Teolojik aklın eleştirisi.

Standart

On sekizinci yüzyıl İngiliz Teologu William Paley’in, dönemini çok etkilemiş ve günümüzde de sıklıkla başvurulan bir tezi mevcut: ” Doğada yürürken bir saat bulursanız bu saatin kendi kendine oluştuğunu düşünmezsiniz. Tasarımcısının olduğunu bilirsiniz. Çünkü işleyişinde bir düzen vardır. Doğal işleyişte de bir düzen olduğuna göre evrenin de bir tasarımcısı olması gerekir. “ Tezin kendisi bu.

Tartışmaya geçmeden önce biyoloji sahasından kısa bir not düşmek istiyorum. Herkese hararetle tavsiye edebileceğim “Kör Saatçi” adlı seçkin yapıtında Richard Dawkins; Doğadaki biyolojik işleyişin, bir sonraki adımını görmekten aciz bir yapbozcunun çalışma tarzından farksız olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle türlerin adaptasyonuna hizmet eden doğal seçilimin her zaman başarılı sonuçlar vermeyerek bedensel yapıları pek de akıllıca olmayan bir sürü ucube ya da “teknik donanımı yetersiz” canlının ortaya çıkamasına neden olduğunu ve bu tür canlıları hâlâ suda, karada ve havada hayatlarını sürdürdüklerini kanıtlarıyla açıklamaktadır. Stephen Jay Gould Üstad’ın, “Darwin ve Sonrası” adlı çalışması ile birlikte okunmasında fayda var. Gerçekten heyecan verici!Ama benim itirazım felsefî açıdan olacak. Yine de biyolojik kanıtlar, aslolandır.

Tezime geçiyorum: Diyelim ki yolda bir saat bulduk. Ve saatin üzerinde yalnız markası değil onu üreten Saatçinin de adı bulunsun. Hatta saat, her şeyiyle bir saat ustasının el yapımı olsun ve dünyada bir eşine dahî rastlanmasın. Bu durumda saatin yaratıcısı ya da tasarımcısı için “Saatçidir!” diyebiliriz miyiz? Pratik ilişkiler bazında evet! Çünkü saat, ilk kez saatçinin tezgâhında ve sonrasında vitrininde alıcına sunulmuştur. Başka hiç kimsenin de bu saat modelinden ve özelliklerinden haberi yoktur. Peki günlük yaklaşımların dışına çıkarak teori alanında ya da felsefe kulvarlarında olayı düşündüğümüzde aynı sonuca ulaşmamız mümkün müdür? Yani saat gerçekten o saatçi tarafından mı tasarlanmıştır. Basit bir yanıtı var aslında: Tasarım gerçekte, geçmişten geleceğe uzanan kollektif ve birikimli emeğin ürünüdür.

Açıklayalım: Saatçinin saati tasarlayabilmesi için önce saatçiliği öğrenmesi gerekecektir. Dolayısıyla mutlak surette, “Bir Bilene”, “Öğreten Adama” yani bir ustaya ihtiyacı vardır. Çıraklık eğitimi almadan ustalaşan bir saatçi elbette düşünülemez! Çünkü saatçi, saat tasarımı ve üretimi ile ilgili teknik ve entellektüel donanımını ancak ustasından edinebilir! Peki saati yapabilmesi için yalnız ustasının bilgi ve tecrübesinin arka planına mı ihtiyacı vardır? Hayır! Saati oluşturan parçaların üretilmesinde kullanılan başka teknik ve bilgilere sahip ustaların geçmişten gelen birikimleri de yapım sürecinde devreye girecektir.

Birdenbire tasarlayanların ya da tasarıya katkı sunanların sayısında artış oldu değil mi? Peki kendi ustası ve diğer iş alanlarında yetişmiş ustalar tek başlarına mı öğrendiler saat ve saat parçaları yapımını? Yanıtımız yine hayır! Onların da ustaları vardı. Elbette “Birikimli Teknolojik Değişim Modeli” ile edinilen her yeni bilgi ve tecrübe, eskilerinin üzerine eklenmekte, eski bilgilerin içerdiği teknik hata ve yetersizlikler giderilerek, ustalık biriktirilerek geleceğe aktarılmaktadır. Tıpkı türlerin değişiminin, sevmediğim ifade ile Evrim’in, türlerin adaptasyonunu birdenbire değil, o anda çevresel koşullara gore gerekli adımları atmak suretiyle ve bir adım sonrası ne olacağını hakkında fikir yürütmeyerek gerçekleştirmesi gibi. Bu anlamda İnsanın bugünkü formunun idealleştirilmesi ve geçmişte yaşamış insan türlerinin her halükarda bu son ve ideal olduğu düşünülen forma yani Homo Sapien’e evrileceği şeklinde bir sonucun çıkarılması doğanın gerçeği ile taban tabana zıttır. Türlerde değişimin zorunlu olduğu anlarda ortaya çıkan genetik farklılaşma ve mutasyonlar elbette sonraki kuşakları da etkiliyor. Ama sözkonusu genetik değişim, ideal bir tip tarifi yaparak kuşaklar sonrası gerçekleşecek evrime bu amaç için müdahale etmiyor. Aslında edemiyor. Çünkü böyle tasarım yapan bir aklı yok evrimin. O an oluşan koşullara göre bir tip tarifi yapılıp tür hayatta kalamaya çalışıyor. Hepsi bu… Ve bunun içindir ki çevresel koşullara adaptasyonumuzda, görme organı olarak gözlerimiz biçimleniyor. Ama başka şartlar altında yine bir memeli olan yarasalar gibi kulaklarımızı “görme organı” olarak kullanabilirdik. Yine balinalar gibi karaya çıktıktan sonra yeniden denizlere hem de akciğerlerimizle dönebilirdik. Yine konuşamayabilir yalnıca haykırabilirdik. Ama şartlar bizi “şehirler kurmaya küçücük evlere tıkılmaya, işsizlik sıkıntısı içinde varlık içinde yokluk yaşamaya” itti. Ama İnsan olarak bu sosyal evrim çizgisine de müdahale etmenin mümkün olduğunu biliyoruz. Toparlarsak, bir organın varlığı ya da yokluğunun ya da değişik varyasyonlarının mevcudiyetinin hiç bir önemi yok gerçekte. Önemli olan türlerin doğaya uyumu ve hayatlarının sürdürebilme yetenek ve kapasiteleridir. Gerisi detaydır.

Biyoloji alanından tartışma konumuza geçiş yaparsak Harun Reşit döneminde Arap bir saat ustasının, bin yıl sonra tasarlanacak saatlerin biçimini değil kurgulaması hâyâl bile etmesi mümkün değildir. Ama bin yıl sonra üretilecek saatin tasarım ve tekniğinde mutlaka o arap ustanın emeği, etkisi yer alacaktır. Her usta duvara bir tuğla koyar ve duvar yükselir. Bu çerçevede filmin sonunu bildiğimiz için kahramanların da filmin başından itibaren sonu belli senaryoya uygun hareket ettiğini düşünüyor olabiliriz. Bu düşünce tarzı da insanî zaafiyetlerimizden kaynaklanır aslında ama gerçek kesinlikle böyle değildir. Yinelersek bir saat ustası iki kuşak sonrasının saat teknolojisini üretmekten aciz olabilir ama yaptığı küçük bir katkı ile yüzyıl sonrasının teknolojisi için zemin hazırlamış olur. O halde neden yüzyıl sonra yaşayacak saat ustası, “Bu saati, ben yarattım” bencilliğine ve haddini bilmezliğe kapılıyor. Herhalde kapılmıyordur. Ama Teolog Paley öyle düşünüyor. Mistik yapısı aslında algı ve akıl kırılmasına yol açıyor. Ama yine de zekice olduğunu kabul edelim. Güzellik de burada zaten.

Devam ediyorum: Peki bu saatçinin hiç mi katkısı yok. Elbette var. O da bir canlı ve yaşadığı ana ve uzayına tüm diğer canlı ve cansızlar gibi müdahale ediyor. Kendisi de katkısını sunuyor. Ama bu katkı kesinlikle tanrısal anlamda mutlak ve tekil bütünlüğü olan bir yaratma tanımı içinde anlaşılabilecek bir katkı değil. Neden Yirminci Yüzyıldaki saat modelleri ve teknolojisi Onsekizinci yüzyıl İsviçre’sindeki saat ustaları tarafından üretilemiyor. Çünkü tarih ve insanlık, “Birikimli model” üzerine kendisini inşa ediyor. Kısaca ihtiyaca bağlı olarak her şey birikiyor. Farklılaşıyor. Ama bu plan dahilinde işlemiyor. Saat bugün bildiğimiz gibi tasarlandıysa bunun nedeni, koşulların zorlamasının ihtiyacın karşılanma kapasitesi ile birleşmesiyle ortaya çıkan sentezin bu tasarımı dayatması nedeniyledir. Yani başka şekillerde saatlerin çıkması hatta saatin hiç üretilmemesi de mümkün olabilirdi. Gerçek şu ki her türlü olasılık gerçekleşebilir. Ama burada özellikle vurgulanan; Saatçinin tekil bir tasarımcı olduğu fikrinin tamamen bir yanılsama olduğudur. Bunun tarafların kötü niyetiyle bir ilgisi de yoktur. İnsan beyni buna benzer algı kırılmalarını bir gerçeklikmiş gibi görüp gösterebilmektedir. Bu kronik yanılsamanın genotipimizde kodlu olduğunu düşünüyorum. İnsan evriminin gerçekleşme hızı, beyin ve sinir sistemi yapımızdaki, çevre-organizma uyumunu düzenleyen merkezlerin gerekli adaptasyonu gerçekleştirmeden evrilmesine neden olmuş olabilir ve bu nedenle insan, kendini doğadan kopmuş, hayvanlardan farklı ve doğanın içinden çıkan bir varlık gibi değil de dışarıdan doğaya indirilen bir seçilmişler topluluğu olarak görmektedir. Ama bu algı’nın gerçeklikle eşleşmesini sağlayacak gözlem yeteneğimizin yine genotipimizde yazılı olduğunu bu nedenle algı kırılmalarına müdahale edilebileceğini ve mistik inanışların zamanla ortadan kalkmasının mümkün olduğunu öngörüyorum. Bu son iki cümledeki saptamaları kanıtlayacak durumda değilim. O yüzden fikir jimnastiği olarak düşünebilirsiniz.

Yinelersem, eğer saati kim tasarladı diye sorulacak olursa. saatin son vidasını sıkan saatçiden başlamak üzere geriye doğru gitmek ve tüm saatçileri işin içine katmak gerekecektir. Elbette saati son üreten kişi satacaktır. Ama biz burada gerçeğin peşinde koşuyoruz paranın değil. Gerçek de “gerçekten kollektif bir şey”. İnsanları atomize edip toplumsallığından çıkardığınızda, insanlar, en yaratıcı insanın -çünkü çağımızın en zengini-,Bill Gates olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Hâlbuki bu adamın yanında onbinlerce kişi çalışıp tasarlıyor ama onların esamesi okunmuyor.

Devam ediyorum: Saati tasarlayan yalnızca saatçiler mi?. Hayır, hiç tahta zemberekli saat gördünüz mü? O halde metalurji yani maden işlemeciliğini ve bu alanda katkı sunmuş usta, çırak ve mühendisleri de devreye sokmamız gerekmez mi? Ayrıca cam ustalarını, ayrıca saatin yağlanmasına yarayacak malzeme üretenleri vesaire vesaire…

Tasarımcı ve yapıcı sayısındaki muazzam artışa dikkat çekiyorum. Kısaca tek tanrılı anlayıştan çok tanrılı aslında tanrısız anlayışa dönmüş oluyoruz. Çünkü herkes tanrı olursa tanrı kavramı, ontolojik yapısı gereği anlamsızlaşacaktır.

Ve son olarak, saat kavramını saatçi tasarlamışsa bile bu kavramı ortaya koyan nedir? Elbette toplumsal ihtiyaçlardır. Peki bu ihtiyacı duyan kimdir? Toplum ve toplumu oluşturan bireylerdir. Bir tasarımcı yoktan ve hiç bir ihtiyaca yanıt vermeden üretiyorsa tanrısal niteliklere haizdir. Ancak herkesin karşılanmasını istediği bir ihtiyaç ile ilgili çözüm üreten bir tasarımcı gerçekte bu tasarımın kabaca nasıl olması gerektiğine ilişkin ön bilgiyi, çünkü hangi ihtiyacın karşılanması gerektiği konusunda fikir üreten bir yapı mevcut, toplumun kendisinden almaktadır. Son analizde tasarımın gerçek mucidi bizzat toplumun kendisidir.

Bir anda ortaya neredeyse sayısız Tanrı çıktı ve nihayetinde ihtiyaç olgusunun kendisi de Platondan günümüze uzanan “Kavramların insandan bağımsız olarak evrenin bir yerinden dünyaya inmesine ilişkin ide yaklaşımını” fazlasıyla tartışmalı hale getirdi. Bilmemiz gereken ihtiyaçlarımızın mutlak olmadığıdır. Saati tasarlamanın mutlaka bir zorunluluk olmadığını, insanların, kapitalizm gibi sürekli üretip tüketmek üzerine ömürlerini mahvettikleri bir sistemde değil de farklı kaygıların egemen olduğu bir tarzı hayatta yaşadıkları takdirde zaman kavramına başka bir açıdan bakacaklarını ve belki yalnız güneşin ve ayın hareketlerinin, zamanı ölçmekte onlar için yeterli olacağını anlayabileceğimizi umuyorum. Böyle bir toplumsal kurguda, insanlar, hayatlarını bir yarış atı gibi oradan oraya koşturarak tüketmeyecekleri için herkesin elinde bir kol saati yer almayacak, böylece İsviçrelilerin cepleri dolmayacaktı. Buna karşılık, yeme, içme, barınma gibi gereksinmelerin izafî olmadığı, aksine ihtiyaçların mutlaklığı ileri sürülebilir. Yanıtı Dawkins’in tanımlamasıyla verecek olursak; eğer doğa, yani “Kör Saatçi”, başka koşulları dayatmış olsa idi, insanlar, başka kanallarla enerji transferi yapabilir ve şu anda yeme kültürümüzü oluşturan alışkanlıklarımızın tekini bile yaşamamış olabilirdik. İnsan bir canlı olarak enerji transferi yapmak zorundadır. Ama bunun yöntem ve içeriği konusunda mükemmeliyetçi bir mutlaklık mevcut değildir. İhtiyacın o anki giderilme pozisyonunun yetkinliği önemlidir. Hayat, geleceğe ilişkin projeksiyon yapmamaktadır. Durum bu açıdan kesinlikle tanrısal mükemmellik içermemektedir. Sözün özü eğer yolda bir saat buluyor ve tanrıya inanıyor iseniz lütfen huzurunuz için saati olduğu yere bırakın ve yürümeye devam edin. Mutlak gerçeklik olarak kabullendiğimiz önermelerin aklımızın muzip bir oyunu, bir algı yanılması olabileceğini her zaman bir yerlere not edin. Biliyorum ki hayat üzerinde kafa yormaya değmeyecek kadar kısa. Ama yine de yoruyoruz işte. Merak etmek, düşünmek, öğrenmek ve anlamak ne güzel şey!

Kaynak: “Dehri Man

Kuran, gerçekten Allah’ın kelamı (sözleri) mi?

Standart

Nisa/4:82. Hâla Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.

Müslümanlara göre Kuran; Allah’ın kelamıdır. Yukarıdaki ayette de söylendiği gibi, Kuran, Allah tarafından gelmişse, Allah o sözleri söylemiş gibi okunmalıdır. Ayrıca, Kuran, Allah tarafından gönderilmiş ve Allah’ın sözlerini içeriyorsa, Kuran’da asla herhangi bir yanlış ve tutarsızlık bulunmamalıdır.

Halbuki, gerçek böyle değildir.

Ilk olarak, Kuran’ın bazı ayetlerine bakarak, bu sözlerin Allah değil, fakat Muhammed’in kendisi tarafından söylendiğini anlayabiliriz:

Fatiha/1:1-7: 1:1. Rahmân (ve) rahîm (olan) Allah’ın adıyla.

1:2. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

1:3. O, rahmândır ve rahîmdir.

1:4. Ceza gününün mâlikidir.

1:5. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.

1:6. Bize doğru yolu göster.

1:7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!

Bu ifadeyi okuyan her okur yazarın kolaylıkla anlayabileceği üzere, bu sözler Allah’a hitaben söylenmiştir.. Bir dua şeklinde Allah’a söylenmektedir. Bunlar, duacı olan Muhammed’din, Allah’a söylediği ve doğru yolu bulmak için Allah’tan yardım istediği sözlerdir. Kuran, böylece, Allah’ın değil, fakat Muhammed’din sözleriyle başlamaktadır.

Enam/6: 104. (Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.

Bu ifadede de, “Rab” ve “Bekçi” olarak iki özne bulunmaktadır. “Ben bekçiniz değilim” diyen herhalde Muhammed’dir, Allah değil..

Tekvir/81: 15. Simdi yemin ederim o sinenlere ,

Burada da yemin eden Muhammed’dir, Allah olamayacağına göre..

Inşikak/84:16-19 84: 16. Hayır! Şafağa, yemin ederim ki ,

84:17. Geceye ve onda basan karanlığa,

84:18. Dolunay olmuş aya ,

84:19. Ki,siz elbette halden hale geçeceksiniz.

Burada da yemin eden Allah olamayacağına göre Muhammed’dir.. Muhammed burada islam öncesi inanışlarını da ortaya koymaktadır. Güneş ve ay, islam öncesi Arap’larca kutsal sayılırdı.

Enam/6: 114. (De ki): Allah’dan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab’ı açık olarak indiren O’dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur’an’ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!

Tercümeye “de ki” diye bir ilave yapılmış.. Bu ilave Arapça Kuran’da bulunmamaktadır. Burada da sözlerin sahibinin Allah değil, Muhammed olduğu anlaşılıyor.

Kaynak: http://islamgercegi.athost.net/kuranbilimdisi.html

Kuran’daki Miras Hukukunda Sayisal Hatalar/Kur’andaki Matematik Hatası

Standart

Kadinlarin cenaze namazi kilip kilmamasi konusunda bile büyük eksikliklere sahip olan Kuran’da, miras konularina nedense büyük yer ayrilmiş ve bu konuda çok detayli ayetlere yer verilmiştir.

Asagidaki ayetler, “miras” hukuku ile ilgilidir. Bu ayetlere göre hesap yapildiginda, mirasçilarda, “sona kalan dona kalmakta”dir, çünkü, mirasin paylari toplandiginda, toplam, mirastan “fazla” olmaktadir!

Önce ayetlere bakalim, sonra iki ayri örnek üzerinde mirasi paylastiralim ayetlere göre:

Nisa/4:11. Allah size, çocuklariniz hakkinda, erkege, kadinin payinin iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadin iseler, ölünün biraktiginin üçte ikisi onlarindir. Eger yalniz bir kadinsa yarisi onundur. Ölenin çocugu varsa, ana-babasindan her birinin mirastan altida bir hissesi vardir. Eger çocugu yok da ana-babasi ona vâris olmuş ise, anasina üçte bir (düşer). Eger ölenin kardeşleri varsa, anasina altida bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacagi vasiyetten ve borçtan sonradir. Babalariniz ve ogullarinizdan hangisinin size, fayda bakimindan daha yakin oldugunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafindan konmuş farzlardir (paylardir). şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.

Nisa/4:12. Yapacaklari vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eger çocuklari yoksa, biraktiklarinin yarisi sizindir. Çocuklari varsa biraktiklarinin dörtte biri sizindir. Çocugunuz yoksa, sizin de, yapacaginiz vasiyetten ve borçtan sonra, biraktiginizin dörtte biri onlarindir (zevcelerinizindir). Çocugunuz varsa, biraktiginizin sekizde biri onlarindir. Eger bir erkek veya kadinin, anababasi ve çocuklari bulunmadigi halde (kelâle şeklinde) mali mirasçilara kalirsa ve bir erkek yahut bir kizkardeşi varsa, her birine altida bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktirlar. (Bu taksim) yapilacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara ugramaksizin (yapilacak)tir. Bunlar Allah’tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkiyle bilendir, halîmdir.

Nisa/4:176. Senden fetva isterler. De ki: “Allah, babasi ve çocugu olmayan kimsenin mirasi hakkindaki hükmü şöyle açikliyor: Eger çocugu olmayan bir kimse ölür de onun bir kizkardeşi bulunursa, biraktiginin yarisi bunundur. Kizkardeş ölüp çocugu olmazsa erkek kardeş de ona vâris olur. Kizkardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) biraktiginin üçte ikisi onlarindir. Eger erkekli kadinli daha fazla kardeş mevcut ise erkegin hakki, iki kadin payi kadardir. şaşirmamaniz için Allah size açiklama yapiyor. Allah her şeyi bilmektedir.

Varsayalim ki, bir adam öldü ve geride üç kiz evlat, bir ana, bir baba ve eşini birakti.. Yukaridaki ayetlere göre miras paylaşimi şöyle olacaktir:

Üç kiz evlata mirasin 2/3’ü, ana ve babanin her birine 1/6, karisina 1/8 kalacaktir.

Bu durumda, matematik yapalim:

(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8)= 27/24 = 1,125 bulunur! (1,0 olmasi gerekirdi!..)

Yani, miras paylaşildigi zaman herbir mirasçinin aldiginin toplami, mirastan fazla çikmaktadir!..

Allah, miras paylaşiminda böyle büyük bir hesap hatasi yapamayacagina göre, ayet Allah’a ait olamaz, Muhammed’e aittir..

Hesap bilmeyen Muhammed’e..

Bir diger örnek verelim:

Bir adam ölür ve geride anası, karısı, ve iki kızkardeş kalır. Kuran’in yukarida verilen ilgili miras ayetlerine göre; ana’ya mirasin 1/3’ü, karisina mirasin 1/4 ‘ü, iki kızkardeşe de toplam 2/3’ü kalacaktir:

Hesap yapalim:

(1/3)+(1/4)+(2/3)= 15/12= 1,25 !..

Burada da, miras paylaşiliyor, paylar toplaninca, mirastan daha büyük, %25 daha büyük çikiyor!..

Allah-varsa eger- bu kadar hesap bilmez olabilir mi? Bu yanlış paylaşım oranları ile dolu ayeti Allah gönderemeyecegine göre,

Muhammed kendisi yazmiş olmaktadir..

Not: Okul önlerinde, Allah’in örtünme emri gerekçesi ile, “basörtüsü eylemi” yapan bayanlarin; inandiklari Allah’tan gelmis olduguna inandiklari Kuran’in bu ayetlerine göre, medeni kanunun miras haklarini kadinlarin aleyhine düzenlenmesi için eylem yapmalarini, bir erkek olarak çok arzu ederim..

(Malum, bu ayetlere göre erkekler daha avantajli da..)

Kaynak: http://islamgercegi.athost.net/kuranbilimdisi.html

İçerik ve Biçim Olarak Kur’anın Özellikleri

Standart

Gerek Kur’ an gerekse de İslam yorumculan Kur’ an ‘ ın insan ürünü olmayıp Allah tarafından indirilmiş ve olağanüstü bir kitap olduğu iddiasındadırlar. Peki ama gerçekten de öyle midir?

Cennet cehennem kaygılarından sıynlıp, diğer başka kitapları inceler gibi nesnel bir sorgulamaya girdiğimizde, Kur’an’ ın, gerek yazım tekniği gerek içerik olarak çok geri bir eser olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Bunun böyle olması onun yazılı kültürün değil, sözel kültürün ürünü olmasının da kaçınılmaz sonucudur. Karşımızda iç kurgusuyla iç tutarlığa ve yazım tekniğine sahip, sözcüğün gerçek anlamında bir kitap değil, bir anlatılar toplamı bulunmaktadır.

Birkaç kitap okuma pratiği olmuş ve asgari anlamda sorgulama yeteneği oluşmuş her kişinin, Kur’an’ı herhangi bir kitabı okur gibi sorgulayarak okuması halinde, cennet cehennem kaygılarıyla kendine açıklamaktan çekinse bile, büyük bir düş kırıklığına uğrayacağı kuşkusuzdur. Çünkü Kur’ an’ ın önceden yazılmış insan ürünü çoğu kitaptan daha yüzeysel, plan ve programdan tümüyle yoksun, tekrarlarla dolu ve yığınla kopuk kopuk söylencelerden başka ticaret, kadın-erkek ilişkileri, kölelik, cezalar ve Muhammed’in karşılaştığı olaylara ilişkin yorumlardan ibaret olduğunu göreceklerdir.

Onda eşitlik, kardeşlik, özgürlük temelinde bir dünya cennetinin kuramsal çerçevesini, hatta yüksek ahlaki ölçütler ve insan sevgisinin öğelerini arayanlar da bunları göremeyeceklerdir. Bu çerçevede her Müslüman’ ın Kur’ an ‘ ı okumasını, Onun ancak Kur’ an alimlerinin yorumuyla anlaşılabileceği yollu gizemsel önkoşullanınalardan kendilerini kurtararak, kendi başlarına okumalarını özellikle öneriyoruz.

Kaldı ki Kur’an’ın bizzat kendisi, “kul” ile Allah arasına birilerinin girmesinden yana olmayan bir kavrayışa ve önermeye sahiptir. Bundan dolayı da basitlik ve anlaşılabilirliğini özellikle vurgular:

Şuara-195‘te, Muhammed, “uyancılardan olabilsin diye” Kur’an’ın “apaçık bir dille” indirildiği; Zuhruf-2-3 ‘te daha açık olarak, “apaçık Kitaba yemin olsun ki şüphesiz biz O’nun düşünüp anlayasınız diye” indirildiği; Fussilet-44‘te, Kur’an ayetlerinin uzun açıklamalı olmadığı; Yusuf-12‘de Kur’an’ın, herkesçe “okunup anlaşılması için” indirildiği; Duhan-58 ‘de, herkese “öğüt alsınlar diye indirerek kolaylaştınldığı” söylenir.

Dolayısıyla herkes, kavrama yeteneğine tam bir güvenle ve softaların, “O’nun ortalama insan tarafından doğru kavranamayacağı, dolayısıyla kendilerince yorumlanmasının zorunlu olduğu” yollu demagojilere prim vermeden okumalıdırlar. Kur’an, önkoşullanmadan uzak, sorgulanarak okunursa kendi niteliğini net olarak ortaya koyan, kendine ilişkin önsel hayalleri yine kendisi yıkan bir nitelik sergilemektedir çünkü.

Kur’an’ın hemen hemen yarısından çoğunu kapsayan ve Tevrat kaynaklı olan peygamber masalları Kur’an’ın niteliği açısından oldukça tayin edicidirler. Yusuf masalı hariç hiçbiri derli toplu bir anlatıma bile sahip olmayıp, her biri pek çok surede bölük pörçük ve her seferinde ve hatta aynı sure içinde bile çelişkilerle dolu olarak anlatılmışlardır (8. Bölüm ‘de göreceğiz).

Bir yazar değil, bir anlatıcı olduğu için, Muhammed’in kronoloji diye bir kaygısı hiç olmamıştır. Anlatılardaki sistematik sorunu bu içerik ve karmaşa içinde ortadan kalkmıştır; olaylar ve isimlerin sık sık birbirine karıştırılması da cabası. Sonuç olarak bu masallar, Kur’an ‘ın, diğer sorunları yanı sıra, özelde tarih bilimiyle de, gerek yöntem, gerek gerçeklik anlamında karşıtlık içinde oluşunun somut belgelerini oluşturmaktadır. Onda cümle kuruluşunda bozukluklar birbirini takip eder. Plan ve programdan tümüyle yoksundur. Konudan konuya geçmeler de aynı şekilde bağıntıdan yoksundur, Muhammed, o anda olduğu gibi yazdırır veya ezberletir. Bundandır ki çoğu sure, aynı konuların (tabii çelişkiler ve farklı ifadelerle) yinelenmesinden ibarettir.

Geçmişte gerçekleşmemiş ve zaten bilimsel gelişmenin kesin bir şekilde ortaya koyduğu gibi gerçekleşmesi olanaksız mucize rivayetleriyle doludur: Gömlek sürtüp körü iyileştirmeler, balık karnında yaşamalar, bakire olarak doğurmalar, beşikte konuşmalar, ölüleri diriltmeler, ateşte yanmamalar, gökten taş yağmaları, yılana dönüşen sopalar, su fışkıran taşlar vs. vs. vs… İşte tam da bu noktada şeriatçı demagogların, tüm bunları mantığa, günümüz değerleri ve bilgilerine uygun kılmak, daha ötesi Kur’an’ı her anlamda olağanüstü göstermek amaçlı çabalarıyla karşılaşıyoruz. Hiçbir bilimsel değer taşımayan, en temel ahlaki ölçüleri çiğnemek pahasına gerçekleştirilen, zaman zaman ne yazık ki gülünç olan bu çabaların ortalama bilinç düzeyinin gerisinde bırakıırılmış olan yığınlarda etkili olması ise kuşkusuz işin trajik yanını oluşturmaktadır. Ne ki elde edilen başarının temelinde yatan daha önemli gerçek, hiç kuşkusuz seslenilen kitlenin zaten beşikten başlayarak dinsel yargılarla koşullandırılmasının yanı sıra, dinin cehennemi ve cennetiyle kişilerin sorgulama bilincini etkisizleştiren “öbür dünya” kozudur.

Eşitsizlik düzenlerinin geniş yığınlarda yarattığı doyumsuzluk ve hak almayı engelleyen mevcut yoğun baskı koşulları da, insanların dine sığınma eğilimine girmesinde temel bir işlev görmektedir. Bu bağlamda düşünmenin yerini inanç almakta, bu da kendisine inanılacak basit mantık oyunlarının prim kazanmasına uygun bir ortam sağlamaktadır. Asgari .bir toplumsal-tarihsel kavrayışla görülebileceği gibi, dinlerin etkinlık kazandıkları dönemler, yoğunlaşan toplumsal bunalımlara dünyasal kurtuluş umutlannın zayıfladığı dönemler olmuştur. Daha ötesi bu gelişme, taraftarlannca “doğru” farzedilen tek bir dinin değil, bütün dinlerin ve tabii falcılığın, cinciliğin, burççuluğun vd. bilim dışı tüm inançlann genel olarak prim kazandığı dönemler olmuştur.

Bu bağlamda yaşadığımız coğrafyada karşımıza çıkan şey; çağdaş bilgileri ezberleyip, Kur’an’ın, karşıt nitelikli mantığından koparılmış muğlak deyişlerini de çarpıtarak, bilimle ve çağdaş ahlaki değerlerle uzlaştırma amaçlı yoğun bir söylem ve yayın furyası olmaktadır. Zaten küçükten koşullanmış, hakları için mücadele etmekten yıldırılmış yığınların karşısına çıkartılan bu demagojik ve coşkulu dil, işte bu koşulların sonucudur ki etkili olmaktadır. Oysa Kuran, oldukça geri, utku sınırlı, üstelik o dönem bilgi düzeyinin gerisinde bir polemik, söylence ve kanun kitabıdır; özellikle belirtilmelidir ki onunla aynı düzeyde işlenmesi halinde günümüzde bir ortaokul öğrencisi bile kompozisyondan sınıfta kalır; onun bilgilerini kullanması halinde ise Tarih ‘te, Coğrafya ‘da, Biyoloji ‘de ve diğer ilgili derslerde de ha keza.

Kur’ an’ ın evrensel olduğu iddiası da tamamen boş bir sözden ibarettir; tıpkı dinin ezel ve ebed değil tarihsel bir olgu olduğu ve tekrar ortadan kalkacağı bilimsel gerçeğinde olduğu gibi Kur’an da, Tevrat ve İnciller gibi belli tarihsel koşullann, o dönem bilinç düzeyinin ve içinden çıktığı toplumun kültürel-ekonomik-toplumsal yapılalarının ürünüdür. Zaten aksi olsa, önceden de belirttiğimiz gibi bir biri peşi sıra (o da insanlığın ortaya çıktığından yüz binlerce, dinsel düşüncenin çıktığından onbinlerce yıl sonra) farklı farklı din kitaplan ortaya çıkar mıydı? Aksine daha insanlığın ilk oluşumundan itibaren indirilmiş ve evrenselliği dilinde, yapısında, utkunda açıkça görülen bir kitap ile karşılaşmaz mıydık?

Oysa basit bir bilgi düzeyiyle bile görebildiğimiz gibi, din kitaplarının tümü, içinden çıktıklan toplumun kültürel-ekonomik, toplumsal değerlerince biçimlenmişlerdir. Ve tabii ortaya çıkmalan için insanoğlunun belli bir evrim geçirmesi, giderek yazıyı ve yazabilecek araçlan icat etmesi gerekmiştir. Her şeyin gerçek ve tek yaratıcısı olan insan, eğer ki yazıyı yaratamamış olsaydı din kitaplan da ilkel dinler gibi salt sözel kalacaklardı. Özetle ortaya çıkabilmesi için bile insanlığın belli bir aşamaya gelmesi zorunlu olmuştur; ki bunlar onun, tarihsel bir ürün olması yanısıra insan ürünü olmasının da somut göstergesidir.

Tabbara, “Kur’ an’ a göre din, aslında ve özünde birdir, değişmez.Bununla beraber konulan şer’i hükümler, milletlerin sosyal durumu ve fikri kabiliyetleri seviyesine göre değişir (a.g.e, Sf-35) derken de, gerçekten bunu doğrulamıyor mu zaten?

Kuşkusuz “aslında ve özünde'” bir olan, evrenselolan bir dinsel temel vardır ve bu, Tabbara ‘nın kastettiğinin aksine, çok tanrılı dinleri de kapsar: Bu temel; yaratılış da dahil, karşılaşılan olgu ve olaylann insanüstü bir güç tarafından gerçekleştirildiği, başa gelen her iyilik ve felaketin tanrılardan kaynaklandığı, dolayısıyla onlan hoşnut etmek gerektiği, onun ölümden sonra insanlan ödüllendirip cezalandırdığı, kadının hizmet için yaratılmış tabii bir yaratık olduğu, köleliğin ve eşitsizliğin meşru olduğu, ama göree bir devletin de gözetilmesi gerektiğı vb. vb.’dır. Açıktır ki bu duşunce yapısı, kendi dışındakı olay ve bulguları açıklayacak bilgilere ve en genelde yönteme sahip olmayan kişilerin kabullenebileceği ilkel bir değer yargılan bütünüdür.

Bu ortak paydayı aşıp daha aynntılara uzandığımızda ise, dinlerin evrensel ve insanüstü olmayıp aksine, tarihsel-toplumsal ve insan ürünü olduğu gerçeği daha da net hale gelir. Her birinin cenneti, cehennemi, ibadet biçimleri, tapınak yapıları farklı farklıdır. Aralanndaki fark çok küçük bile olsa mutlaka vardır. Bu farklılıklar, içinden çıktıklan toplumlann “sosyal durumu ve fikri kabiliyetleri”nce belirlenmektedir. Yoksa Tabbara ‘nın iddiasındaki gibi, bu özelliklere göre Allah tarafından kısmi farklılıklarla gönderilmemektedir; kaldı ki böylesi bir tanrı fikri, kullarının farklılaşan iradesi ve gerçekleri karsında teslim olan, yani kadir-i mutlak olmayan yeni bir tanrı kavrayışını beraberinde getirir ki, Tabbara bile işin içinden çıkamaz.

Dinlerin hükümlerinin milletlerin sosyal durumu ve fikri kabiliyetlerine göre değişik değişik indirildiği yaklaşımını kabul edecek olursak, dinin evrenselliği fikri de bu mantık içinde çürümüş olur. Bu durumda Yahudilik-Ibrani, Hıristiyanlık-Avrupa, (ki gerçekte O da İbrani kültürü ve toplumunun daha sonra farklılaşan bir ürünüdür) İslamiyet-Arap (ki O da İbrani kültürünün Araplar üzerindeki etkilerinin bir ürünüdür) dini olur. Bu yaklaşımla Allah’ın diğer topluluklara niye din göndermediği sorunu karşımıza çıkar ki, tanrısal düzeyde, “bilmediği”, “unuttuğu” gibi yanıtlar geçersiz olacağından, iş gelip keyfiyet sorununa dayanır. Ve tabii bu durumda o dinin, başka kavimlere, “sosyal durumu, fikri kabiliyetleri” farklı farklı olan Türklere, Kürtlere, Acemlere vs. dayatılması da Allah’ın iradesinin çiğnenmesi olur.

Diğer yandan “milletlerin sosyal durum ve fikri kabiliyetleri” de (her şey gibi) durağan olmayan sürekli evrim geçiren olgular olduğundan, aynı toplum için bile dinlerin belli çağlar içinde yeniden gönderilmesi gerekir; ne de olsa bu “canı çıkasıca insan” sürekli kendini yeniliyor! Örneğin köleciliği meşru gören Kur’an dönemi insanı ile, köleciliği insanlık dışı gören günümüz insanı arasındaki karşıtlık, (demagoglann gülünç mazeretIeri bir yana) bir dogma olan dinler için tam bir handikap oluşturuyor. Bundandır ki kölelerin alım satım hukukunu düzenleyen Kur’an ayetleri ve İslam hukuku günümüz İslam yorumculanı demagoji üretmeye zorunlu kılar (Ahlak ve Ekonomi konulu 3. ve 4. ciltlerde göreceğiz).

Demek ki dinler arası ayrım sorununa tutarlı bir bahane uydurmak gereksinimini karşılamak amaçlı Tabbara’nın açıklaması, gelişme ve oluşumlarda tanrısal keyfiyet yerine toplumsal gerçekliği geçirmekle, dinsel mantık açısından hem kendisini bir müşrik konumuna düşürmekte hem de sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

Din kitaplarının bir diğer handikapı da birbirlerini yadsıyarak tanrılarının keyfiyetini daha da perçinlemeleridir. Tabbara bu konuya da şöyle açıklama getiriyor: “Allahu Teala, hak dini olduğu konusunda azıcık tereddüt olmayan Islam dini ile bütün dinleri sonuca erdirdi. Ve Hz. Muhammed’ e kendinden öncekileri ortadan kaldıran bir şeriat gönderdi. Bu şeriat, insanın fikri tekamülünün icaplarına uygun, her zaman ve her yerde geçerlidir. Bu şeriat, Kur’ an-ı Kerim ‘in açıkladığı gibi, Allah’ ın kabul ettiği tek yoldur. Kim İslam’dan başka bir din ararsa, o din kabul olunmaz. O, ahirette de kaybedenlerden olur.” (a.g.e., s-35)

Bu sözlerle karşı karşıya olduğumuz yargının bilimsel mantık açı- sından hiçbir değer taşımadığı ortada. Peki ama dinsel mantık içinde bu sözlerin değeri ne? Soruna örneğin bir Yahudi’nin gözleriyle ba- kalım: “Hak dini olduğu konusunda azıcık tereddüt olmamak” espri- sinin Yuhudilik’ten farkla İslamiyet’e mal edilmesinin kanıtı nedir? Üstelik Kur’an, Yahudiliğin Allah tarafından gönderildiğini de kabullenmekte iken? Tevrat’ta tahrifat varsa Allah tahrifatları düzelterek gönderemez mi? Biricik tutarlı davranış bu değil midir? Daha ötesi ibadet biçimlerini toptan değiştirmesi Allah’ı istikrarsız bir kişi konumuna düşürmek olmaz mı? Bu anlamda dinsel mantık açısından Islamiyet’in yaptığı, tanrı imgesini olumsuzlamak olmaz mı? Asgari tutarlılıktaki bir insanın bile, özeleştiri yapmadan, gerekçelerini açıklamadan yapamayacağı değişimleri, her şeyi bilen, her şeyi düzenleyen yanılmaz bir tanrının yaptığını iddia etmek ne anlama gelir?

Bu arada belirtmeden geçmeyelim:

Muhammed Medine’ye ilk geldiği dönemde ideolojik gıdasını önemli oranda kendisinden aldığı ve üstelik Medinelilerin tek tanrı fikrine varmasında ve kendisini Arapların Peygamberi kabul etmelerinde önemli işlev görmüş olan Yahudileri (tıpkı Hıristiyanlar gibi) kendine dost ve kendi tanrısı nezdinde meşru görmektedir. Yahudilerin Kıblesi de dahil onlara ait pek çok şeyi İslamiyet’e geçirir. Daha ötesi, özellikle de Yahudi ve Hıristiyanları kastederek; “… (Ey ümmetIer) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır… (Maide-48)” diyen bizzat Kur’an’dır.

Ancak bağımsız kimliklerini korumaları ve ortak hayatın ilişkileri içinde girilen tartışmalarda ayetlerin birbirleri ve özellikle de Tevrat ile olan çelişkileri ifade etmeye başlamalarıyla Muhammed’in Yahudilere ilişkin tavrı değişmeye başladı. Bunun üzerine Maide-48in aksine, onların Tevrat’ı “değiştirdikleri” iddiasıyla başlayan kopuş- ma, giderek “düşman” ilan edilmeleriyle kemikleşir. Bu sırada Hıristiyanlara ilişkin olumlu yargı hala sürmektedir; ancak bir müddet sonra o da değişecek ve Maide-5 i’de, her ikisini de “zalim” ilan ederek onlarla dostluğu yasaklayacaktı (tabii Kur’an’da ayet ve Sure düzenlemesi tarihsel sıralamaya göre olmadığından, gerek bu, gerekse de kimi diğer gelişmelerdeki yargılarda okuyucu ciddi sorunlarla karşılaşabilmektedir).

Özetle Kur’an ölçütünde büyük dinlere ilişkin Tanrı yargısı ciddi sorunlarla malüldür.

Bir an İnciller’de yeni bir peygamberin geleceğinden söz edildiği iddiasını doğru kabul edelim; bu, her bunalım döneminde yeni yeni peygamberler üreten o günün kültürel iklimi içinde gerçekten de mantıkidir; ancak onun yepyeni bir sistem getirip öncekileri yadsıyacağı iddiasının tutarsızlığı ortada değil mi? Dolayısıyla Allah ikide bir önceki şeriatını ortadan kaldırıp yenisini ortaya koyan biri derecesine düşmektedir.

Daha ötesi, önceki dinlerine inanan ve yenisine inanmak için en küçük bir tutarlı gerekçe göremeyen ve hatta yeni dinle tanışma olanağı bile bulunmayan insanların cehenneme yollanacağı iddiasına ne demeli? Bu keyfiyetten de öte zulüm olmaz mı? Üstelik ufku tüm zamanları ve tüm evreni kapsamak durumunda olan Allah, insanlara kitap yollamaya kalksa tüm insanlığa birden yollamaz mıydı? O halde bir Yahudi açısından tanrının ululuğu, yanılmazlığı, istikrarlılığına inanmanın asgari gereği olarak Yahudilik’te ısrar etmekten daha tutarlı bir davranış olabilir mi? Hele ki Tevrat’ın ilk yazan olarak Musa ‘nın ve sonradan eklenen bölümlerin yazarları olarak Davud’un, Süleyman’ın, Eyyüb’ün, Zekeriya’nın vs. “peygamber” oldukları Kuran’da açıkça onayanmışken?…

Burada en çok spekülasyon konusu olan nokta önceki kitapların süreç içinde tahrif oldukları iddiasıdır. Biz, bu durumda Allah’ın yapacağı biricik davranışın, tahrifatı yapanları ibret-i alem olsun diye hemen cezalandırmak ve kitabı aynı şekilde yenilemek olacağını vurgulamakla başlayalım. Allah dediğin, kitabını tahrif edenlere karşı sessiz kalacak kadar aciz olmadığına ve tahrifatı düzeltmek, “ol” demekle düzeliverecek kadar basit bir sorunken, üstelik O, bunun yerine başka bir şeriat getirecek kadar istikrarsız biri olmayacağına göre, aksi bir yaklaşım, tutarlılık çerçevesinde açıklanabilir mi? Nitekim Hakka-44-47’de, “Eğer Muhammed bize karşı, O’na bazı sözler katmış olsaydı biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık” der. Şimdi asgari bir tutarlılığın gereği sormak durumundayız; “en sevgili kul” Muhammed’in şahdamarını koparmaktan sözeden bir gücün, Tevrat ve Incil ‘de tahrifat yaptıkları varsayılanlara aynı şeyi yapmamasının mantıki açıklaması olabilir mi?

Kur’an’ın, önyargılardan arınmış bir sorgulamasına gidildiğine, kendi içinde oldukça ciddi ve yaygın çelişmelerle dolu olduğundan söz etmiştik. Şimdi bunların bir kısmını görelim:

Örneğin Bakara-234, kocası ölen kadının “Dört ay on gün beklemesini” söylerken Bakara-240, “Evlerinden çıkarılmaksızın senesine kadar geçimini sağlayacak şeyin vasiyet edilmesini” emreder. (6)

(6) Konuya ilişkin T. Altıkulaç’ın aktarımı, Kur’an’ın tahrif edilmemişliği iddiası açısından ilginçtir: “Hz. Osman mushafları yazdırılırken Bakara’nın 240. ayetine gelince Abdullah B. Zubeyr, bu ayetin 234. ayetle neshedildiğiini (manasının yürürlükten kaldırıldığını) hatırlattı. Ve yazmasanız olmaz mı? anlamında bir hatırlatına yaptı. Hz. Osman’ın cevabı şu oldu: ‘Ondan hiçbir şeyi yerinden oynatmaya benim gücüm yetmez’ (Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, s. 32)”. Ebu Bekir ve Ömer’in hazırlattığı Kur’an’a güvenmeyip yeniden yazdırnış, çelişkili parçaları yaktırmış bir kişinin, “Ondan hiçbir şeyi yerinden oynatmaya benim gücm yetmez” deyişinin, o günün ve bugünün saf müslümanarı nezdinde yapılan değişikliklere meşruiyet kazandırmak amacından öte hiçbir değer taşımayacağı açıktır.

Zina konusunda, Nisa-16 ‘da, “zina eden iki kimseye eziyet edin, tevbe edip düzelirse onlan bırakın” denirken, Nisa-15’te, daha farklı olarak, sadece kadın için “ölünceye kadar veya Allah onlara bir yol açana kadar evlerde tutun” denir. Nur-2’de ise, “Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun” denir. Daha sonra Kuran’ın bu farklılaşan iradesini de aşıp, Muhammed döneminden başlayarak, zina eden kadına taşlanarak öldürme cezası verilmeye başlanmıştır. (Tabii erkek sopa cezasıyla kurtulur; bu da Şeriatın adaleti ve “kadının yüceltilmesi”nin anlamı oluyor!) Yani Kur’ an’ ın çelişkileri yet- mezmiş gibi Muhammed döneminden başlayarak köleci Arap iradesi elimizdeki Kur’an’ın üstüne geçer. Cezanın özellikle kadın için korkunç bir vahşet olduğu gerçeği bir yana, görüldüğü gibi dört çelişik ceza yöntemiyle karşı karşıyayız.

Yine içki konusunda da aynı durumla karşılaşıyoruz: Nahl-67’de içki “güzel rızk” olarak nitelenirken, Bakara-219’da içkinin faydası da olduğu, ancak zararının daha çok olduğu belirtilir. Nisa-43 ‘te Kur’an; sarhoşken “ne dediğini bilene kadar namaza yaklaşmayın” diyerek içkiye sadece namaz sırasında yasak getirmekle yetinir. Maide-90’da ise karar değiştirir ve içkiyi toptan yasaklar. İnsanüstü, bilgelerin bilgesi, yanılmaz bir tanrı imgesiyle böylesi bir yaklaşım örtüşür mü acaba? Tüm bu karmaşaya ek Tur-23 ‘te, “Cennetle karşılıklı kadeh tokuştururlar …” denilir ki her şey tam bir çelişkiler yumağı olur.

Yine Enfal-l’de “ganimetler Allah’ın ve peygamberindir” denirken, Enail-41’de “…ganimetlerin beşte biri Allah’ın, peygamberlerin (…)dir” denir.

Keza Maide-51 ‘de “Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse, doğrusu o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zalim toplulu- ğuU doğru yola eriştirmez” denirken, Maide-82 ‘de, Maide-51 ayeti, Hıristiyanlar konusunda yalanlanır: “Ant olsun ki Müminlere karşı insanlardan en şiddetli düşman olarak Yahudileri (…) bulursun. Ve onlardan Müminlere karşı en yakın sevgi gösterenleri ise, ‘biz Hıristiyan’ız’ diyenleri bulursun. Bu da onların arasında papazlar, rahipler bulunduğu içindir; hem bunlar hakkı kabulde pek büyüklük taslamazlar” denir. Ancak yine Maide- 14’te fikir değiştirir ve “biz Hıristiyan’ız” diyenler(in) “(…) aralarına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin saldık” denmekten geri durulmaz.

Bir diğer çelişki de doğrudan peygamberlere ilişkindir. Örneğin Bakara-285 ‘te “…Biz de peygamberlerimiz arasında fark yapmayız…” denirken, aynı surenin 253. ayetinde; “İşte bu peygamberlerin bir kısmını diğerlerine üstün kıldık..” denir.

Asıl ilginci tüm bu ve benzeri çelişik yargılar belirtilmemiş gibi; , “…Eğer Kur’an Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı onda birbirine zıt olan birçok şey bulurlardı” (Nisa-82); ” Allah’ın sözleri asla değişmez…” (Yunus-64); “Benim nezdimde söz değiştirilmez…” (Kaf -29) denilerek, tanrısallık iddiası yine bizzat Kur’an’ın kendisi tarafından ortadan kaldırılır. Ama daha da önemlisi,içsel çelişkilerin ancak tanrısal olmamanın bir ispatı olabileceği şeklindeki sözler üzerine yukarıdaki ifadeler unutulur ve; “Biz bir ayeti değiştirip yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- ‘sen düpedüz iftiracısın’ dediler. Müşriklerin çoğu bilmezler” (Nahl-IO1) denerek adeta her şeyin üzerine tuz biber ekilir.

Bu noktada şeriatçıların durumu kurtarmaya yönelik bir “açıklamasıyla” karşılaşıyoruz ki, tam da özürü kabahatinden büyük cinsten: “Rivayete göre şiddet ifade eden bir ayet gelince, kafirler; ‘Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor’ diyorlardı. Bu ayet onlara bu konuda cevap teşkil eder. Nesh ve değiştinne, kulların maslahatına, ihtiyaçlarına göre Allah’ın bir lütfu olarak gerçekleşir. Bu durum bir doktorun hastasına, tedavinin seyri boyunca bir ilaç vermişken değiştirip başka ilaç vermesine benzer. Binaenaleyh bir ayetin neshedilip yerine başka bir ayetin gönderilmesi, Allah’m ilim sıfatıma bir eksiklik getirmez, bilakis hakim olmasının eseridir.” (Diyanet Meali, Nahl-lOl)

Böylece kadir-i mutlak, her şeyin yaratıcısı olarak her şeyi bilen ve tayin eden Allah gitmiş, yerine, bilgisi sınırlı, insanı deneme tahtası yapan biri gelmiştir. Ne denir? Allah kendini böylesi dostlardan korusun! Tabii buradaki asıl sorunun, insanlığın ulaştığı verili düzeyde Kuran’ın birebir savunulmasının güçlüğünden kaynaklandığı da belirtilmeli.

Çelişkiler sorununda zaman zaman öyle uç noktalara vanlır ki, şaşkınlıkla izlemernek olanaksızdır: Örneğin Nisa- 78 ‘de; “… Kendilerine bir iyilik dokunsa ‘bu Allah’tandır’ derler, bir kötülük gelince ise ‘bu sendendir’ derler. ‘Hepsi Allah’tandır’ de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar” denilirken, hemen peşisıra gelen Nisa- 79’da; “Sanagelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. …” denir.

Benzer çelişkileri faiz, namaz, zekat, oruç, Kıble’nin yeri, ilk Müslümanlık gibi daha pek çok temel islami konuda ve kurallarda da görüyoruz. Demagoglar tüm bunlara mazeret uydururlarsa da, bu mazeretler sonuç olarak Allah’ı, nabza göre şerbet veren bir kişilik derecesine düşünnekten başka bir işe yaramaz. Daha ötesi onu, “İnsanların ruhlarına hükmeden”, “doğrular doğrusu”, “güçlüler güçlüsü” gibi niteliklerinden soyutlayarak, ideolojisini yaymak için insanlann alışkanlıklanna ve somut dengelere göre davranan bir politikacı haline getirir; dolayısıyla Allah ‘la “kul” arasına girenlerin böylesi açıklamalannın, tanrısal inancın içsel saygınlığını da gölgeleyen bir işlev gördüğü özellikle belirtilmeli.

İlk elden gözümüze çarpan sözkonusu bu çelişkiler, Kur’an’ın ; ilahi değil, çelişkiler içinde olan, duruma göre görüş değiştiren bir insan ürünü olduğunun ispatı değilse nedir?

Söz konusu çelişkilerin bilimsel bir açıklaması vardır tabii: O da Kur’an’ın Muhammed’in o günün sorunları ve sorunlarda yaşanan değişimlere bağlı olarak kendi değişiminin yansımasınca belirlenmesidir. Bu nedenle 20 yıllık süreç içinde Muhammed’in öncekileri yadsıyan ifadeleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Ki bu çok doğal, insani bir durumdur. Sorun, Kur’an’ı bu oluşum süreci ve onu oluşturan insani irade ve mekandan kopup tanrısal, evrensel, zamanlarüstü bir mutlak, dogma derecesine çıkardığımızda başlıyor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Burada Muhammed’in çok ilginç bii ifşaatını da aktarmakta yarar var: Hadis’e göre son yıllarında bir gün yanındaki izleyicisine şöyle der: “Ey Muaz, bir kul gönülden tasdik ederek Allah’tan başka tanrı bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna inanırsa, Allah o kula cehennem ateşini haram kılar”…

Heyecanlanan Muaz‘ın, “Ya Resulallah, gidip Müslümanlara söyleyeyim de sevinsinler mi?” demesi üzerine, Muhammed, “Hayır söyleme, o zaman bana güvenirler de tembellik ederler” der. (Bkz. Y. Kandemir, Islam Ahlakı, s. 371)

Benzer diğer hadisleri de anımsarsak, Muhammed’in çok net bir şekilde; “Kur’an’daki hükümlere bakma sen, onları Müslümanlar tembellik yapmasın diye koyduk. Sen Allah’a ve benim peygamber olduğuma inan, ötesini merak etme, cennettesin” diyor. Ne demeli, Allah tarafından gelmiş olduğu iddia edilen emirlerin bizzat peygamberi tarafından böyle hafifsenmesi, en başta “ilahilik” iddiasının Muhammed’in nezdinde ciddiye alınmaması veya geçersiz kılınması değil midir?

Kuran’ın parça parça oluşması sorunu da, iddialann aksine onun tanrısal olmadığının bir diğer kanıtıdır. Nitekim ilk on yıllık Mekke döneminde yazılmış tüm sureler kısa kısadır ve Muhammed’ in sure düzenlemedeki gençlik dönemine tekabül eder. Mekke sure1erinin bir diğer ortak özellikleri Allah korkusuna dikkat çekmeleri ve mazlum bir dindarın ifadeleri olmalarıdır. Uzun sureler Medine dönemine ilişkindir ve artık öncekilerden karakter değişimiyle hukuğa iliş- kindirler, totaliter ve baskıcıdırlar. Özetle her şey tarihseldir; Muhammed’in içinde yaşadığı mekan ve koşullara göre biçimlenir.

Diğer yandan sure ve ayetlerin, önceki dönem gelenekleri, ekonomik ilişkileri ve din kitaplarının bilgisi temelinde, onların Muhammed’çe yapılmış sentezi olarak kurulmuş bir genel çatı içinde güncel gelişmelere göre düzenlendiğini görüyoruz; ki tek başensel ve çağlarüstü değil, Arap kavmine ilişkin ve o döneminına bu bile Kuran’ın evrensel gereksinimlerinin ürünü olduğunun somut kanıtıdır. Düşünün ki ufku tüm dünyaca belirlenen ve çağlarüstü bir kitap indirdiğini söy- leyen bir tanrının kitabında 7. yüzyıl başında Mekke egemenlerinden olan Ebu Leheb adında biri için özel bir sure yer alıyor. Ve daha önemlisi bu, çağlarüstülük iddiasındaki bir kitabın ana 114 bölümünden birini oluşturuyor. Üstelik bu ilginç durum, sadece böylesi bir surenin böylesi rehber bir kitapta yer almasıyla sınırlı değil, Ebu Leheb suresinin içeriği ile de ilgilidir:

“(1) Ebu Leheb’in elleri kurusun, kurudu da! (2) Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. (3) Alevli ateşe yaslanacaktır.”

Bu kadar!.. Görüldüğü gibi salt bu sure bile Kur’an’ın, bırakalım tanrısal gücü ve hatta bir filozofu, ufku Mekke ve çevresiyle sınırlı, Ebu leheb adlı kişiyle şiddetli çelişki yaşayan ve o güne kadarki dinsel kü1türle donanmış bir toplumsal önderin ürünü olduğunu göstermeye yeter. Bu niteliğine rağmen Kur’an’ın günümüze uzanan etkinliği ise açıktır ki içerik zenginliği değil, temelde cennet cehennem inancının bilimsel felsefi aydınlıktan yoksun bıraktırılan kitleler üzerindeki etkin gücünden ve bunun yanı sıra egemenlerin kendi çıkarları için onu diri tutma çabasının örgütlü etkinliğinden kaynaklanmaktadır.

Kur’an surelerinin o mekan ve dönemin sorunları temelinde biçimlendiği basit gerçeği her ayrıntıda kendini gösterir:

Ammar b. Yasir, işkence karşısında putlara övgü yapınca ona atfen Nahl-106 düzenlenerek aklandı (ne çarpıcıdır ki bu kişi, kafirlerden canını kurtaracak ama, Muhammed sonrası bölünmede Ali’nin yanında saf tuttuğu için öbür kesim Müslümanlardan canını kurtaramayıp katledildi). Putperest liderlerden Nadr b. Haris için Kalem-l0-16; Ebu Cehil için Alak-15-19; Velid b. Mugire için Müddessir-11-16 ve genel olarak Kureyş liderliği ve putlar için de Enbiya-98 düzenlenmiştir.

Dikkat edilirse bunlar tarihsel kitaplarda görüldüğü gibi, örnek olarak tek tek kişi ve olaylara yollama yapmak şeklinde değil, onlarla doğrudan polemiğe girip tehdit etme şeklinde iddialardır; ki bun- ların insanüstü bir güç tarafından söylendiğini iddia etmek, Tanrıyı Mekkeli bir 7. yüzyıl insanı derecesine indirgemek demektir. Örneğin, düşünün ki koca Allah, Ebu Cehil denen biçare yaratığının karşısına geçmış ona;”And olsun ki onu perçeminden, yalancı ve günahkar perçeminden(?!) cehenneme sürükleriz. O zaman kafadarlannı çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız” (Alak-15-18) diyor.

İşte aynen böyle!..

Muhammed, Kur’an okurken putperestlerin gürültü yapmasına karşı Fussilet-26‘yı düzenler. Yanına gelen bir Hristiyan köleye atfen putperestlerin, Muhammed’in ondan öğrendiği iddialanna karşı Nahl-103‘ü düzenler. Medine Yahudilerinin namazda Kudüs’ün kıble kullanılmasını kendi üstünlüklerine konu yapmaları ve Müslüman kitlelerin bundan etkilenmesi üzerine kıblenin Kabe’ye döndürülmesini sağlayan Bakara-l44 ve sonrasındaki ayetleri düzenler. Bunun üzerine Yahudilerin yükselen eleştirisine karşı da Bakara-142-143 ve 177’yi düzenler. Ebu Bekir ile bir Yahudi arasında geçen anlaşmazlık üzerine Al-i İmran-181’i düzenler. Yine çok tanrıcı Arapların İslamiyet’çe de onaylanan kutsal aylarından Recep ayında Müslümanların bir putperesti öldürüp ikisini esir alması üzerine gündeme gelen gerginlik Bakara-217‘nin düzenlenmesini getirir. Beni Nadir Yahudileri, Müslümanlann onları topraklarından atma karanna direnince bu duruma karşı Haşr suresi düzenlenir. Yine Yahudilerin putperestlere söyledikleri iddia edilen sözler üzerine Nisa- 51-52 düzenlenir. Mekkelilerle yapılan Hüdeybiye antlaşmasının yarattığı tereddütler üzerine Feth suresini düzenler. vs. vs…

Bu somut örnekleri daha yüzlerce çoğaltabiliriz. Çünkü Kur’ an; söylenceler, ekonomik ilişki çerçevesi, kölecilik düzenlemesi, evlilik hukuku dışında hemen hemen tümüyle o gün koşullannda ve o sınırlı mekanda yaşanan olayların yorumuna ilişkin ayetlerden oluşmuştur. Bunda öylesi ifrata varmıştır ki Muhammed, savaştan kaçmak için bahane uyduran Cedd b. Kays için bile ayet (Tevbe-45) düzenlemiş; daha da ilginci eşleriyle ilişkilere varana kadar (Ahlak konulu 3. ciltte göreceğiz) hemen hemen her sorun çıkan noktada, ayetler düzenleyerek, sözkonusu sorunları çözme yoluna gitmiştir.

Düşünün ki onca sorun ve ilkellik dolu dünyadaki bütün insanlığın sorunlanna bütünsel çözüm üretmek gibi, gerçekten de tanrılığın gereği olan bir davranış varken, dünyanın bir köşeciğinde, Mekke ve çevresinde yaşayan bir avuç insanın sorunlanyla sınırlı, onların ilkelliği ve geleneklerince mantık yürüten bir tanrı vardır karşımızda. Açıktır ki böylesi özel sorunlarla dolu bir yapıtın evrensel ilan edilebilmesi de, herkesin yanıtını kendisi bulması gereken bir sorundur. Keza böylesi dar ufuklu, dar bir alan ve dönemin sorunları üzerinde biçimlenmiş bir eserin insanüstü bir güce mal edilmesi de aynı şekilde sorunlu bir iddiadır. Üstelik bu iddialar o eserin soğukkanlılıkla değerlendirilme olanağını da ortadan kaldınyor ki, bundan ancak bilim karşıtı çevrelerin yarar görebileceği ortadadır.

Onun sorunları bu kadar da değildir; nitekim ele alınan her ayrıntısında onulmaz sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin Kuran’ ın yazım tekniğine kaba bir dikkatle bakıldığında görülecektir ki, o bir Allah kitabı olmaktan çok bir Cebrail kitabıdır. “Allah’ın sözleri” olduğu iddia edilen bu kitapta, Allah’tan çok daha fazla olarak Allah adına konuşan, yorum yapan, emir veren biri ön plandadır.

Tabii oldukça garip bir tablo çıkar karşımıza. Örneğin, “Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz” (Nur-40); “Allah’ın doğru yola sevk ettiği kimse doğru yolda olur” (A’raf-178); “En güzel isimler Allah’ındır. Ona isimleriyle dua edin. Onun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın” (A’raf-180) gibi, Allah’tan üçüncü şahıs olarak söz eden ayetler, “Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık” (A’raf- 176) gibi doğrudan Allah’ın konuştuğu ayetlerden çok daha fazladır.

Üstelik bu farklı deyişler hiçbir ayraç olmadan peş peşe geldiğinden dilbilgisi açısından Kur’an oldukça sorunludur. Hele ki bazı ayetlerde bu durum daha da uç boyutlara çıkar ve aynı ayet içinde iki farklı şahsın birlikte konuşmasıyla karşılaşırız.

Örneğin; Hac-16’da, “İşte böylece Kur’an’ı apaçık ayetler olarak indirdik. Allah şüphesiz dilediğini doğru yola eriştirir” denir. Hac-25’te bu sorun daha da boyutlanır; tek cümleden oluşan bu ayet, “Doğrusu inkar edenleri, Allah yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescit-i Haram ‘dan alıkoyanları ve orada zulüm ve yanlış yola saptırmak isteyeni, can yakıcı azaba uğratrız” şeklinde, birinci şahsın Allah’ a üçüncü şahıs olarak atıfta bulunmasıyla başlayıp Allah’ın birinci şahıs olarak konuşmasıyla biter. Hac-34-35 ‘te ise, “Allah’ın kendilerine rızk olarak verdiği…” şeklinde Allah’ın üçüncü şahıs olması üzerine yapılan kurgu, “… Kurban kesmeyi meşru kıldık” denerek Allah’ın birinci şahıs olması şeklinde dönüşüme uğratılır ve hemen devamla, “Sizin tanrınız tek tanrıdır. Ona teslim olun” denerek Allah tekrar üçüncü şahıs yapılır. Devamındaki cümlede ise, “Allah anıldığı zaman..” diye başlanır, “… kendilerine verdiğimiz rızk…”la devam edilir ve, ” Allah’a gönül vermiş kimselere müjde et” diye bitirilir. Görüldüğü gibi Hac- 34-35’te şahıs zamirinde tam altı kere değişim yapılır.

Bu noktada “kıldık” ve “verdiğimiz” üzerine bazı demagoglar diyebilirler ki; “Cebrail tanrısal kurmayın bir üyesi olarak konuştuğundan gerçekte çelişki yoktur, yani ‘kıldık’ derken başında Allah’ın yer aldığı bir yönetim kurulu kastedilir”! Bu durumda her ne kadar çelişki ortadan kalkmıyorsa da yumuşuyor; Cebrail Allah’ a atıfta başlayıp, sonra kendisinin de içinde yer aldığı kararla devam edip, tekrar Allah’a atıfta bulunuyor. Ne ki bu, çelişkiyi yine de ortadan kaldırmayan yaklaşım, Kur’an mantığına uygun değildir; çünkü bu Allah en küçük anlamda bile iktidarına ortak kabul etmeyen, en ayrıcalıklı meleğini bile sedece emir kulu gören bir tanrıdır.

Nitekim çoğu surede olduğu gibi Hac-26’da da, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma” uyarısında bulunur. O halde birinci çoğul şahsın kullanımı kolektif bir iradeyi değil, doğrudan yalnızca Allah’ı tanımlar. Dolayısıyla şahıs zamirlerindeki kargaşa bir yana, Kur’an’da tanrı iradesine ek iradeler gibi öze ve Kur’an’ın niteliğine ilişkin çelişkilerle karşılaşırız; ki bu durumda “Kur’an=Allah’ın kitabı=Allah’ın sözleri” iddiası inandırıcılığını yitirir. Çünkü Kur’an, kendisinin insanüstü olduğu varsayımını kabul etsek bile, bir Allah kitabı olarak değil, sık sık Allah’a atıfta bulunan, aradaAllah’ın ve Muhammed’in de doğrudan konuştukları bir Cebrail kitabı olarak çıkar karşımıza.

Sonra dilin kullanımında daha ilginç ayetlerle de karşılaşırız. Kur’an’da Şura- 52-53’te,”Ey Muhammed, işte sana da buyruğumuzla Cebrail’i gönderdik; sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin, fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen de insanlara göklerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah’ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. Iyi bilin ki işler sonunda Allah’a döner” denir.

Görüldüğü gibi başta Allah konuşur, Cebrail’ e atıfta bulunur. Son cümlede ise başkası almıştır sözü, ancak bu, Cebrail’in de Muham- med’in de dışında yeni bir şahıstır!

Zuhruf -114’te de ilginç bir kurgu vardır: “O suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz”. Evet, eğer suyu gökten indiren “O”, Allah ise; peki ama bu “Biz” kimdir; yok “Biz” Allah ise o halde buradaki “O” kimdir?!

Yine başka cins dil kullanım ilkelliğine örnek olarak ayet ve sure düzenlenmesini verebiliriz. Kur’an’ı okuyan herkesin gözüne ilk çarpacak şey “sure” denen temel Kur’an bölümlerinin en küçük anlamda bir aynm mantığına sahip olmadıkları gerçeğidir. Sureler neye göre biçimlenmiştir, bu tamamen belirsizdir. Onların uzunluğu ve kısalığı, örneğin Bakara ‘nın 48 sayfa uzatılıp İhlas’ın üçte bir sayfalık bir alan kapladığı konusunda da mantık yoktur. Örneğin bir Bakara’da hemen hemen tüm temel hükümler ve masallar söz konusu edilmişken, ya aynı içerikte ya da üç beş konu halinde diğer surelerin de tekrarlar yığını olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Yani insanüstülük iddiasına rağmen O, yazım tekniği açısından da çok büyük problemler sergiler. Ama buna rağmen demagoglarımız, tam bir yavuz hırsız örneği, “lafız ve mana bakımından birbirine benzeyen ayetlerde aynı mana etrafında sözün tekrarlanması, fesahat, belagat ve bir Kur’an sırrıdır” (Tabbara, ilmin ışığında İslamiyet, s. 58) diyebilme cesareti gösterebilmektedirler.

Surelerin adları ve gerekçesi de ayrı bir ilginçlik örneği olarak anılmalıdır: Hemen hemen her şeyden söz eden Bakara (Sığır) suresi, “Yahudilere kesmeleri emredilen bir sığırdan bahsettiği için” bu adı almıştır. Yine içinde hemen hemen tüm konulardan söz edilen Al-i İmran suresi, “İçinde İmran ailesinin zikri geçtiği için” bu adı al- mıştır. 109 ayetlik Yunus suresinin bu adı almasının nedeni ise bir tek 98. ayetinde “Yunus Milleti”nden söz edilmesidir. Oysa aynı surede 75 ‘ten 93. ayete kadar Musa ‘nın maceralarından sözedilir; diğer ayetlerde de başka konulardan. Nitekim Yusuf’un maceralanna ayrılan Yusuf suresi hariç, peygamber adları taşıyan surelerin tümü, adını aldığı peygamberden çok, diğer konulardan söz eder. Yani bölümlere ad koymada en küçük bir mantık tutarlılığı yoktur.

Ra’d suresinde, “gök gürültüsü”; Hicr suresinde, “oydukları taşların içinde oturanlar”, Nahl suresinde, “balarası” sözü geçtiği, aynı şekilde İsra suresinde Muhammed’in Allah katına çıkmasından söz edildiği, Kehf suresinde mağaraya sığınan gençlere yollama yapıldığı için bu adlar verilmiştir. Ta-ha ve Yasin sureleri ise bu harflerle başladıklan için bu adları almışlardır.

Muhammed’in karısı Ayşe’nin zan altında kalması üzerine onu savunan ve kadın sorununa ilişkin İslami yaklaşımı belirleyen Nur suresi ise, konu ağırlığı bu olmasına rağmen bir tek ayette “ilahi Nur”dan söz ettiği için bu adı almıştır. Yine Neml suresi bir tek ayetinde Süleyman’ın ordusuna yol veren karıncalardan söz edildiği için bu adı almıştır. Saffat suresi bu sözcükle, Sad suresi bu harf ile başladığı için, Fussulet suresi ikinci ayetinde bu sözcük geçtiği için, Du-han suresi içinde bu sözcük geçtiği için, Kaf suresi bu harfle, Zariat suresi bu sözcükle başladığı için, Necm suresi bu adla başladığı için bu adları almışlardır. İşte tüm ayetler böylesi en küçük bir iç tutarlılığı olmayan bir yaklaşımla adlandırılmışlardır ve bize Kur’an’ın niteliğinin bir diğer boyutunu gösterirler.

Bu arada Muhammed’in gürültüden rahatsız olması üzerine Müslümanlann alçak sesle konuşmaları gereği üzerine düzenlenen Hucurat suresi, Muhammed’ in karılanyla arasındaki küskünlük üzerine düzenlenen Tahrim suresi, Muhammed’le bir kadının tartışması üzerine düzenlenen Mücadele suresi, vb. çok ilginç pek çok sureyle karşılaşırız Kur’an’da.

Yine Mürselat’ta 15. ayetten başlayarak 50. ayete kadar tam dokuz tane “Yalanlanmış olanların vay haline” ayeti geçer. Bu arada beş tane bitişik ayet olduğunu da belirtirsek, demek ki her üç ayetten biri “Yalanlanmış olanların vay haline” olmuş oluyor. Aynı yazım problemini Rahman’da daha da boyutlanmış olarak görüyoruz. 79 ayetlik bu surede tam otuz bir ayet, “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?” dan ibarettir. 13. ayetle başlayan bu ilginç durum her ayetten sonra nakarat şeklinde devam eder. Diğer yandan Kur’ an ‘da birbirinin tıpkı tekrarlanan ayetlere de sıkça rastlarız. Tevbe-32 ile Saf-8, yine Tevbe-33 ile Saf-9 buna örnektir. “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borç altında mı kalıyorlar. Yoksa gaybın bilgileri onların yanındadır da diledikleri gibi mi yazıyorlar” diyen Tur-40-41 ‘in, sözcüğü sözcüğüne aynen Kalem-46-47’de de tekrarlanması buna bir diğer örnektir. Bu gibi örneklere oldukça çok rastlanır Kur’an’da. Burada hemen aklımıza, “Kuran’ın her ayetinde keşfedilmeyi bekleyen dünyalar olduğu” iddiası ve ayet sayısına onun büyüklüğünün göstergesi olarak yaklaşılması geliyor tabii.

O’nun ayet düzenlemesinde de tam bir keyfiyet söz konusudur. Öyle ki bazen tek bir ayette çok konu ve çok cümle yer alırken, bazen de tam tersine tek bir konu veya cümle çok ayeti, hatta bir surenin tümünü kapsar. Dolayısıyla onun sure bölümlemesinde olduğu gibi ayet bölümlemesinde de en küçük bir mantık yoktur. Örneğin Hac-5 ‘te; yani bir tek ayette, “Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz bilin ki ne olduğunuzu size açıklamak için, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılanmış kandan, sonra da yapısı belli belirsiz bir çiğnem etten yaratmışızdır. Dilediğimizi bellibir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi çocuk olarak çıkartırız, böylece yetişip ergenlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki bilirken bir şey bilmez olur. Yeryüzünü görürsünüz ki kUpkurudur; fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yetiştirir” denirken; Kevser suresinde, yani Kur’an’ın ana bölümlerinden birinin tümünde (ki üç ayettir); “Ey Muhammed! Doğrusu adı şanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir” denir.

Yine Hac-5’in küçük bir kısmının, Mürselat-20-22’de, yani tam üç ayette tekrarlandığmı görüyoruz: “Sizi bayağı bir sudan yaratıp onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirmedik mi?”

Yine Naziat-30-33 ‘te, “Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Bunlan sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır” derken, bu dört ayetlik ifadeyi Fussilet-1O’da, “Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, onu bereketli kıldı; arayanlar için yeryüzünde gıdalarını normal olarak dört gün içinde yetiştirmesi kanununu koydu” diye tek bir ayette yineler.

Naziat’ın başlangıcında da tek cümlenin beş ayete bölündüğünü görüyoruz: “(1) Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara and olsun, (2) Canları kolaylıkla alanlara and olsun, (3) Yüzüp yüzüp gidenlere and olsun, (4-5) Yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere and olsun (ki kıyamet kopacaktır)”.

Tekvir suresinde birçok ayette tek cümle örneğinin zirvesine çıkılır ve tam on dört ayete tek bir cümle sığdırılır; bir başka deyişle bir cümle on dört ayete bölünür. Yine Müzzemmil-20’nin tam 12, Müd- dessir-3l’in tam 7 cümleden oluşmasına karşılık hemen peşinden gelen, “Hayır, hayır öğüt almazlar. Aya, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha and olsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir” şeklindeki bölüm tam altı birleşik ayet (Müd- dessir-32-37) oluşturur.

Kur’an’da aynca pek çok espritüel anlatıma rastlanır: Müddessir-17-26’nın, “onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti. Canı çıkası ne biçim ölçüp biçti. Canı çıkası; sonra yine ne biçim ölçüp biçti! Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı; sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı; ‘bu sadece öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kur’an yalnızca bir insan sözüdür’ dedi. Işte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım”; yanısıra, Insan-34-35’in, “Sana yazıklar olsun yazıklar! Daha ne olsun, sana yazıklar olsun yazıklar!” deyişleri buna örnektir.

Yine onda tekrarlar öylesine ifrata vardmlır ki, benzer cümlelerle her surede yapılan tekrarlar bir yana, aynı sure içinde de tekrarlara başvurulduğunu görürüz sık sık. Örneğin Vakıa-8-9’da, “Iyi işler işlediklerini belirtmek için; amel defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara! Kötülük işlediklerini belirtmek üzere; amel defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara!”(8) denildikten sonra Vakıa-27’de “defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara”, 41. ayette de “Defterleri soldan verilenler, ne yazık o solculara” diye tekrarlanır.

(8) Burada geçen “sagcılar” ve “solcular’. nitelenmesinin günümüzdeki anlamlarıyla en küçük bir ilişkisi yoktur. İçerikte durumun açık olması bir yanda Diyanet’in dışında yapılmış olan Kur’an meallerinde de durum “meymenetliler”, “şeametliler” vb. sözcüklerle ifade edilir.

Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın, Kur’an, yazım tekniği açısından geri bir örnek oluşturmaktadır. İşte bunun yarattığı kompleksin yansıması olarak şeriatçıların, O’nun bu niteliğini gözlerden gizlemek, daha ötesi O’nu bir “mucizeler anıtı” gibi gösterebilmek için alenen demagoji yaptıkları gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bunlardan belki de en ilginci 19 sayısı çerçevesinde keşfedilen “Kur’an mucizesi” dir. Bu keşif, 19 sayısının geçmesi dışında yapılan kurguyla bir ilgisi olmayan Müddessir-30 ayetinin çekiştirilmesi üzerine oturtuluyor:

Yüce Allah, ondört asır evvel son dinini inzal buyurduğu zaman, onda öyle bir sır gizlenmişti ki bu sır, Kur’an’ın insanlara Allah tarafından gönderildiğinin kesin delilidir. Kur’an-ı Kerim’in insan sözü olduğunu iddia edenlere reddiye teşkil eden bu sırn ’19’ sayısı ile ilgili olduğuna şu ayetlerle işaret buyurulmuştur: ‘… yakıcı ateşin ne olduğunu sen nereden bilirsin? O ne geri bırakır, ne de aza-bından vazgeçer. İnsanın derisini kavurur. Orada 19 bekçi vardır’ (Müddessir- 27-30)

“İşte bu ayet-i kerimlerden, Kur’an’ın beşer sözü olduğunu iddia edenlerin bu iddialarını çürütmek için ilahi bir sırrın mevcut olduğunu anlıyoruz. Yüce Allah’ın bir bekleme döneminden sonra bu sırrın bilinmesini dilediğini ve bu sırrın 19 sayısı ile ilgili bulunduğunu görüyoruz. Nedir bu sır ve niçin bu sırı Kur’an beşer sözüdür diyenlere tek reddiye olacak nitelikte görmekteyiz? Kur’an-ı Kerim, mucizelerle doludur. Hepimiz bildiği üzere Kur’an-ı Kerim gerek dil, gerekse ortaya koyduğu ilmi gerçekler ve verdiği bilgiler bakımından… birçok mucizelerle teyid olunmuştur. Zamanın darlığı sebebiyle bu mucizelerden burda uzun uzun söz etmeye imkan yoktur.” (Dr. Reşat Halife, aktaran, T. Altıkulaç, Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, s. 94-97)

Bu coşkulu cümlelerin ardındaki gizli gerçek, aşağılık duygusu olmasın sakın? Kur’an’ın, yazım tekniği açısından niteliğini bazı kesitleriyle az önce gördük; bilim açısından sergilediği karşıtlığı ise daha geniş olarak ilgili bölümde ortaya koyacağız. Reşat Halifenin zaman darlığı bahanesi ardına sığınmasını geçelim ve Kur’an’ın Muhammed düşüncesinin ürünü olduğu gerçeğine “tek reddiye” oluşturan bu “muhteşem” keşfine gelelim:

Görelim bakalım bu “anlaşılması geciktirilen ilahi sır” dünyada hangi sorunun çözümüne katkı sunuyor, yaşamın daha kolay yaşanılır kılınması için hangi teknik bilgileri sunuyor, yeni olarak hangi sorunlara bilimsel açıklama getiriyor, insanların eşitlik ve kardeşlik koşullarında yaşaması, açlığın giderilmesi, tahakküm düzenlerinin son bulması için hangi ufukları açıyor? Öyle ya, bu kadar çok sorunlu bir dünyada, 14 yüzyıllık bir beklemeden sonra Allah’ın nihayet bilinmesini istediği “ilahi sırn”, insanlığın sorunlanna bir katkı oluşturmasını beklemekten daha doğal ne olabilir?

Tabii bu cümlelerimiz, Kur’an ve onun “sırları”nın niteliği açısından ölçüt oluşturacak mihenk taşlarına dikkat çekmek amaçlı kurgusal sorular olmaktan başka anlam taşımıyor. Yoksa öylesi anlamlı şeyler, gerçek mucizeler beklemek hayalcilik olur. O halde onun bu “geciktirilmiş ilahi sırrı”nın insanlığın gündemindeki hiçbir soruna çözüm bulamayacağı, daha ötesi öylesine yakıcı insanlık sorunlarını, kendisine hiç mi hiç dert edinmediği gerçeği daha en baştan açık olduğundan kafamızı öylesi ciddi sorunlarla meşgul etmek gerekmeyecek. Onun “sırrı” olsa olsa, zeki ama uyumsuz, yaşama yabancilaşmış insanların kurgulayacakları ve yaşam için hiçbir somut değer taşımayan eksantrik fantezilerden ibaret olacaktır. Nitekim islam yolunda mucize arayışına çıkmışlardan R. Halife’nin bulduğu ve her kitapta benzerleri rahatlıkla bulunabilecek olan “ilahi mucize” şudur:

“Kur’an’ın ilk ayeti olan besmele 19 harften ibarettir. Kur’an-ı Kerim’in sure sayısı l14’tür. Yani 19×6=114. Kuran’ın ilk nazil olan süresi sondan geriye doğru 19. suredir. Kur’ an’ın ilk nazil olan ayetleri 19 kelimeden ibarettir. İlk nazil sürenin ayet sayısı 19’dur. Yine bu sürenin ilk nazil olan ayetleri meydana getiren harfleri sayınız. Göreceksiniz ki sayısı 76’dır. Yani, 19×4= 76…” vs. vs.

Hemen belirtelim ki bu eksantrik “buluş”un, üzerine oturtuldu” ğu Müddessir-30 ile en küçük bir ilişkisi yoktur. O ayette böylesi bir “sır”ra işaret buyrulmadığı, aksine cehennemin insanları kitleler halinde ateşe atacak, gürzle dövecek, ağzına, başına kaynar su dökecek olan bekçileri, yani zebanilerin 19 tane olduğunun açıkça belirtilme- sinden başka en küçük bir imada bulunulmamaktadır. Ama ne yapsın R. Halife, kimbilir, ne kadar çok zamanını bu uğurda harcayıp “ilahi bir sır” keşfetmenin tadına doyulmaz coşkusunu yaşarken, içinde 19 rakamı geçen bir ayeti yardıma çağırmak için Allah’a şirk koşmak pahasına ondan ilgisiz anlamlar çıkarmış, çok mu?

İşte 19 rakamı ile bağıntılı yapılan bu kurgu, R. Halife’ye göre, “Kur’an’ın beşer sözü olmadığının başlı başına bir delilidir. Tesadüf kelimesi, inatçılann dillerine doladıklan bir sözcük!ür” dedikten son ra yukarıdaki “keşifleri” tek tek yineleyip, “böylece de şüphe dahi kabul etmeyecek kadar açık olan maddi ve elle tutulur gerçekleri karşısında hak ve hakkaniyete olan düşmanlıklarını ortaya koymuş olurlar” (a.g.e., s.104) diye sözünü sürdürür. Böylece her zamanki klasik yöntemle, koşullandırma eylemi “düşman” güdüsüyle daha da pekiştirilir. Ve peşi sıra inananlann esir alınan bilinciyle birlikte düşler ülkesine coşkuyla yelken açılır:”Hemen belirteyim ki bu mucizevi hesap sistemi, Amerikalılan yüzde 30 nispetinde ikna etmekte ve bu ince hesaba muttali olan her üç kişiden biri Müslüman olmakta, diğer ikisi ise en azından konu üzerinde düşünme gereği duymaktadır. Bunun, ekonomik, sosyal ve stratejik açıdan ne kadar önemli olduğu aşikardır. Amerika’yı bizim silahlarla işgal etmemiz mümkün değildir. Ama bu ilahi ve etkili silah sayesinde bu ülkeyi islamiyet açısından elde etmemiz pekala mümkündür”. (age, s.108)

Peki ama, Amerikalıların yüzde 30 nispetinde ikna edildikleri yollu rakamlı yalanlarda bile hiçbir sakınca görmeyen, daha ötesi işi ABD’nin islami fethini düşlemeye vardırabilecek kadar ilginç bir ki- şilik yapısının “ilahi sır” keşfinden bize yansıyan nedir? Uzayın fethedildiği, her türlü kitlesel ölüm nedeni hastalığa tek tek çare bulunuğu, yapay beyin üretimine çalışıldığı, insan hak ve özgürlüklerinin yeni açılımlarla geliştirildiği vb. göz kamaştırıcı buluşların gerçekleştiği günümüzde bu sürece en küçük bir katkısı olmamış islam ideolojisınin izleyicilerinin içine girdikleri bunaltıcı kompleks onları böylesi eksantrik fantaziler üretmeye adeta zorunlu kılıyor.(19 Mucizesi’ni çürüten açıklamalardan birisi için buraya tıklayınız).(Linkler kırıkdı, ilgili makaleleri bulduğumuzda, linkleri yazacağız.)

Kaynak : Erdoğan Aydın, Kuran Ve Din, Islamiyet Gerçeği 1, Cumhuriyet Kitapları.

İkincil Kaynak: http://islamgercegi.athost.net/kuranozellikleri.htm

”Allah varlığını kesin olarak bildirseydi imtihanın anlamı kalmazdı” Argümanı

Standart

Genel olarak bir Tanrının/Yaratıcının veya özel olarak Kuran’daki Allah’ın varlığı/yokluğu üzerine yürütülen tartışmalarda, müslüman arkadaşlarımız bu iddiayı -hem de bir argüman olarak- sıkça kullanmaktalar:

Allah, insanlara varlığı hakkında açık seçik deliller vermiş olsaydı, herkes varlığını kabul ederdi ve imtihanın bir anlamı kalmazdı”. (kısaca: ”imtihan argümanı”)

Bu iddia hakkındaki eleştirilerimi sunmak ve tartışmaya açmak istiyorum.

(1) İmtihan argümanı ile diğer bazı iddialar arasındaki çelişki
(2) İmtihan argümanı ile Kuran arasındaki çelişki
(3) İmtihan argümanı ve hür irade
(4) İmtihan argümanı ve adil imtihan


(1) İmtihan argümanı ile diğer bazı iddialar arasındaki çelişki

İlk göze çarpan tuhaflık, bu argümanı kullananların büyük çoğunluğunun başka bağlamlarda (hatta bazen aynı başlık altında) aynı zamanda ”Allah’ın varlığı açık-seçik ortadadır. Akleden herkes kabul eder.” gibi iddialarda bulunması. Aslında tartışma genelde, müslüman tarafın bu oldukça iddialı teziyle başlıyor ve fakat argümanların zannedildiği kadar da güçlü/geçerli olmadığı tek tek gösterilince yavaş yavaş, bahsi geçen ”açık seçik” delillerin bilimsel/felsefi anlamda objektif ve zorunlu deliller olmadığı, daha çok sübjektif, mistik veya şahsi tecrübeye bağlı olduğu noktasına geliniyor. Son ”tahlil”de ise, iman’ın ilahi bir lütuf ve nasip meselesi olduğuna karar kılınıyor. (Bütün bu farklı iddia dereceleri için, Kuran ayetlerinin bulunabilmesi ise ayrı bir rahatlığı beraberinde getiriyor.)

Oysa tartışmaya çok iddialı başlanılmıştı: ”Allah’ın varlığı açık-seçik ortadır. Salt akıl yoluyla kabul edilmelidir.” Bunun böyle olmadığını kabul etmek zorunda kalan dindar taraf, bu sefer de neden bunun böyle olmadığını açıklamak zorunda kalıyor. İşte burada devreye imtihan argümanı giriyor: ”Eğer Allah varlığını açık seçik belli etseydi, o zaman zaten herkes inanırdı. İmtihan olmazdı.” Bu argümanla, tartışmaya ilk başlanıldığında savunulan o iddialı tezin arasındaki çelişki daha açık olamaz oysa.

(2) İmtihan argümanı ile Kuran arasındaki çelişki

İmtihan Argümanı şöyle diyor: ”Allah, insanlara varlığı hakkında açık seçik deliller vermiş olsaydı, herkes varlığını kabul ederdi ve imtihanın bir anlamı kalmazdı”.

Fakat bizzat Kuran’ın kendisi bunun tam tersini söylüyor. Kuran’a göre Allah’ın varlığını veya Muhamed’in peygamber olduğunu kesin olarak bilenler bile, iman etmeyebiliyor.

Alıntı:
Elmalılı Tefsiri (Bakara/75) => tıkla (http://www.enfal.de/telmalili/bakara1.htm)

Ey iman ehli! Artık bu katı kalblilerin sizin iyilik dolu temennilerinizden dolayı toptan imana geleceklerini ve ahir zaman Peygamberini ve onun getirdiği kitabı tasdik eyliyeceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı ki; Allah’ın kelâmını, yani Tevrat’ı işitirler, bellerlerdi de sonra yine onu tahrif ederlerdi, mânâsını değiştirecek bir surette kelimelerin ve harflerin yerlerini, mânâlarını değiştirirlerdi. Hem bunu anlayamadıklarından, akıl ve idrak noksanlığından dolayı değil, akılları erdikten, ne mânâsında, ne de Allah kelâmı olduğunda asla şüpheleri kalmadıktan sonra bile bile ve kasden yaparlardı. Artık böylelerinden iman ve hayır umulur mu?

Alıntı:
Elmalılı Tefsiri (Bakara/146) => tıkla( http://www.enfal.de/telmalili/bakara2.htm)

Tevrat’ta, Hz. Musa’ya benzer bir peygamber, diye vasıfları anlatılmış bulunduğu için öteden beri kitap ehli tarafından Hatemü’l-Enbiya (Peygamberlerin sonuncusu), ahd ifade eden “lâm” ile “en-Nebiy” Yani “O peygamber” diye anılırdı, böyle tanınırdı. “O” dedikleri zaman bunu anlarlardı. Ancak onun Hz. Muhammed olduğunu gösterecek bir belgeye, kesin bir delile ihtiyaç vardı. Hz. Muhammed’in getirdiği açıklayıcı âyetler ve apaçık mucizelerle bu da hakkıyle temin edilmişti. Bunların karşısında özellikle o zamanki Kitap ehlinin âlimlerinin hiçbir şekilde şüphe ve tereddüdü kalmamıştı. Bunu, çocuklarını bildikleri gibi kesin bir şekilde biliyorlardı.

(…)

Bu âyet, özellikle şunu da isbat ediyor ki, sadece bilmek, sırf kalbe ait olan ilim ve marifet, iman için yeterli değildir. Şer’î iman için itaat ve boyun eğmek, bundan başka gerçeği gizlemeyip açıktan ikrar ve itiraf etmek de lazımdır.

İmanın kökü, kalbe ait bir nitelik olmakla beraber onun geçerli bir iman olması, o kökün, zorunlu bir engel bulunmadıkça açıktan ortaya çıkıp yayılmasına bağlıdır. Kitap ehlinin âlimleri O peygamberi, kalben pek iyi tanıdıkları halde mümin olamamışlar, aksine bile bile gerçeği gizlediklerinden halktan daha fazla yerilen ve ayıplanan inatçı kâfirlerden olmuşlardır.

=> Demek ki, Kuran’ın kendi iddiasına göre, insan kesin olarak, açık seçik bildiği halde yine de boyun eğmeyebiliyor, iman etmeyebiliyor. Yani Allah, varlığını açık delillerle herkesin bileceği şekilde gösterseydi bile, yine de İMTİHAN gayesi ortadan kalkmış olmazdı. Çünkü ”bilmek” -Kuran’ın iddiasına göre- iman için zaten yeterli değil.

Allah’ın varlığını açık seçik bilenlerin bile -Kuran’ın iddiasına göre- inkar edebileceğine diğer bir örnek:

Allah’ın varlığını açık seçik bilenlerin bile -Kuran’ın iddiasına göre- şirke ”düşebileceği”ne bir örnek:

=> Sonuç olarak bizzat Kuran’ın kendisine göre, Allah varlığını açık seçik delillerle ortaya koysaydı bile, yine de bazı insanlar boyun eğmeyerek imandan uzak duracak, inkar edecek veya da şirke düşecekler. Dikkat ediniz: Yukardaki ayetlerde (Elmalılı’nın tefsirinde de vurgulandığı gibi) insanların ”şüheye düştükleri” için DEĞİL, hiçbir şüphe olmadan kesin olarak bildikleri halde iman etmedikleri anlatılıyor!

Kaldı ki, İslam’a göre tek ”ayrıştırıcı” kriter iman-küfür de değil. Bir insan Allah’ın varlığını, Muhammed’in peygamberliğini, Kuran’ın Allah sözü olduğunu kesin olarak bilse bile, (İslam’a göre) yine de zaman zaman nefsine yenik düşüp günahlar işleyebilir. Yani herşey ayan beyan ortada olsaydı bile, bu açıdan da hayatın (iddia edilen) ”imtihan” özelliği ortadan kalkmış olmazdı.

(3) İmtihan argümanı ve hür irade

Kısaca bu noktaya da değinmek istiyorum. Bazı müslümanlar, ”Allah varlığını açık-seçik ortaya koysaydı, hür irade kalmaz, herkes mecburen kabul ederdi.” şeklinde bir iddia atıyorlar ortaya. Oysa konunun hür irade ile bir ilgisi yok. Dünya’nın yuvarlak olduğunu kesin ve zorunlu delillere binaen kabul etmemiz, hür irademizle kabul etmediğimiz anlamına gelmez (eğer ”hür irade” diye birşey genel olarak varsa tabii). Burada kanıtların kesin/zorunlu olması ile irade’nin hür olup olmaması gibi iki farklı kategori birbirine karıştırılmakta. Hür irade örneğin bazı kimyasal maddelerin etkisi altında bazı şeyleri ”yapmaya” fiziken mecbur bırakıldığımız zaman yoktur (ki aslında bu durumda biz birşey yapmıyoruzdur.). Aklen/mantıken zorunlu olan şeyleri kabul ederken, (hep ”hür irade” diye birşeyin genel olarak olduğu varsayımından hareketle) irademiz hürdür.

(4) İmtihan argümanı ve adil imtihan

İmtihan argümanını işleyen müslüman yazarlar, genelde şöyle bir örnekleme getirirler: ”Allah’ın varlığını açık-seçik, herkesin akıl yoluyla kabul edebileceği bir şekilde ortaya koyması, ÖSS’den önce öğrencilere cevapları vermek gibi olurdu. İmtihan adil olmazdı”.

Oysa durum, bundan çok farklı. ÖSS örneğinde kalmak gerekirse, durum şöyle: Bırakın cevapları ve hatta muhtemel soruları, imtihanın olup olmayacağına dair kesin ve net bir duyuru/bildiri yok ortada. Bazı dinler şöyle bir sınav olacağını iddia ediyor, bazı dinler böyle bir sınav olacağını, kimi dinlerde hiçbir sınav yok. Kimse neye çalışacağını, hangi kriterlere göre imtihan edileceğine dair net ve kesin bir bilgiye sahip değil.

Adil bir imtihan, en azından imtihan’ın kendisinin gerçekleşeceği konusunda net ve kesin bir bilgi gerektirirdi. İnsanlığın büyük çoğunluğu müslüman değil ve müslümanların iddia ettikleri gibi bir imtihana inanmıyor. Müslümanların da ezici çoğunluğu -diğer bütün dinlerin mensupları gibi- araştırarak sonradan müslüman olmuş değil, inancını içine doğduğu toplumun sosyal gerçekliği olarak devralmış durumda. Buna rağmen, Kuran’ın müslüman olmayan herkesin ebedi cehennemde kalacağını söylemesi (bkz. Allah neden bu kadar acımasız olsun?)(Link: http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=13309) ve müslümanların da buna inanması, ya kendilerinin çok zeki, müslüman olmayan herkesin de oldukça aptal olduğuna, ya da Allah’ın sebepsiz bir şekilde milyarlarca insana sunmadığı bir lütufu kendilerine sunarak aslında büyük bir adaletsizlik içinde olmasına inanmaları demektir.

——–

Kaynak: http://www.turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=247953&postcount=1

Ekim 2009 Ayın Makalesi Yarışması Sonucu
Turan Dursun Sitesi Forumları Ekim 2009 En İyi Makale Ödülü “Allah varlığını kesin olarak bildirseydi imtihanın anlamı kalmazdı” Argümanı” adlı forum yazısına verilmiştir.

Birinci olan makale Dinlerden Özgürlük Grubu (DÖG) forumunda yapılan oylama sonucu belli oldu.

Söz konusu makaleye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=247953&postcount=1

Makalenin yazarı olan ulpian‘ı tebrik eder katkılarının devamını dileriz.

Yayınlanma: 12 Kasım, 2009

Kur’an-ı Kerîm Geniş Analizi – 3

Standart

Bakara/256: Dinde zorlama yoktur.

Tevbe/5: .. Müşrikleri, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün..

Yukarıda ki ayetlere göz attığımda ilk göze çarpan nokta, ikisine bu kadar tezat bir durum teşkil eden iki kutsal (!) söz. Muhammed’in neden bunları kur’an’a koyduğunu ise ancak şu yolla açıklamak mümkündür sanırım; günlük siyasi gereksinimleri gereği bu tür tepkileri kutsal (!) vecizeler halinde kutsal (!) kitabında yayınlamasıdır.

En’am/125: Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyet’ e açar. Kimi de saptırmak isterse kalbini dar ve sıkıtılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında kılar.

A’raf/178: Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır.

Zümer/22: Allah kimin kalbini İslam’ a açmışsa, o Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.

Nahl/93: Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, ama o istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden andolsun ki sorumlu tutulacaksınız..

Ayrıca bakınız: Fatır/8, Müdessir/31-42 vb..

Secde/13: Biz dileseydik, herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair benden söz çıkmıştır.

Hud/118-119: Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar; esasen onları bunun için yaratmışızdır. Rabbinin, andolsun ki hep insan ve cinlerle dolduracağım, sözü yerine gelmiştir.

A’raf/179: Andolsun ki biz cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır.

İlk üç ayet ve son üç ayet gereğince ortaya çıkan vahim sonucu alenen görmekteyiz. Kur’an’ın Tanrısı sırf cehennemi doldurup yakmak için keyfi olarak hareket ettiğini itiraf etmektedir. Nedendir ki şu soru akıllara gelmekte; madem dilediğinin kalbine imanı ve islamı doldurabiliyorsun ve onu cehenneminden alıkıyorsun da, neden diğer insanlara aynı muameleyi yapmıyorsun? Sanırım kendine verdiği sözü tutmak için, cehennemine odun lazım olsa gerek..özgür iradeden bahseden Kur’an burada çuvallamış oluyor. Tanrının iradeye kadri yetebiliyorken, bazılarını sırf cehennem dolsun da yansın diye bilerek imansız ve kafir (!) bıraktığını burada itiraf etmekte. Demek Tanrı bilerek insanları ayırıyor ve ayırdığı bu insanlar arasında savaşmalarını ve ayrılıp bölünmelerini istiyor.

Tevbe/28-29: Ey iman edenler! Allah’a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.

Zuhruf/32: Dünya hayatında ki geçimlerini aralarında böldük ve bazılarını, bazılarından üstün kıldık.

Bu mantıkla hareket edersek, İslam/Kur’an’ın Tanrısı sadist bir mazoşisttir. İnsanları keyfi olarak bölüyor ve savaşmalarını emrediyor, o da yetmiyormuş gibi böldüklerinden kötü olarak ayırdıklarını cehennemine tıkıyor. Göz yaşartıcı bir adalet ve bir sevgi doğrusu..

Dikkatli bir göz ile görülebilir ki, Kur’an, insan yaşamının ger yönünü, her konuda ki hükümleri ile çelişkilere boğar. Bir yandan kişi varlığına değer verirmiş gibi görünürken, diğer yandan kişiyi kul kertesine ( “ben sizi ancak bana ibadet edesiniz diye yarattım” ) indirir. Bir yandan hürlükten söz ederken, diğer yandan hak ve özgürlük kavramları ile olan konuları, örneğin kölelil kurumunu (Nahl 24/25) doğal olarak görür. Bir yandan kadına değer verirmiş gibi görünürken, (Kadının erkek üzerinden hakkı vardır..), diğer yandan onu “aklen ve dinen dun”, şahitlikte ve miras paylaşımında erkeğin yarı değerinde ve her halükarda erkeğin egemenliği altında ki bir yaratık olarak tanımlar. Bir yandan hoşgörü yanlısı gibi görünürken, diğer yandan kendi emirlerine uymayanları, “kafir” ve “cehennemlik” sayarak ve daha nice olumsuz sıfatlar ile anarak, hoşgörüsüzlüğün en katı şekli ile itham eder.

Al-i İmran/85: Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse onun ki kabul edilmeyecektir.

Şeklinde ki hükümlerden tutunuz da, müşriklerin (putperestlerin) öldürülmeleri gerektiğine (Tevbe/5) ya da,

Enfal/12: .. Artık onların (kafirlerin) boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın..

Şeklinde yok edilmelerine ya da Yahudilere ve Hristiyanlara karşı ” Hak dinini (İslamı) kabul etmelerine kadar ” savaş açılmasına ve İslamı kabul etmedikleri takdirde ” cizye ” (kafa parası) alınmasına varıncaya kadar dehşet saçan tehditler vardır.

Bu vesile ile anlamış olduğumuz kadarını irdeleyip, Kur’an’a tekrar göz atmamız ve sonuçlarını eleştirel akıl süzgecinden geçirip, tartmamız faydalı olacaktır.

Kur’an-ı Kerîm Geniş Analizi – 2

Standart

Kuran’da ki fonetik çelişkiler

Bakara / 159 : İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin ta kendisi olan ayetleri, insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra, gizleyenler varya, muhakkak ki onlara Allah lanet eder. Lanet edebilenler de lanet eder.

Bakara / 160 : Ancak tevbe edip halini düzelterek, hakkı söyleyenler başka. Ben onları bağışlarım, öyle merhametliyim. Tevbeleri kabul ederim ben.

Bakara / 161 : Amma, ayetlerimizi inkar etmiş ve kafir olarak can vermiş olanlar, işte Allah’ ın laneti, meleklerin laneti ve insanların laneti hep onlar üzerine olsun.

Bakara / 162 : Ebediyyen o lanetin altında kalırlar. Ne azapları hafifletilir. Ne de kendilerine göz açtırılır.

Bakara / 163 : Muhakkak ki hepinizin ilahı tek bir ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. O rahman ve rahimdir.

İlk olarak;
Sürekli edilen, bir lanet söz konusu. Bu düşmanca tutum ve sert cephenin, hoşgörü ve kutsiyet ile bir alakası olamaz. Bir Tanrı ve onun Peygamberi sürekli lanet edemez. Bu diktatör rejiminden farksız bir yapıda, hedef göstermekten başka birşey değildir. Bu derece vahşi olmalarının sebebi peygamberinin vahşi olmasında saklı sanırım.

İkinci olarak;
159. surede ilk satırda telaffuz edilen bir kişi var. “İndirdiğimiz” cümlesi, çoğul bir ağızdan gelmekte. Sonra ki satır, Tanrı’ nın lanet edeceğinden söz ediyor. Oysa ki bu Tanrı’ nın ağzından çıkmış olamaz. Çünkü Tanrı indirseydi, “İndirdim” cümlesi kullanılması mantıklı olurdu ve bir başka Tanrı’ nın lanet etmesi gibi bir cümle, kendisinin varlığı ile çelişirdi. Görülen o ki Muhammed kendi ağzından yazdırmıştır.
160. Sure tamamen Tanrı’ nın ağzından kaleme alınmıştır. Bağışlayacağını ve tevbeleri kabul edeceğini söylüyor. Nitekim Muhammed değilse tabii ki.
161. Sure, 159. Sure’ de olduğu gibi, Tanrı’yı üçüncü şahsa indirgeyen ve sureyi sahiplenen bir Muhammed profili çizmekte..
162. Sure çoğul anlam taşımaktadır. Burada Tanrı sanki yalnız değilmiş ve bir başka varlık ile beraber yazıyormuş gibi bir anlam çıkmakta. Bu bir yana Muhammed’in ağzıdan çıkan kişisel bir tehdit de söz konusu..
163. Sure tamamen Muhammed’ in sözleridir. Yoksa Allah kendisinden başka bir ilaha tapınılması için emretmezdi. Bu onun yine varlığı ile çelişmesine sebeb olurdu.

Şimdi algoritmik ele alalım;
159. Sure – Muhammed’ in sözü, 160. Sure – Allah’ ın sözü, 161. Sure – Muhammed’ in sözü, 162. Sure – Allah ve farklı biri yahut Muhammed ve bir kaç kişi, 163. Sure – Muhammed’ in sözü.
Görülen odur ki, Bir Allah yazıyor sureleri, Bir Muhammed.. Sırayla ortaya çıkıyor. Enteresan. Tamamı Allah kelamı olduğu varsayımlanan bir kitap için büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.
Ya Allah kitabı yazarken, Resulunden yardım istedi, ya beraber yazdığı bir başka varlık var ki bu onun tekliğine gölge düşürür, yada Muhammed dönemin iktidar vehametine kapılıp, kitabın temasının gidişatını şaşırdı. Algoritmik hatalar meydana çıkardı.

(Favorim, sona ayırdım..)

Bakara / 30 : Ve düşünün ki; Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit; “A!.. Orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek bir mahlukmu yaratacaksın? Biz hamd ile tesbih ve seni takdis edip dururken?” dediler. “Her halde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyler bilirim.” Buyurdu.

Bu sure de bahsi geçen “Adem”, daha yaratılmadan önce bile melekler tarafından ne kadar vahşi ve azgın olduğu bilinmekte. Sonra, melekler Tanrı’ larının bu emrine karşı söz söyleyip muhalefet yapmışlardır. Sonra, iradesiz, robotik ve denileni koşulsuz yerine getiren, oalrak nakledilen melekler nasıl olurlarda, düşünüp taşınıp böyle öngörülü bir muhalefette yüce yaratıcılarına karşı söz söylerler? Kaldı ki, Araf 13′ de bahsi geçen durumda şeytan/iblis’ de aynı durumdan ötürü böylesine hoş karşılanmamış direk kovulmakla yetinmiştir. böyle bir adalet gözlerimi yaşarttı doğrusu.
Kaldı ki başta da belirttiğim gibi meleklerin daha Allah’ ın aklında olup sözünü yeni açtığı bu “Adem” meselesi hakkında böyle öngörülü davranmaları ve bu denli insan evladının mizacını tanımaları da komik bir durum. Sonra Allah herşeyi bilebileceğinden pek emin olmasa gerek ki “her halde” cümlesini kullanıyor. Yoksa bu o anlamda değil de hani şu ilkokul çocuklarının tavırlarına benzer bir olay gibi “her halde” durumu mu tasvir ediliyor?
Bu Allah yeterince olgun değilmidir? Daha saymak isterdim ama inançlı arkadaşları fazla “Kızdırmanın” bir anlamı yok.

Şeytan’ ın / İblis’ in Şaşkınlığı

Araf / 12 : “Sana emrettiğim halde, secde etmene engel ne oldu?” buyurdu. “Ben” dedi, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.

Hicr / 33 : “Benim” dedi, “bir kuru çamurdan, değişken bir balçıktan yarattığın bir beşere, secde etmem mümkün değil.”

İsra / 61 : “Yine unutma ki, bir zaman meleklere Adem için secde edin demiştik, derhal secde ettiler. Fakat İblis; “hiç” dedi, ben bir çamur halinde yarattığın kimseye secde edermiyim?”

Sanırım Şeytan / İblis efendinin bir küçük hafıza problemi var ki, neden dolayı isyan ettiğini şaşırmış. Bir çamurdan yarattın derken, diğer yanda kuru çamur ve ya değişken balçık diye bahsediyor. Yahut çamur halinde diye niteliyor. Bu Şeytan / İblis Allah’ ın ne yarattığı hakkında bir fikri yokken nasıl olurda böylesi büyük(!) bir isyana kalkışıyor, aklım almıyor doğrusu. Kaldı ki Bakara 30′ da bahsi geçen meleklerin aynı durumda sadece sevgili Allah’ dan hoşgörülü bir cevap almaları anlatılıyor. Aynı adalet tekrar gözlerimi yaşarttı.