağıda bu sembolik sayıyı neden kullandığımı açıklayacam…

Eğer büyük kütlelerin yakınında ışık hızı azalıyorsa, Hacı ‘nın bu formülü doğru olmalıdır. Gözlemler bana ait değil ama, formül bana aittir.. Zaten bu yüzden bu formülle ifade ettiğim kuram tümüyle felsefidir.. Bilimsel değil..

Yukardaki formülün yanı sıra, bu iletimde, zamanın yavaşlamasına quantum mekanik bir açıklama getirmek istiyorum. Şöyle ki;

Yukarda değindiğim üzere, quantum dünyasında zaman yoktur. Çünkü o ortamda fotonlar yoktur. Fotonlar o ortamın bir ögesi olamayacak kadar büyük partikül-dalga ikilemidirler. Bana göre zaman, “atomaltı mikro ortamdan atomüstü evrene, atom çekirdeğinin ve elektronların hareketi sırasında, ışık şeklinde yansıyan bir artefakttir”.

Kütle ne kadar küçükse zaman o kadar hızlı geçer. T=C^2/M formülüne göre, kütlenin olduğu bir ortamda, yine de saniyede 300 bin km den hızla hareket edemez. Zaman quantum ortamından dışa yansıyan bir artefakt ise, kütle ne kadar büyükse zaman etrafa o kadar az veya yavaş yayılacaktır. Çünkü, zaman ve ışık hızı, kütle ile ters orantılıdır. Kütlenin olmadığı durumda zaman ışık hızının karesine eşittir. Yani ışık hızı geçilebilir. “C^2’yi” Einstein’in E=MC^2 formülünden çalmadım. Benim bahsettigim “C^2” sembolik bir sayıdır. Başka türlü de yazılabilir.. Yani “C^N” şeklinde.. Ama kolay olsun diye öyle ifade ettim..Yani ışık hızının geçilebileceğini belirten bir sayıdır..

Kara deliklerde kütle ve kütleçekim çok yoğundur ve dolayısıyla onlardan ışık bile kaçamaz. Yani kara deliklerden zaman artefakti etrafa yayılamaz. Benim formüle göre ve gözlemlere göre, kütle ile ışık hızı arasındaki ilişki ters olduğuna göre, kara deliklerden ışığın kaçamaması ve kara delikler civarında zamanın yavaşlaması ve içinde durması normaldir. Bu formül ayrıca kara deliklerin doğası hakkında da, az çok, ip ucu vermektedir. Belki de kara delikler, atomaltı ögelerin atom oluşturmadan bir araya geldiği kütlelerdir. Quantum mekanik kanunları kara deliklere uygularsak, kara deliklerde atom parçalanmıs olduğu için, etrafa ışık ve zaman artefakti kaçamaz. Elektronlar protonlarla birleşmiş ve nötronları oluşturmuşlardır. Elektronların olmadığı ortamda ışık da olamaz.. Kara deliklerde zaman durur, ışık durur, bilinen fizik kanunları, örneğin quantum fiziği, durur.. Kara deliklerde atom yoktur.. Korkunç bir kütleçekim vardır. Atomun şimdiye kadar hiç bahsetmediğim ve asla gözlemlenmemiş kuramsal bir ögesinin kara deliklerde açığa çıkıyor olması olanağı bile vardır..

Kaynak: İzafiyet