Muhammed’in peygamberliğine eleştiri

Standart

Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.

Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğrenmekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böyleceşehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman… için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik…” (Şûra Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran mübarek kitaptır…” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.

Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine babalık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.
Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)… muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece, sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mekke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.
Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örneğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Ali İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin”hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)… inandık… deyin…” (Bakara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab ehli”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd…) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler: “Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi” (Maide Suresi, ayet 19); “…önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17).

Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristiyanlara, putperestlere vd…) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuran’ın Eleştirisi s.24-25)

Kur’an’da Kadın

Standart

Aslında kadınlar için birer talihsizlik olan ayetler, Muhammed henüz Mekke’de iken ortalıkta yoktu. Mekke’de oluşan 86 surede kadınla ilgili aleyhte hiçbir cümle yok. Kadınlar aleyhindeki ayetleri, Medine döneminde oluşan 28 surenin bir kısmında görüyoruz. O da Muhammed’in birden fazla kadın almaya başladığı zamana denk geliyor. Bu dönemde Muhammed genel olarak kadın aleyhinde ayetler oluştururken, özel olarak da kendi kadınları hakkında üst üste kontrol ayetleri oluşturuyor. Ahzab suresi 28’den 34’e kadar isim verilerek özetle, “Ey Muhammed kadınları, dikkatli olun! Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Sizden kim açık bir terbiyesizlik yaparsa bunun cezası iki katıdır ve bu cezayı vermek de Allah için çok kolaydır (Hele tanrının burada, size ceza vermek bana kolaydır demesi çok ilginç. Sanki şimdiye kadar bunun kolay olduğunda şüphe varmış gibi). Sakın konuşurken kırıtmayın ki, kalbinde kötü niyet olan sizin hakkınızda olumsuz bir şeyler düşünmesin. Normal konuşun, ciddi olun. Evinizde oturun ve eski cahil insanlar gibi süslenip dışarı çıkmayın” gibi ifadeler kullanılıyor.

Burada şunu sormak lazım; Diyelim ki Muhammed Hatice’den sonra Medine’de birçok kadınla evlenmeseydi, acaba o zaman, ‘Ey Muhammed hanımları…’ diye başlayan bu ayetler gelir miydi? Gelmezdi. Çünkü kadınlar yoksa kime hitap etsin? Demek ki ortalıkta özel bir ihtiyaç var ki benzer ayetler yardıma koşuyor. Kadınlarını kontrol altında tutabilmek, işi daha da sağlama bağlamak için, aynı Ahzab suresinin (ki Medine surelerinden biridir) 59. ayetinde bu sefer de, ‘Ey Muhammed hem kadınlarına-kızlarına, hem de inananların eşlerine söyle başlarını örtsünler’ diyerek kadınları tam da kontrol altına almak istiyor. Hatta Muhammed, ben öldükten sonra da benim hanımlarım asla başkalarıyla evlenemezler, onlar tüm Müslümanların anneleri durumundalar’ diye bir cümle ekliyor. Bir cümle yetmiyor gibi bu konuda aynı anlamı içeren iki ayet oluşturuluyor (Ahzab suresi 6. ve 53. ayetleri).

Öyle oluyor ki, Muhammed’in ölümünden sonra eşlerinden Ebubekir kızı Ayşe 18 yaşında dul kalınca, bu ayetler yüzünden resmiyette evlenemiyor ve yaklaşık olarak 50 yıl daha dul olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Genç olan diğer hanımları da (mesela; Safiye, Hafsa, Cüveyriye, Marya, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Zeynep b. Cahş, Haris kızı Meymune vs) Muhammed’in ölümünden sonra Kuran’daki ayetlerin gereği olarak ölünceye kadar dul kalmak zorunda kalmışlardır.

Kaynak: Arif Tekin (Kuran’daki Tanrı s. 116-117)

Çelişkili Ayetler

Standart

Kur’an ‘da, Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Ne var ki, ‘An-dolsun ki, cehennemi, cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır benden” (Secde Suresi, ayet 13).

Bu ayeti okurken bir de Enam Suresi’nin şu ayetine göz atalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini Islama açar; kimi de saptırmak isterse… kalbini iyice daraltır… “ (Enam Suresi, ayet 125.)

Dikkat edileceği gibi bu ayetlere göre Tanrı, eğer dilemiş olsa bütün insanları Müslüman yapabilecekken yapmıyor; bir kısmını “Müslüman” yapıp bir kısmını “kafir” kıldığını bildiriyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine kesin bir söz verdiğini söylüyor. Daha başka bir deyimle insanların tümünü doğru yola sokabilecekken böyle yapmadığını, çünkü böyle yapmış olsa, bu takdirde cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Olacak şey midir bu? Hiç “Yüce”bir Tanrı, hiç yoktan insanları cehenneme atmak gibi bir davranışa yönelmekten zevk alıyormuş gibi konuşabilir mi?

Yukarıdakine benzer olmak üzere, Kur’an’ın Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetlerinde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı ’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu” (Hûd Suresi, ayet 118-119).

Görülüyor ki, bu ayetler anlaşılmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ve birbiriyle çelişir satırlarla, fakat bütün bunlardan başka bir de Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşmazlıklarla dolu.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuranın Eleştirisi s. 55-56)

Rüyalar ve Dualar gerçekleşir mi?

Standart

Genellikle mucize iddiaları, duaların kabul olmasından tutun büyülerin/muskaların işe yaramasına kadar çok sayıda mistik iddiaya dayanır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:

Annem kanser olmuştu, doktorlar bunun üzerine onun asla iyileşmeyeceğini söylemişlerdi. Kurtulmasının neredeyse olanaksız olduğu bu hastalıktan, dualarımız sayesinde kurtuldu.

Sihir ve büyü ile ilgili şöyle bir mucize iddiası da öne sürülebilir:

Yeni kiraladığımız ev ilk başta gözüme güzel gözükmüştü. Fakat o eve geldikten sonra başıma bir sürü talihsizlik geldi. İşimden kovuldum, sevgilimden ayrıldım… Yaşayabileceğim en kötü anları yaşadığımı diyebilirim. Sonra evi inceleyince evin içinde muska buldum… Böyle bir mucizevî olaydan sonra inançsız olmam imkânsız…

Bunun dışında rüyaya dayalı mucize iddialarından birine şu şekilde bir örnek verilebilir:

Ablamın uzun yıllar boyunca çocuğu olmuyordu. Bir gün rüyamda bebek sesi duydum, O sese yaklaşınca yeni doğmuş bir bebek olduğunu anladım. Bir hafta sonra da ablamın hamile olduğunu öğrendik. Bu tesadüf olamaz, muhakkak bir mucize olmalı.

Buna benzer iddiaların ardı arkası kesilmez. Hepsinin temel noktası, hatalı ilişki kurmanın sonucu olarak ‘mucize’ diye ortaya atılmış olmalarıdır. Dualarda, batıl inançlarda ve kişisel hayatımızda deneyimlediğimiz onca olayda düştüğümüz bir mantık hatası var. Aslında birbirleriyle bağlantılı olmayan iki olay, sırf bizlerin bazı şeyleri birbirleriyle bağlantılı olduğu fikrinde genel bir kanıya sahip olmamızdan dolayı birbirleriyle bağlantılı gibi durabilirler. Konu ile bağlantı kurmadan önce ‘olaylar arasında ilişki kurmanın evriminden’ söz etmek istiyorum.

Çok eski zamanlarda, henüz medeniyetler oluşmadan önce yaşayan iki insanı gözünüzün önüne getirin. Herhangi bir sebeple otların arkasından hışırtı sesleri geldiğini varsayalım. Bu hışırtı seslerinin ardından bu insanlardan birinin vahşi hayvanlarla ses arasında ilişki kurduğunu ve doğal olarak oradan kaçtığını; ikinci bireyin ise böyle bir ilişki kurmadığını ve o yerde kalmaya devam ettiğini tahayyül edersek ilişki kuran bireyin hayatta kalma şansının daha yüksek olduğunu anlayabiliriz. Bu durumda, atalarımızın ilişki kurma yönünde evrim geçirmiş olduğunu düşünmek ve bu sebeple ilişki kuran bir beyne sahip olduğumuzu savunmak tutarlı hale gelir. Ne var ki kurulan ilişkiler her zaman doğru olmayabilir. Örneğin çalı sesleri ile vahşi hayvanlar arasında ilişki kuranın yaşama şansı daha yüksek olsa da kurduğu ilişki hatalı olabilir. Bu durumda beynimizin kurduğu her ilişkiyi gözü kapalı kabul etmemiz gerekiyor. Bu durumda kurulan ilişkiyi, yeterli bir deneme-yanılma sürecinden geçirdikten sonra, yüksek yargılama gücümüzün etkisiyle sorgulamamız gerekmektedir. Dua ile gerçekleşen olay arasında kurulan ilişki, mutlak doğru bir sonucu vermeyebilir. Aynısı rüya ve mucize, muska ve kötülük ilişkileri için de geçerlidir.

Aslında birbirleriyle alakası olmayan iki olay, bizim ilişki kurma eğilimimizden ve birinin diğerinden sonra gerçekleşmesinden dolayı birbirleriyle bağlantılı gibi durabilir. Örneğin dua ettikten sonra duada bahsettiğimiz olayın gerçekleşmesi bizi ‘Dua ettiğim için bu olayı yaşadım’ düşüncesine yöneltebilir. Aslında dua eylemi ile bağlantısı olmayan bir olay gerçeklemiştir. Ama ilişki kurma yetimiz bu iki olay arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşündürmüştür. Burada ‘Post hoc ergo propter hoc’ olarak bilinen mantık hatasına düşülür. Bu deyimi ‘Bundan sonra o halde bunun sebebiyle’ olarak çevirmemiz mümkün. Mantık hatası ise şu şekilde işler:

1- (A) olayı gerçekleşti
2- (A) olayından sonra (B) olayı gerçekleşti.
3- O halde (A) olayı, (B) olayının sebebidir.

(B) olayının (A) olayından önce gerçeklemiş olması, (B)’nin (A) sebebiyle olduğunu göstermez. Bunun iddia edilebilmesi için (A) olayı ile (B) olayı arasında doğrudan bir ilişki kurulmalıdır. Birbirleriyle bağlantısız olan herhangi iki olay düşünün. Örneğin kitabınızı kaybetmiş olun(A olayı) ve tam bu sırada arkadaşınız kapınızı çalsın(B olayı). Bu iki olayın arka arkaya gerçekleşmiş olması, bu iki olay arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermeyecektir. Kitabınızı kaybetmeniz ile arkadaşınızın sizi ziyarete gelmiş olması bağlantısız olaylardır ve bu ikisinin arka arkaya gelmesi elbette tesadüftür. Tesadüf derken şunu kastediyorum: o an kitabınızı kaybetmemiş olabilirdiniz ve arkadaşınız sizi ziyaret etmiş olabilirdi; o an kitabınızı kaybetmiş olabilirdiniz ama arkadaşınız sizi ziyaret etmiyor olabilirdi. Şimdi (A) olayı yerine ‘dua etme’ eylemini (B) olayı yerine de ‘duada bahsi geçen olayın gerçekleşmesi’ ifadesini koyun veya (A) olayı için ‘rüya görme’ (B) olayı için ‘mucizevî gerçekleşme’ ifadelerini yerleştirin. Tüm bunlar birbirleriyle bağlantısız olan farklı iki olayı bağlantılı gibi görme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Dua etmeseniz de o olay gerçekleşecektir, rüyayı görmemiş olsaydınız da ablanız hamile kalacaktır/kalmayacaktır, evinizde muska olmasaydı da başınıza kötü olaylar gelecektir/gelmeyecektir. Bu olaylar arasında bağlantı olmadığı açıktır. Zira aynı şekilde o olayın tersi için dua etmiş olsaydınız, duanız gerçekleşmeyecekti. Farklı bir rüya görmüş olsaydınız, rüyanız gerçekleşmeyecekti. İki olayın bağlantılı olmadığını düşünmemiz için görmemiz gereken her şeyi dua/büyü/rüya olaylarında görmekteyiz. Bu durumda doğal olarak ‘post hoc ergo propter hoc’ mantık hatasına düşüldüğü savunulmalıdır. Bunun dışında dua etme ile duanın gerçekleşmesi arasında kurulan bağlantı kara kedi görme ve başınıza kötü bir olay gelme; merdivenin altından geçme ve bir akrabanın ölüm haberini duyma gibi batıl inançlarda da rastlanmaktadır.

Birbiriyle bağlantısız ama biri diğerinden sonra gelen iki olay düşünelim: örneğin bir gökdelenden aşağıya doğru taş bıraktığınızı, taşı bırakmadan önce ‘Taş, düşmeni emrediyorum’ dediğinizi varsayalım. Bu iki olay arasında bağlantı olup olmadığını test etmek için şunları yapabiliriz:

1- Taşı bıraktığınızda fakat ‘Düşmeni emrediyorum’ demediğinizde taşın düştüğü en az bir durum varsa
2- Taşı bıraktığınızda ve ‘Düşmeni emrediyorum’ dediğinizde taşın düşmediği en az bir durum varsa

…taşın düşmesi ile sizin sözünüz arasında bir bağlantı yok demektir. Dikkat edilecektir ki taş bırakıldığında sözler söylenmese bile taş düşecektir. Aşağıdan yüksek bir hava akımı verildiğini ve bu akımın yarattığı basıncın, taşa uygulanan yer çekimi kuvvetinden daha yüksek olduğunu varsayalım. Bu koşullar altında taş bırakılsa ve sözler söylense bile taş düşmeyecektir. Bu durumda iki koşulu da görmemizden kaynaklanarak, taş ile söz arasında doğrudan bir ilişki olmadığını anlayabiliriz. Aynı uygulamayı muska-kötülükle karşılaşma ilişkisi için düşünelim:

1- Muskanın olmadığı fakat başa kötülük gelen en az bir durum varsa
2- Muskanın olduğu fakat ciddi kötü durumlarla karşılaşılmadığı en az bir durum varsa

…muska ile yaşanan olay arasında doğrudan bir ilişki olmadığını anlayabiliriz. İki duruma da oldukça rastlanıldığı şüphe götürmez şekilde doğrudur. Muskanın olduğu durumlarda başınıza iyi şeyler de gelebilir; muskanın olmadığı durumlarda başınıza kötü şeyler de gelebilir. Aynı şey dua-iyileşme, rüya-gerçekleşme gibi bağlantılı sanılan ilişkilerde de geçerliliğini sürdürür.

Bunun dışında bahsettiğimiz dua/büyü/rüya mucizelerine dair küçük bir olasılık hesaplaması yaparsak bahsettiğim natüralist açıklamanın tutarlılığı gözler önüne gelecektir. Bir gün içinde milyarlarca insan rüya görür; bir gün içerisinde milyarlarca olay yaşanır. Bu milyarlarca rüyanın bazılarının gerçekleşmiş olması şaşılası bir durum mudur? Yüzlerce muska/büyü arasından bazılarının tutmuş olması şaşırılması gereken bir olay mıdır? İşin en dini içerikli olanını, duaları düşündüğümüzde; her gün hastanelerde binlerce, on binlerce, yüz binlerce hasta bulunur. Bu hastaların ailelerinde muhakkak dini bütün insanlar vardır ve bu hastalar için dua edecektirler. Bu hastalardan bazıları, doğal olarak, iyileşecektir. Fakat doktorların zorlu süreçleri, çabaları bir kenara atılarak bu iyileşmenin sebebi olarak dualar gösterilir. Bu tavır oldukça ukalaca bir tavırdır. Bunun dışında, iyileşmeyen o kadar hasta içerisinde iyileşenlerin ailelerinin duaları bu kadar önemsemeleri takdire şayandır. Bahsetmeye çalıştığım şey, görülen milyarlarca rüyadan gerçekleşmeyenlerin bir çöpe atılıp gerçekleşenlerin mucize olarak görülmesi; edilen onlarca duanın gerçekleşenleri mucize olarak görülürken gerçekleşmeyen sayısız duanın unutulması; yapılan büyüler arasında gerçekleşmeyenlerinin hafızadan silinirken gerçekleşenlerin büyütülerek göz önünde bulundurulması yalnızca algıda seçiciliktir. Buradan herhangi bir açıklama çıkmayacaktır.

Tüm bunları bir kenara bırakacak olursak olanak sınırlarının biraz dışına çıkıldığında duaların/büyülerin/rüyaların etkisiz olduğunu anlamamız kolaylaşacaktır. Nelly Karpova ile evlenmek için dua etmeyi deneyin; İstanbul’da iken beş dakika sonra New York’ta olmak için büyü yaptırın… Yüksek ihtimalle bunlar gerçekleşmeyecektir. Durum böyle olunca, fizik kurallarının biraz dışına çıkıldığında Tanrı’nın bu olaylara müdahale etmediğini düşünüyorsak fizik kuralları dâhilindeki olaylar için de Tanrı’nın doğal bir müdahalede bulunduğunu söylememiz için yeterli bir sebep yoktur.

İslam ve diğer herşey

Standart

İslam dini bugün eskiden olduğundan daha fazla tartışılmaktadır. İslam dininin topyekun muhasebesi, ilk defa, yaklaşık birbuçuk asır önce, hem İslam uleması hem de Şarkiyatçılar tarafından yapılmıştı. Bu muhasebenin sebebi, Avrupada yeni gelişmekte olan bir dünya görüşünün etkin hale gelmesiydi. Daha önceleri, Orta Çağ boyunca, İslam ve Hıristiyan inanç sistemleri arasında yoğun bir diyalektik yaşanmıştı. Böyle bir cedel sürecinde İslam otoriteleri, İslam dininin Hıristiyanlığa üstünlüğünü savunuyorlardı. Bunun gerekçesi ise, onlara göre, bu yeni dinin akla daha uygun olduğu ve hatta İslamın bizzat ‘akıl dini’ olduğu iddiasıydı. Ancak bugün, İslam dini, tamamen akla dayanan, ve inanç sistemlerini bir kenara iten farklı bir zihniyetle kaşı karşıya kalmıştır. Aslında, İslamın sırf akla dayanan hayat anlayışlarına karşı mücadelesi yeni değildi. Dokuzuncu asırdan onüçüncü asra kadar Yunan Akliyatiyla yoğun bir şekilde cebelleşmiş ve bu çekişmeden zaferle çıkmıştı. Bu zaferin gerisinde, maddi güce sahip olması ve o zamanki insan bilincinin inanç dışındaki kabullenmelere hazır olmaması gerçekleri yatıyordu. Ne gariptir ki bu zafer, bir sonraki hamlede onun hezimetinin de sebebi olacaktı.

Ancak, bugün, İslam dünyası güç ve kudret sahibi değildir. İman edenin bilinci ise her türlü inancı sarsacak biçimde, şüphe merkezli bir kültüre maruz kalmıştır. İslam dininin otoriteleri, bu maddi zaaf ve zihinsel saldırı karşısında tedbir almışlardır. Fiziksel aczi telafi için rakibinden bilim ve teknoloji ithal etmiştir. Yeni Batı Akliyatına karşı ise çeşitli savunma manevraları geliştirmiştir. Bu yeni zihniyet, akla dayandığı için, aklın tabiatı gereği, çeşitli zamanlarda çeşitli ve çoğu zaman birbirine zıt düşünce ve ideolojiler üretmiştir. İslam dininin savunucuları bu beklenmedik çıkışlar karşısında bazen çaresiz kalarak elindeki kutsal malzemeyi mucizevi bir biçimde yorumlayarak karşı koymuştur.[1] Bu durum, çok vahim sonuçlar doğurmuştur. Bu makalede, Batı menşeli düşünce akımlarına karşı İslamcı düşünürlerin savunma tezleri ve bunların İslam dinini hangi şekillere soktuğunu tartışacağım.

Avrupa’da Moderniteyle birlikte Orta Çağ mentalitesinin temeli sayılan mutlak değerlerden vazgeçilince, zamansal ve şartlara bağlı izafi değerler sistemleri çoğu zaman birbirine zıt biçimlerde ortaya çıkmıştır. Kapitalizm, komünalizm, liberalizm, sosyalizm, komünizm ve milliyetçilik gibi. Daha önceleri, kesin çizgilerle birbirinden ayrılan rejim önerileri, son zamanlarda daha ılımlı bir tavırla eklektik bir özellik kazanmıştır. Katılımcı demokrasi, çokseslilik, müzakere etiği veya rejimi, kültürlerarası işbirliği ve küreselleşme gibi. İnsanlığa mutluluk vaadiyle ortaya çıkan bu yaşam projelerinin herbirinde eksiklikler olmakla birlikte, sunabilecekleri iyilik unsurları da vardır. İslamcı düşünürler, bu farklı rejimlerdeki olumlu yönleri tespit edip bunların benzerlerinin ve hatta daha iyilerinin İslam’da varolduğunu iddia etmişlerdir. Zıt bakış açılarından ortaya çıkan iyiliklerin İslamın değişmeyen mutlak ilkelerinde yer bulabilmeleri için yeni bir tefsir ve te’vil metodunun bulunması gerekirdi. İslamın kutsal kaynakları olan Kuran ve hadislerin radikal bir şekilde yorumlanması yeni nesil islam düşünürleri için vazgeçilmez bir koşuldu. Böyle bir yoruma gerekçe olarak ya geçmiş zaman müfessirlerinin nassların gerçek anlamlarını kavrayamadıkları veya zaman ve zeminin değişimiyle farklı yorumların meşruiyeti ileri sürülüyordu.[2] Ondokuzuncu asır sonları itibariyle başlayan yeni İslam yorumları şu şekilde sınıflandırılabilir:

Muhammed Abduh ve Cemalüddin al-Afgani’nin başlattığı savunmacı yorum

Bu yaklaşımda Batı’dan gelen her iyilik, özgürlük, erdem bilimsel veri veya teknoloji önce kabul edilir sonra bunlara dinin temel kaynaklarında bir yer aranır. Geçmiş müfessirlerin yorumlarına gidilir, buralardan bir ipucu elde edilmezse Arap dilinin sentaks ve etimolojisine son çare olarak başvurulur. Arapçanın esnekliği ve bir zamanlar bir medeniyetin taşıyıcısı olması ona bir kelimeye farklı anlamlar verme imkanı vermektedir. Yorumcu, bu dilin bu özelliklerini istismar ederek daha önce kafasına koyduğu anlamı bir şekilde buluverir. Bu yeni anlam özde nassların esas vermek istediği mesajla bir ilgisi olmayabilir. Ancak böyle bir anlama da işaret ettiği, yorumcu tarafından, kutsal kitabın ilahi yapısının bir kanıtı biçiminde takdim edilir. Bu yaklaşım, günümüze kadar birçok İslam düşünürü tarafından benimsenmiştir. Bazen bunlara reformcu lakabı verilir.[3] İran’da Abdulkerim Suruş ile Türkiye’de Yaşar Nuri Öztürk bu ekolün halıhazırdaki temsilcileridir. Ayrıca, Malezyalı Muhammed Naqib al-Attas da kendisinin kurduğu Uluslararası İslam Düşünce ve Medeniyet Enstitüsü’nde daha farklı bir İslamlaştırma projesini uygulamaktadır. Al-Attas burada hem İslam dünya görüşünün Batı mentalitesinden tamamen farklı olduğunu ileri sürmekte hem de Batı’da üretilen bilim ve değerlerin İslamlaştırılması gerektiğini iddia etmektedir.[4]

Hasan al-Benna ile Seyyid Kutb’un kurucusu olduğu redd cephesi

Burada Batı’dan gelen tüm kültürel unsurlar ve sosyal değerler İslam dışı ve Cahiliyye mirası olarak nitelendirilir. İslam dininin temel tezleri ile Modernitenin ana ilkeleri arasındaki farklar apaçık bir şekilde ortaya konur. Vahye dayanmayan ve hatta ilahi bigiyi yadsıyan Batı dünya görüşü ve yaşam biçimiyle İslam öncesi Arap düşünce ve gelenekleri arasında paralellikler çizilir ve iki yaşam şeklinin de İslam dinine aykırı olduğu sonucuna varılır.[5] Yaklaşık dokuz asır önce Muhammed al-Gazali Yunan felsefesi hakkında benzer bir fetva vermişti.

Bu iki sınıfın dışında diğer bir yaklaşım da Batı sekülerizmi ile müslümanlığı birarada götüren, ama daha çok Batı taraftarı olan kimselerin oluşturduğu kesim. Bu yaklaşımın ne İslami bakımdan ne de batı dünya görüşünü benimsenmesi bakımından fazla teorik gerekçesi yoktur. Daha çok pratik bir yaşam modeli olarak varlığını sürdürmektedir.[6]

Şimdi, bu her iki yaklaşımın, günümüz egemen zihinsel normları karşısında, İslamın temel tezlerinin geçerliliği ve İslami yaşam biçiminin devamı için yeterli olmadığını açıklamaya çalışacağım.

Tanrı Merkezli Dünya Görüşü ile İnsan Merkezli Dünya Görüşü

Son iki asır içerisinde, tüm dünya kültürlerini etkisi içine alan Batı medeniyetinin temelinde insanın bizzat kendisi ve kısmen doğa yatmaktadır. Halbuki Orta Çağda egemen olan Sami dinlerinin hepsinde merkez, Tanrının kendisidir. Her şeyi yaratan ve insanı imtiyazlı biçimde şekillendiren, bu sebeple de ona itaat misyonunu yükleyen Tanrı ve O’nun karşısında O’na kulluk görevini üstlenen insan. Bu kurgu, tek-Tanrılı Üç semavi dinin ortak özelliğidir. Halbuki, mevcut Batı dünya görüşünde Tanrı merkez olmadığı gibi, ne doğa bilimlerinde ne de sosyal değerlerin tespitinde Tanrıya gönderme yapılmaz. Daha doğrusu, modern düşüncede Tanrı, sorun olmaktan çıkmıştır. Bunun bir nedeni, Tanrı konusunun önemsiz olmasından değil, bu konuda ilerleme sağlanamamasındandır. Aydınlanmanın teorisyeni olarak kabul edilen Kant, gerek tek-Tanrılı dinlerin teolojilerinde ve gerekse felsefe kaynaklı doğal teolojide Tanrının varlığı için ortaya konmuş olan tüm teorik argümanları çürütmüştür.[7] Ondan sonraki felsefi akımlarda Tanrı, kendisinin de salık verdiği ya etik ya da irrasyonel alana kaydırılmıştır. Ancak, akılsallıkla desteklenmeye ihtiyacı olmayan inanma veya ‘iman’, Tanrının varlığını kabullenmede en meşru yol olarak görünmektedir. Nitekim modern din savunmasında akli kanıtlardan oldukça uzaklaşılmaktadır.[8] Çünkü, inanma yoluyla doğruluğu kabul edilen dogmalar akılla ispata çalışıldığında, aynı şekilde akılla çürütülmesi meşruiyet kazanır. Güçlü rasyonel karşı argümanlarla yıkılmaya yüz tutan inanç ilkelerini kurtarmak için tekrar imana başvurmak, oyunun kurallarını oyun içindeyken değiştirmek olduğundan, rasyonelliğe açık inanç sistemleri büyük tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdir. Halbuki Orta Çağ kültüründe akıl, dinin hizmetine verilmişti. Dinin kurumları dışında eğitim merkezleri de olmadığından inanç sistemleri, günümüzde olduğu gibi bağımsız veya seküler bir akılsallıktan zarar görmüyordu.[9]

Akli destekten mahrum bırakılmış inançlar, ya inanç umdelerinin teorik doğruluklarından vazgeçecekler, dolayısıyla onların pratik sonuçlarına güvenecekler, veya insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkisi üzerinde duracaklardır. Akla ve mantığa uygunluk, bir inanç önermesi için kıstas olamaktan çıkınca, her türlü inanç, eşit bir meşruiyet kazanır. Pratik olumlu sonuçlar söz konusu olunca, hangi inancın ne tür olumlu etki yapacağını tespit problemi ortaya çıkmaktadır. Böylece inancın insan yaşamındaki yeri ve etkisi doğal olarak sorgulanmaktadır.

Diğer taraftan, yine Batı düşünce tarihinin son iki asrında felsefi akımlardan fenomenoloji, pozitivizm, analitik felsefe ve modern psikolojide etkin bir akım haline gelen psikoanaliz, insan zihnini, inanma eyleminden gittikçe uzaklaştırmış, veya inanmanın psişik nedenleri ortaya konarak onu ulvi makamından aşağıya düşürmüştür. Bu felsefi ve psikolojik akımlar gereğince inanma, insan doğasının kolaya olan eğilimi ve doğruya en kısa yoldan erişme isteğinden kaynaklanmaktadır. Gerek bilimsel ve gerekse sosyal ilişkiler doğrularına bir metotla yaklaşıldığında bunların çok miktarda zihinsel çaba gerektirdiği ve varılan sonuçların ancak göreli doğrular olabildiği sonucuna varılmaktadır. Bu şekilde, yüzyıllar boyunca insan zihninin en yoğun eylemi olan inanmak, yerini başka bir zihinsel eyleme bırakmaktadır. O da gerekçeli bilgidir. Öyleki bilimsel ve hatta matematiksel doğrulara inanmak, yani bilgi derecesine getirmeden kabullenmek bile sağlıklı bir zihin eylemi sayılmamaktadır.[10] Bu sebeple, yalnız İslam diniyle sınırlı kalmamak şartıyla her türlü inanç, zaman içinde, insan zihnindeki sapmalar sebebiyle eski önemini yitirmiştir.

Tanrının varlığına inanmak, inanan insanın hal ve hareketlerinde Tanrının iradesine uygunluğu gerektirmez. Çünkü bu iradenin ne olduğunu ancak insan olarak sınırlı yetilerimizden hareket ederek bulmaya çalışırız. Bulduğumuz her şey ise, insani olma sınırını aşamaz. Bu sebeple insan kimliğimizle Tanrının iradesini zaten saptayamayız. Tanrı adına ortaya koyduğumuz her şey, kendi ürünümüzdür. Tüm evrenin gerisindeki güç olarak tanımlanan ve zaman ve mekandan bağımsız olan yüce varlığı kavramamız mümkün değildir. Böyle bir iddia için evrenin bütünüyle bizim için bir bilgi ve tecrübe haline gelmesi gerekir. Bu da çok uzak bir ihtimaldir. Tanrının bilinemeyeceği, tarif edilemeyeceği, O’nun adına ne düşünürsek O’nun o olmadığını hem kutsal kitaplar hem de teologlar dile getirmektedir. Buna rağmen bilinemeyecek bir kaynaktan emir ve yasaklar çıkarmak ve insanlık için bir misyon belirlemek bir çelişki değil midir? Tanrının adının çok anıldığı dil ve kültürlerde, Tanrı adıyla başlanan bir çok eylemde bir sürü nahoş hatta çirkin sonuçların ortaya çıktığını görmüyor muyuz? Hatta günümüzde kendilerini müslüman olarak tanımlayan ve Kuran ayetlerini de slogan haline getirerek büyük terör ve insanlık suçu işleyenlerin tanrısallıkla ne ilgileri olabilir?

Diğer taraftan Tanrıya gönderme yapmadan birçok iyi düşünce ve eylem icra edenler yok mu? Bu iyilikleri, sırf Tanrı adı anılmadığı için kötülük mü sayacağız? Kendisine verilen yetilerle tüm varlığın gerisindeki büyük varlığı bilemeyeceğini söyleyen ve bu sebeple O’nun adına hareket etmeyen kişinin samimiyetinden ve tevazuundan şüphe edebilir miyiz? Tanrısallık iyiliğin bizzat kendisi ile ilgiliyse, ve bu iyilik Tanrıya referans verilmeden de olabiliyorsa, ve hatta Tanrı’ya gönderme yapılarak kötülük de yapılabiliyorsa Tanrı’ya inanmak ve Onun iradesine uygunluk iddiası nasıl bir imtiyaz sağlamaktadır?

Bu soruları bu şekilde peşpeşe sıralamamın sebebi, Tanrı’yı bir yaşam projesinin merkezi yapmanın bize bir şey kazandırmayacağını ve zorunlu olarak bizi Tanrı’ya götürmeyeceğini göstermektir. Çünkü, Tanrı’yı merkez yapmakla Tanrıdan birşeyler alamayacağımız gibi, O’na doğru giden bir yolda olduğumuz hususunda bir avantaj da sağlamaz. Sonuçta, yine insan olarak biz bizeyiz ve insanüstü bir bilgiye sahip değiliz. Bundan çıkaracağımız sonuç şudur: düşünce ve eylemlerimizi büyük metafizik ide ve inançlarla ilişkilendirerek onları daha yüce ve kutsal hale getiremeyiz. Düşünce ve eylemlerin kıstasları insan olma kapasitesini aşmayan bir alandadır. Onları transendental alana bağlamak bir bakıma onları kamufle etmek demektir.

İnsan merkezli dünya görüşlerine gelince, görünüşte pek ihtişamı olmayan böyle yaşam stratejileri insanın bilgi elde edebilmesi ve bu kümülatif bilgiyle kültürel evrime geçmesi için yegane yoldur. Böyle bilgi ve değerler alanlarında evrilme sayesinde biriken izafi bilgiden Hegel’in de belirttiği gibi mutlak (Tanrısal) bilgiye doğru ilerlemek mümkün olabilir. Yoksa, tezelden, mutlakları beri getirip onları bilmek yerine onlara inanmakla, doğa bilgisi ve etik eylemler alanlarında yücelmek yerine sabit ritüellere sarılıp onları tekrarlamanın, insanı büyütmeyeceği ve Mutlaka yaklaştırmayacağı apaçıktır.

Hem insandan başlamak, bir bakıma bilinenden başlamak demektir. İnsan zihni, doğası gereği bilinenden bilinmeyene doğru hareket eder. Bilinmeyenden başlayarak hiçbir zaman bilgi sahibi olamaz. Tanrı yüce olmakla birlikte bilinmeyen olduğundan O’ndan başlayarak bilinebilecekleri bilemeyiz. O’nun isminin yüceliği yaptığımız işin de yüce olduğunu göstermez. Eğer Tanrı’ya ulaşmak insanoğlunun uzun vadeli nihai bir misyonu ise buna ancak insandan başlayarak varılabilir. Biriken bilgi merhalelerinde O’na gönderme yapmanın hiç faydası olmadığı gibi zaid ve bir belirsiz kavramın gereksiz kullanımı bilginin gelişmesine sadece zarar verir. O’na giden yolda gecikmelere sebep olur.

Tanrı’ya gerek doğa ve gerekse sosyal hadiselerde bir rol biçmek, olayları tesbit etmede ve onların analizinde sorun yaratır. Zorunluluk alanı olan doğa ile kozmik alan, belli, değişmeyen kanunlarla hareket eder. Bu alana özgür olan Tanrı iradesini sokarsak çözülemeyecek bir belirsizliğe yolaçar. O zaman doğa bilgisi de imkansızlaşır. Çünkü, her olmuş veya olacak hadisede kural haline gelmeyen bir serbest unsur bulma şartı ortaya çıkarır. Bu da doğa kanunlarını geçersiz ve doğa bilgisini ulaşılmaz hale getirir.

Diğer taraftan Tanrı’yı tarih yapan bir fail olarak kabul edersek, başka bir deyişle insan eylemlerinin cereyan ettiği özgürlük alanının bir aktörü olarak benimsersek bu da bir çok güçlüğe sebep olacaktır. Öyle ki, insanların sepep olduğu olaylarda Tanrı payını bulmak, olayların gerisindeki insanların sorumluluğunu tespitte vazgeçilmez şart haline gelir. Bu payın tespiti insandan insana ve tarihçiden tarihçiye göre değişeceğinden ve böyle bir tespitte kıstasın ancak keyfi bir kabul olacağından olayların açıklanması ve faillerin saptanması imkansız hale gelir. Görülüyorki Tanrı’yı hem zorunluluk hem de özgürlük alanına sokmanın bir faydası yoktur. Sadece karmaşa yaratır. Bu bir bakıma Tanrı’ya saygısızlıktır. Bu da gösteriyor ki Tanrı’ya inanmak ve sevmek adına düşünülen ve yapılan birçok düşünce ve eylem o insanı sadece Tanrı’dan uzaklaştırmaktadır.

Mutlak Değerler ve İzafi Değerler

Tek-Tanrılı dinlerin bünyesini oluşturan dogmaların hemen hepsi zaman ve mekan sınırlarını aşan doğruluk iddiasında kesinlik ifade eden önermelerden oluşur. Gerek metafizik alanda ve gerekse sosyal ilişkiler alanında kesin ve değişmez doğrulara sahip olmak görünüşte imtiyazlı bir durum yaratır. Ancak insanın kendisi tüm varlığıyla zamansal olduğundan ve hatta benliği bile zamanla değiştiğinden böyle bir varlığın zaman üstü bir bilgiye sahip olması düşünülemez. Böyle değerlere ulaşmış olmak demek, insan zihinsel ve kültürel evriminin bitmesi demektir. Yeni doğruların önü kapandığı gibi mevcut doğruların algılanmasında da bir gelişme olmayacak demektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Mutlak’ın bilgisine ulaşmak insanlığın nihai bir misyonu olabilir. Böyle bütün insanlığı ilgilendiren temel bir görevi, bir zaman diliminde ‘ona ulaştım, onu elde ettim’ iddiası, doğruları yakalama çabasına sekte vurur ve sözü edilen bu ilahi misyonu geciktirir.[11]

Farklı kültürlerin günümüzdeki hızlı iletişim sayesinde insanlığın ortak bilincine yaptığı en önemli katkı, durağan doğrulardan hareketli doğrulara geçmiş olmaktır. Bu yeni anlayışta ‘doğruları bütünüyle yakaladım’ aldatmacasıyla rehavate kapılmak yerine her mevcut doğrunun doğruluğundan şüphe ederek yeni, daha kapsamlı doğrulara uzanma imkanı vardır. Artık bilimsel olsun sosyal olsun her doğrunun belli bir ömrü vardır. Bu ömür bazen kısa bazen de uzun olur, ama hiç bir doğrunun süresiz kalma imtiyazı yoktur. Bu yeni anlayış, günümüz insanını Orta Çağ insanından da kesin çizgilerle ayırmaktadır. Dinsel inançların egemen olduğu çağda insanlar, teorik önermelere, bu önermeleri söyleyen kişinin otoritesine güvenmek veya güvenmemek açısından bakardı. Söyleyen kişi itimat edilen bir kişi ise, ve daha önce yalan söylememişse dediği doğrudur, bu şartları yerine getirmemişse yanlıştır. Halbuki modern anlayışta, fizik ve metafizik önermelere onu söyleyen kişi ve kurumdan bağımsız olarak bakılır. Bir önerme ancak onunla ilgili kıstaslara göre değerlendirilir. Söyleyen kişinin statüsü bu kıstasların içinde değildir. Önermeyi ölçmenin başlıca prensibi ise ondan şüphe etmektir. Kıstaslar uygulandığında bu şüphe izole olunmuşsa önermenin doğruluğu ortaya çıkar, her ne kadar bu doğruluk zamanla sınırlı ise de. Kıstaslar önermeyi doğrulamıyorsa bundan önerme sahibinin ‘yalancı’ olduğu sonucu çıkmaz. Sadece belli bir alanda ileri sürdüğü bir düşüncenin pek tutmadığı belirlenir. Bu yanlışı yapan kişi, her şeye rağmen kültüre ve insan perspektifinin genişlemesine hizmet etmiştir.

İnsanın zihinsel eylemlerinden biri olan güvenmek, itimat etmek veya iman etmek, bir kişinin bilgi veya doğruluk adına ileri sürdüğü sözler ve düşüncelere değil, onun karakterine, insan ilişkilerindeki tutarlılığında kullanılmalıdır. Çünkü, en sevdiğimiz ve saydığımız bir kimsenin teorik alandaki doğruluk iddialarından şüphe etmeye hakkımız vardır. Bu doğruluk iddialarını söyleyen kişiyi sevip saydığımız için şüphe etmeden kabullenmekle hem kendimize hem onu söyleyene hem de doğrulara haksızlık etmiş oluruz.

Aslında insanlığın düşünce tarihi boyunca, kültürün ve medeniyetlerin duraklayıp gelişmemesine en büyük sebep, zihnin temel fonksiyonlarının kendilerine uygun alanda kullanılmamasıdır. Mesela, doğa olaylarına, astronomik hadiselere bilgi sağlayacak bir yaklaşım yerine, metafizik inançlarla yaklaşılmıştır. İdeolojilere bakış, eleştirel bir inceleme yerine komple bir biat şeklinde olmuştur. Bu tutum sonra bir fanatizme dönüşmüş, bilim ve sanatı da olumsuz yönde etkilemiştir. Şu bilinmelidir ki, ister dinsel dogmalar olsun ister bir ideolojinin ilkeleri olsun bunlara mutlak doğrular biçiminde inanan insan, kendisi gibi inanmayan ve düşünmeyene şiddet uygulamaya potansiyel olarak hazırdır.

İslam kelamcılarının mutlak değerleri ve dinsel dogmaları aklın değerlerine tercih etmelerinin arkasında dogmaların sabit ve güvenilir olduğu, oysa, aklın verilerinin ve hükümlerinin değişken olduğu, bugün verdiği hükmü yarın yadsıyabileceği, bu sebeple de akla güvenilemeyeceği düşüncesi vardır. Bugün insanlığın eriştiği kültür ve zihinsel yapı ise, asıl insana yararlı olanın değişken değerler olduğu, insanın ancak değişebilen izafi değerlerle evrilebileceğini, sabit değerlerin ise insan tabiatına uymadığı ve kültürü durağan hale getirdiği noktasındadır.[12]
.
Vahiy Bilgisi

Tek-Tanrılı Semavi dinlerin temelinde olağanüstü niteliği olan vahiy bilgisi yatar. Bu bilgi çoğu zaman eğitim görmemiş peygambere, bir akıl yürütme sürecinden geçmeden gönlüne bir şekilde aktarılan bilgidir. Bu bilginin kaynağı Tanrıdır. Doğruluğu şüphe götürmez bir kesinlikte kabul edilir. Bu inanan kişinin vahye bakış şeklidir. İslam filozoflarından al-Farabi ile İbn Sina bu bilgiye felsefi bir açıklama getirmişlerdir. Onlar, bu fevkalade bilginin kaynağını bizzat Tanrı yerine Plotinus’un Sudur Nazariyesindeki Onuncu Aklı uygun bulmuşlardır. Bu akıl aynı zamanda bütün üniversal bilgileri insan müfekkiresine vehbeden Faal Akıl’dır. Bu akıl bazen Cebrail melek ile de özdeşleştirilmiştir. Peygambere ulaşan bilgi, onun düşünce merkezi (müfekkire) yerine, görüngüler biçiminde onun hayal merkezine (muhayyile) inmektedir. Bunun sebebi peygamberin kavramsal düşünmek için eğitim görmemiş olmasıdır. Müfekkirenin doğal olarak daha üst seviyede ve kavramsal bilgi oluşum yeri olması, İbn Rüşd gibi bir filozofu, filozofun bilgisini peygamberin bilgisinden daha üstün görmeye itmiştir. Bu felsefi açıklamalar al-Gazali ve diğer Ehli-Sünnet uleması tarafından reddedilmiştir.[13] Bu konunun asıl anlatacağımız tarihsel görüşlerle pek alakası yoktur. Ancak bu fevkalade bilgi iddiasının asırlar önce filozoflar tarafından olduğu gibi kabul edilmediğini belirtmek içindir. Modern zamanlarda vahiy kritiğini sistematik bir şekilde yapan Tüm Vahyin Kritiği[14] kitabının yazarı Fichte’dir. Filozofun bu kitabında vardığı sonuç, vahiy bilgisinin nihayette akılla çelişmemesi gerektiği ve akla uygun olma zaruretidir. Aslında, Fichte’den yaklaşık altı asır önce İslam mütekellim ve filozofu Fahrüddin al-Razi, akıl ile nakil çelişkisinde akla öncelik vermekle bu sonucu zaten öncelemişti.[15]

Şimdi, vahiy ile gelen bilgi paylaşılamayan bilgidir. Yani vahiy alan kişi bunu nasıl aldığını başkasıyla paylaşamaz. O olağanüstü tecrübe sadece kendisine aittir. Paylaşıp aktardığı şey, bu olağanüstü unsuru içermez. Başka bir deyişle, vahyin içeriğini dinleyen kimseler vahyin içindeki ilahi anlatımı farkedemezler. Çünkü, insanüstü bir akıldan gelen Tanrısal bir mesajı, bir insan sahip olduğu kapasiteyle idrak edemez. Kapasitemiz üstündeki gerçekler bizim için bir anlam ifade etmezler. Hatta bilimsel alanda bile bin yıl sonra, bilimsel gelişmenin sonucu olarak ulaşılabilecek ve dolayısıyla anlaşılabilecek bir bilimsel teorinin bugün ortaya atılmasının bir faydası yoktur. İlahi bilgiyi anlayıp kavramaya hiç bir zaman insanoğlu yetkin olmayacaktır. Zira tanrı bilgisi numenlerin bilgisidir. Yani, bütünsel ve komple bilgidir. İnsan bilgisi ise fenomenlerin bilgisidir. Yani, özün değil görüngülerin bilgisidir ve devamlı kısmidir, parça parça gelişir. Bu sebeple, peygamberlerin nasıl ilahi bilgiye mazhar olduklarını bilemeyiz. Ancak bu fevkalade olayın bize yansıyan tarafı, bizim anlayabildiğimiz ve anlayabileceğimiz bilgidir. Neyi anlayamıyorsak ve anlamaya yetkin değilsek, böyle bir bilginin bizim için bir kıymeti yoktur. O bilgi yanlış olduğu için değil, biz anlayamadığımız için. Daha önce de belirttiğimiz gibi aktarılamayan bilgi ve tecrübe özel ve kişisel kalmaya mahkumdur.

Vahiy konusu ve vahiy ürünü olan Kuran metni İslamın ilk asırlarında İslam uleması arasında büyük ihtilaflara sebep olmuştur. Kuran kelamının yaratılmış olup olmadığı, bu sözlerin bizzat Tanrı sözü mü yoksa peygamberin Tanrı sözünün yorumu mu gibi sorular kelam literatürünün en heyacanlı bölümlerindendir.[16] Halbuki halis Tanrı kelamı olsa dahi biz ondan ne anlayabiliriz sorusu sorulsa bu sorun bu kadar dal budak salmazdı.

Peygamberlere özel olan vahiy tecrübesini, onlara inananlar tarafından paylaşılamayacağını söylemiştik. Bir bilginin meşruiyetinin de o bilginin aynı şekilde diğer insanlar tarafından kavranması şartına bağlı olduğunu belirtmiştik. Bu şartın gücünün bir alameti olacak ki, geçmiş ve günümüzde bazı İslam uleması peygamberlerinkinin aynısı olmasa da onlarınkine benzer olağanüstü bir hal veya bilgiye mazhar olma gibi beklentileri olmuştur. Hatta bazıları böyle hadiseleri yaşadıklarını bile iddia etmişlerdir. Al-Gazali’nin, yaşadığı yüzyılın müceddidi olma arzusu ve bunun için bir işaret beklentisi, Said-i Nursi’nin bazı eserlerinde fevkalade olaylar yaşadığını ifade etmesi ve hatta Risale-i Nur muhtevasının olağanın üstünde bir kaynaktan geldiğini ima etmesi, ve günümüzde Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisini ‘çıplak uyarıcı’ olarak ilan etmesi peygamber tecrübesini paylaşma temayülünün kanıtlarıdır.
.
İnsan, Yaşam Stratejileri ve İnsanüstü Değerler

İnsanın kendisi gelmiş geçmiş bütün ideolojilerin ve inanç sistemlerinin kaynağı ve kurucusu olmasına rağmen, o, çoğu zaman kendi ürettiği bu düzeneklere kendisini mahkum etmiştir. Kendi ürettiği değerleri kendisinden daha kıymetli tutarak kendisini köleleştirmiştir. Kendi kurduğu dünya görüşüne ve içindeki değerlere hayran kalmış, mübtela olmuş, onları yüceltmiş kendisini ise küçültmüştür. Bunun farkına varıp tekrar kendine geldiğinde, köleliğe isyan edip efendiliğini ilan etmiştir. Buna da devrim veya aydınlanma adını vermiştir. Bu, insanın kendini kendinden kurtarmasıdır. Yoksa bu dünyada insanı kendisinden başka köleleştiren başka bir yaratık yoktur. Öyle anlaşılıyor ki devrimlere sebep olan, değişmeyen sistem ve içindeki değerlerdir. Durağanlık bir krize sebep olunca da yeni değerlerin ortaya çıkması için zemin hazırlanmış olur. Krizin temel nedeni insanın bir yaşam projesini kendisinden daha kutsal bilip ona müdahele etmemesidir. Sağlıklı bir medeniyette, müellifin eserine müdahale hakkı gibi, o medeniyeti yaşayanların bütün değerlere müdahalesi, revize edip değiştirmesi bir haktır. Bundan geri kaldığı zaman, bu ihmalin ceremesini pahalıya öder. Bu ifadelerden kasdım şudur: bütün sistemlerin yaratıcısı insanın kendisidir. Hiç bir iyilik insanın dışındaki bir kaynaktan insana ulaşmaz. Bir yaşam projesi terkedildiğinde oradaki iyilikler de terkedilmiş olmaz. Gelmiş geçmiş bütün mentaliteler yok olsalar bile, insan, içinde iyilik ve erdem bulunan sistemleri yine kuracaktır. Çünkü kaynak kendisidir. Bu bilinmediği zaman bir dünya görüşünde insandan daha kıymetli kavram ve değerler ortaya çıkar. Bu değerleri korumak için de insanlar feda edilir. İnsanlar, kendilerinin kurguladıkları değerler uğruna birbirlerini hiçe sayıp yokederler. Bu tür dünya görüşleri, toplumsal yaşam içindeki şiddetin ve bireyin psikolojisindeki güvensizlik ve huzursuzluğun sebebidir.

Merkezinde insan ve insanın kıymeti olmayan dünya görüşlerinde insan yücelemez, insan hakları ve insanın kerameti ortaya çıkmaz. İnsanın gelişip kıymetlenmediği bir yaşantı modelinde tanrı kavramı gibi metafizik bir ideye yakınlık ise uzak bir ihtimaldir.
.
İslam ve Diğer Dünya Görüşleri

İslama zıt ve merkezinde Tanrı olmayan mevcut dünya görüşlerine rağmen İslam varlığını devam ettirmektedir. Ernest Gellner’e göre bunun sebebi, İslamda her türlü yeniliğe karşı kendisini koruyan ve her defasında kendisini tekrar ortaya koyan bir “öz” vardır. Ancak bu “öz”ün ne olduğu hususunda bir ipucu vermemektedir.[17] Bu “öz”ün ne olduğu bana sorulursa şöyle bir açıklama yapabilirim: İslam Dininin temel metinlerinde ve tarihsel seyrinde bir “ideal insan” ve “ideal toplum” miti vardır. Aslında bir bakıma bu bir “ütopya”dır.[18] Her iyiliği kapsayan, her türlü eksikliği gideren, her mevcut iyilikten daha iyisini bahşeden bir ütopya. Bu, birçok samimi inananı gerçeklik aleminden koparıp hayali bir dünyaya bağlar. Bu aynı düşünce, diğer kültürlerin ürünü olan birçok bilimsel ve sosyal alandaki yenilikleri İslamda arama sürecine de yol açmaktadır. Bu süreç, dini nassların birçok din bilgini tarafından keyfi yorumlarına yol açmıştır. ‘İslam her türlü iyiliği kapsar’ inancı, İslamı sonunda anlaşılmaz hale de getirmiştir. Asırlar boyunca yeni hadiseler karşısında yapılan tefsir ve teviller İslamın insana iletmek istediği gerçek mesajı örtmüştür. Bu yorumlar öyle hacimli bir yekun haline gelmiştir ki birbirine zıt hükümlerin dine uygunluğunu eşit otoriteyle bulmak mümkündür. Nitekim, bugün bu dinin hem baskıcı İslamcı rejimler tarafından hem de bu rejimler altında ezilen kitleler tarafından kullanılması[19] ve bir kurtarıcı olarak tanımlanması, bu geniş yorumlama spektrumun bir sonucudur. İslam dininin metinlerini keyfi yorumlamanın ve onu her türlü soruna çözüm getiren fevkalade bir kaynak olarak algılamanın bir sonucu da bu dinin terör örgütleri tarafından istismar edilmesidir. Dinin bu şekilde hatalı kullanımının başka bir sebebi de müslüman toplumunda birçok laikleştirme çabalarına rağmen İslamın hala yegane meşruiyet zemini olmasındandır. Böylece her yeni strateji her yeni düşünce bu dinden icazet almak zorunda kalmıştır. Her türlü dünyevi sorunun metafizik inançlarla ilişkilendirildiği bir kültürde doğru çözümü saptamak gayet zordur.
.
Sonuç

İslam dini geçmiş zamandaki diğer dünya görüşleri gibi insanlığa hizmet etmiş ve bir medeniyete de adını vermiştir. Bu dinin ondört asır önce hitap ettiği toplumdaki sosyal ve metafizik sorunlar bugünkü insanın sorunları değildir. Tanrının varlığı, O’nu temsil eden kavram ve semboller, ölüm, sonraki yaşam ve öyle bir yaşamdaki haller günümüz insanını meşgul eden konular değildir. Halbuki tüm Orta Çağ kültürlerinde bu tür konular temel sorunlardır. İnsan bilinci kültürel evrimle her dönemde belli konularla ilgilenmiştir. Çağdaş insanın sorunları da kendi zamanına aittir; gelecek nesillerin sorunları değildir. Bu sebeple İslam dini günümüz insanına hitap etmemektedir. Doğal olarak İslam dininin mesajlarında bütün zamanlarda yaşayan insanlar için çıkarılacak dersler vardır. Ancak tarihe mal olmuş tüm kültürlerde bu tür hitaplar mevcuttur. Hiçbir yaşam projesi kendinden sonraki nesiller için hazırlanmadığından İslamın ideal insan modelini, Tanrı-insan ilişkisini, insana temel görev olarak yakıştırdığı kulluk misyonunu tüm zamanlara yaymak daha önce de belirttiğimiz gibi insanın tekamülünü durdurur. Her dönem insanın kendi hakikatını arayıp bulma ve kendisi için emir ve nehiyler çıkarma hakkını da ellerinden almış oluruz. İslam dinin temel iddiaları, hitap şekli, kullanılan dilin özellikleri, çözüm getirmeye çalıştığı sorunlar Cahiliye dönemi Arap toplumunun tarihsel şartlarıyla yakından ilgilidir. Bazen bu şartların bilgisi (Esbab-ı Nuzul) olmadan bazı Kur’an ayetlerini ve peygamber sözünü anlamak mümkün değildir. Çağdaş Kur’an yorumcuları, bir felsefi akım olan hermenutik ve modern tarih yazılımından da etkilenerek İslamın metinleriyle tarihsel ortam arasında yakın bir ilişki kurmaya çalışmaktadırlar.

İslami dünya görüşünü ve pratiklerini günümüz insanına uygulamak için yukarda sözünü ettiğimiz iki yaklaşımın da yetersiz olduğunu belirtmek isterim. Seyyid Kutb’un önderliğini yaptığı Batı kültürünü dışlayan, onu, Tanrıyı içermeyen maddiyatçı olarak niteleyerek İslama aykırı bulması bana göre doğru ve samimi bir tesbittir. Benzer bir tespiti, Onbirinci yüzyılda Yunan Kültürü konusunda, al-Gazali yapmıştı. Ancak bugünkü şartlar tamamen farklıdır. Çağdaş Batı dünya görüşü, bilim teknoloji, sanat, eğitim ve bilgi ve iletişim imkanlarıyla kendisi dışındaki bütün kültürleri etkisi altına almıştır. Samuel Huntington’ın kullandığı ‘Batı ve Diğerleri’ (The West and Rest)[20] kültürlerarası savaşı anlatmak bakımından yerinde bir ifadedir. İslam dünyasını çepeçevre saran yabancı ancak içerde çok taraftar bulan bir farklı yaşam modeline sınırları kapatmak mümkün değildir. Bu yaklaşımın tesbiti doğru ama önerdiği çözüm yanlıştır. Batı kültürüne aldırmadan kapalı bir coğrafya yaratıp onun içinde saf bir müslüman tipini yaşatmak gerçekçi görünmemektedir. Böyle bir strateji, zaten kısmen kopuk olan İslam dünyasını uluslararası camiadan tamamen koparır.

Diğer yaklaşıma gelince, bu, İslami dünya görüşü ile Batı dünya görüşünü barıştırmayı hedefleyen, onları, özde birbirine yakın bulan görüştür. Bu yaklaşım, hem doğruluktan hem de samimiyetten uzaktır. Her seferinde, Ecnebi kültürde her yeni çıkan bir düşünce, sosyal veya bilimsel değer için İslama uygunluğunu kotarmak adına dinin temel nasslarını tahrif ederek ideal müslüman tipinden ve İslamın dünyaya bakışından taviz vererek elde edilmeye çalışılan bir uzlaşma. Bu uzlaşmanın simsarlığını yapan birçok din bilgini maharetlerini ortaya koymak için her türlü imkanı kullanmaktadırlar. Bunlar, aslında hem bağlı olduklarını iddia ettikleri dinlerine hem de içten içe hayran oldukları ama bunu açıkça söyleyemedikleri Batı kültürüne ihanet etmektedirler. Bunların çabası belki belli bir işe yaramaktadır. İnanan halkı tedricen dinden soğutmak ve onları yeni bir dünya görüşünü benimsemeye hazırlamak. Acaba bu mabeynciler böyle bir kültür ajanlığı yaptıklarının farkında mıdırlar?

Modern birey insanlığını hiç bir yaşam rejimine teslim etmeyen insandır. Bu, çok yeni tip bir insandır. Genel olarak müslüman veya geleneksel hıristiyan veya yahudi kendi insanlığını inandığı dinle özdeşleştirir. Böyle yapmakla kendini bir dünya görüşü içinde tüketir. Radikal değişikliklere kendisini tamamen kapatır. Halbuki, Batının son üç asır içindeki geliştirdiği kültürle birey, statik değerlerden dinamik değerlere geçerek, kendi insan olma tabanını bir zaman içinde kabul ettiği sistemlerden daha geniş ve kapsamlı tutmuştur. Aslında insanın alternatif sistemler kabullenme yetisi o kadar geniştir ki gelmiş geçmiş bütün dünya görüşlerini bir insanın kafasına dolduracak olursak o kişide hala yeni kabuller için gerekli yer ve kapasite mevcuttur. Bunları anlatmamdaki kasıt şudur: İslam dini, tüm ilke ve kurumlarıyla tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış, o devrin insanının sorunlarına çareler sunmuştur. Bilhassa ahlak kurallarını koruma altına alarak dürüst ve samimi insanların yetişmesini sağlamıştır. İslamı günümüz şartları perspektifinden eleştirmek de insafsızlık olur. Çünkü böyle bir yaklaşımdan hiç bir sistem sağ salim çıkamaz. O zaman asıl sorun müslümanın sorunudur. Çünkü sistemler kendilerine süre biçmezler. Onlara zaman tayin edenler, onlara hayat veren insanların kendileridir. Müslüman, onu çevreleyen ve tüm diğer kültürleri de etkisi altına alan Batı dünya görüşünden kendisini soyutlayamaz. Birçok kültürel değerin küreselleşme akımıyla insanlığın ortak malı haline geldiği bir dünyada, çağdaş ve egemen bir dünya görüşüne aldırmamak mümkün değildir. Bundan, Batı dünya görüşü doğru, diğer dünya görüşleri yanlıştır anlamı çıkarılmamalıdır. Söylemek istediğim, gün onların günüdür. Çağımızın şartlarını şekillendiren ve onlara hitap eden kültür Batı kültürüdür. Tabii ki onun da belli bir ömrü vardır ve ona da alternatifler çıkacaktır. Ancak bu alternatifler, tarihte denenmiş sistemler değil, bugünkü değerleri aşan, yeni ve henüz denenmemiş sistemlerdir. Çağdaş müslüman, bilincini zenginleştirerek kendisini radikal seçimler yapabilecek yetkinliğe kavuşturmalıdır.

DİPNOTLAR:

[1] Noorani, A. G., Islam ve Jihad: Prejudice versus Reality, Zed Books, London and New York, s. 106-107.
[2] Halliday, Fred, “Orientalism and Its Critics”, British Journal of Middle Eastern Studies, Vol. 20, No: 2 (1993), p. 155.
[3] Wright, Robin, “Islam and Liberal Democracy: Two Visions of Reformation”, Journal of Democracy, 7. 2 (1996).
[4] Wan Mohd Nor Wan Daud, The Educational Philosophy and Practice of Syed Muhammed Naquib Al-Attas: An Exposition of The Original Concept of Islamization, ISTAC, Kuala Lumpur, 1998.
[5] Qutb, Sayyid, Milestones, International Islamic Federation. USA, 1980.
[6] Rahman, Fazlur, “Islamic Modernism: Its Scope, Method and Alternative”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 1, No: 4, (Oct. 1970). Fazlur Rahman bu yaklaşıma iki-zihinlilik (double-mindedness) adını vermektedir.
[7] Kant Immanuel, Critique of Pure Reason, A592B620-A630B658
[8] White, Morton, Religion Politics and the Higher Learning, a Collection of Essays, Harvard University Press, Cambridge Massachusetts, 1959, pp. 92-93.
[9] Copleston, Frederick, S. J., A History of Philosophy, Image Books, Doubleday, April 1985, Vol: II, s. 552-566. ve Gilson Etienne, Reason and Revelation in the Middle Ages, Charles Scribner’s Sons, New York, 1966.
[10] Russel, Bertrand, The Problems of Philosophy, Oxford Uni. Press, London, 1967.
[11] Swidler, Leonard, After The Absolute, Fortress Press, Minneapolis, 1990.
[12] Whitehead, Alfred N., Religion in the Making, New American Library, New York, 1974.
[13] Leamon, Oliver, An Introduction to Medieval Islamic Philosophy, Cambridge University Press, Cambridge, New York, 1985, ss. 87-108.
[14] Fichte, Johann Gotlieb, An Attempt at a Critique of all Revelations, trans. Darret Green, Cambridge University Press, Cambridge, New York, 1978.
[15] Ceylan, Yasin, Theology and Tasfir in the Major Works of Fakhr al-Din al-Razi, ISTAC, Kuala Lumpur, 1996, s. 41.
[16] Hustryn Wolfson, The Philosophy of Kalam, Harvard Uni. Press, Cambridge, Massachusetts, 1976, ss. 235-304.
[17] Gellner, Ernest, Islamic Dilemmas: Reformers, Nationalists and Industralization, the Southern Shore of The Meditterranean, Mouton Publishers, Berlin, New York, Amsterdam, 1985.
[18] Al-Azmeh, Aziz, Islams and Modernities, Verso, London, New York, 1993.
[19] Tibi, Bassam, The Challenge of Fundamentalism: Political Islam and
the New World Order, University of California Press, Berkeley-Los Angeles-London, 1998.
[20]Bkz:http://lander.edu/atannenbaum/Tannenbaum%20courses%20folder/POLS%20103%20World%20Politics/103_huntington_clash_of_civilizations_full_text.htm

Bilimsel açıklamalar, Evrim teorisi ve Tanrı

Standart

Efendim, biz biliyoruz ki şu anda canlılık var. Ve biliyoruz ki bir zamanlar yoktu. Tam ne zaman oluştuysa o zamanın yakınlarına gidelim. Şimdi diyebiliriz ki, beş dakika önce canlı yoktu ama şimdi var. Evrim olgusu ilk canlıların çok daha basit oluşu, şimdiki düzeye evrile evrile gelişidir. Bu evrilme sürecinde, bildiğimiz kimyasal etkilerin haricinde bir şeye rastlamak mümkün değildir. Bu türden, bilinen etkilerle bilinmeyen bir zaman diliminde neler olduğunu söyleyen teorilere “bilimsel açıklama” denir. Evrim teorisi bir bilimsel açıklamadır.

Yaratılış düşüncesi ise bilimsel olmaktan uzaktır çünkü bilinmeyen bir etkiyi işin içine dahil eder. Bu fikrin savunucuları genellikle argüman olarak doğal süreçlerin canlı gibi kompleks bir yapıyı oluşturma ihtimallerinin düşük olduğunu öne sürerler. Fakat, şu ana kadar gözlemlemediğimiz, bilinmeyen dış etkinin yalnız o zaman için varolma ihtimalini hesaplamazlar. Bu bilinmeyen etkinin yaratıcı olduğunu öne sürmek, hele ki kutsal kitaplarda tariflenen yaratıcının bu olduğunu öne sürmek içinse hiçbir yeterli delil yoktur.

Bu bilinmeyen etkiye her seferinde bilinmeyen etki demek yerine “tanrı” diyelim. Tanrının varlığını ve yokluğunu varsayarak ihtimal hesabını tekrar gözden geçirelim.

1. Tanrı var ise: Etki bilinmeyen birşey olduğundan tam olarak mahiyeti, ne işe yaradığı hakkında bir şey söylenemez. Belki bu etki evrenin oluşumu esnasında bir kez işe müdahil olmuş ve evrim gibi düşük ihtimalli bir olayın gerçekleşmesini sağlamış, veya herşey seyrinde giderken olaya müdahil olmuş ve pat diye “Adem”i yaratmıştır. Hangisini tercih edeceğini bilemediğimizden bu olasılıklardan hangisinin olduğu hakkında bu bilgilerle teorik olarak bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Bu durumda herşey bildiğimiz etkilerle gerçekleşmiş ve o düşük ihtimalli durum olmuş demektir. Ne gözlemsel açıdan ne teorik olarak sorun yoktur.

Bir benzetme yapacak olursak, Ali evde tek başınadır. Evin ilk durumunu bildiğimizi farzedelim. Eve geldiğimizde masanın üzerinde bir bardak görüyoruz ve evden çıkarken orada olmadığını biliyoruz. Bu örnek için bilinmeyen etki olan tanrının varlığını ve yokluğunu varsayıp tekrar düşünelim.

1. Tanrı var ise: Ne düşündüğü ve olaylara nerede ne zaman karışacağı bilinmediğinden, Ali doğmadan çok önce evreni Ali’nin bardağı masanın üzerine koymasını olanaklı kılacak şekilde programladığı mı yoksa Ali evdeyken bizzat bardağı kendisinin mi masanın üstüne koyduğu hakkında bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Ali bardağı masanın üzerine koymuştur. Çünkü evde Ali’den başka kimsenin olduğu bilinmemektedir. Peki neden Ali durduk yere bardağı masanın üzerine koysun? Belki su içmiştir. Veya başka bir şey de içmiş olabilir. Belki de canı sıkılmış, veya içinden bardağı alıp masanın üzerine koymak gelmiştir. Bunların hepsi olabilecek şeylerdir ve bilimsel açıklama sınıfına girer. Şimdi sorsak, Ali’nin evde bu zaman zarfında yapabileceği pratikte sonsuz sayıda işten bardağı masanın üzerine koyma seçeneğinin tutma olasılığı kaçtır? Çok düşük olduğu kesindir.

Bilimsel açıklamalarda olasılığı hesaplamanın yanlışlığı (istatistikteki bir şey olduktan sonra onun olasılığını hesaplamanın yanlış olduğu ilkesi) ortadadır. Çünkü ne kadar düşük olursa olsun öyle bir şeyin olduğu durumların varlığı bir yerlerde hata olduğunu gösterir.

Bunun asıl nedeni teorik olasılık ve deneysel olasılığın işin içine girmesi, bir de yapılan hiçbir deneyin bir diğerinin olasılığını etkilememesi ilkesidir.

Teorik olasılıkta değişkenler bellidir, varsayımlar vardır. Bunun üzerinden hesaplamalar yapılır. Deneysel olasılıksa şakaya gelmez, bütün değişkenleri hesaba katar. Çünkü o deneydir. Ölçtüğümüz şeydir. Yani, teorik olasılıkta ihmal edilen şeyler vardır. İstatistik yapmak bu şeyleri bulmak yerine, birçok deneme yaparak sonuç olarak olasılığın ne olduğunu bilmeye yarar. İstatistik bilimiyse kaç tane deney yaparsak, bulduğumuz sonucun ne kadar kesin olduğu gibi şeylerle ilgilenir. Ali’nin masaya bardak koymasının gerçek ihtimalini bulmak için belki bin tane gözlem yapmak gerekecektir. Bilimsel açıklamaların tipik özelliklerini gösteren bu örnekten de anlaşılacağı gibi olasılık hesaplamak faydasızdır.

Bunun ikinci nedeni, hesapladığımız olasılığın bir işe yaramamasıdır. Çünkü diyelim ki çok geniş bir araştırma ile hileli bir zarın, belli bir odadaki 6 gelme ihtimalini 3/4 bulduk. Sonra odanın tavanından bir delik açtık ve zarı içeri attık. İhtimal kaçtır? Hesapladığımız üzere 3/4’tür. Ama biz ne geldiğini görmedik. İçerde neler olduğunu bilmiyoruz. İçeri girip baktığımızda 4 geldiğini görürsek bunu neye bağlayacağız? Bilinmeyen bir etkiye yukarıdaki iki örnekte bağladığımız gibi aynı şekilde 4 gelme işini yükleyebilir veya doğal süreçlerle, 3/4’ten geriye kalan ihtimallerin bunu yaptığını öne sürebiliriz.

“Tanrı yok ise” seçeneğindeki olasılığın düşüklüğünün bir anlam ifade etmediğini gördüğümüze göre “tanrı var ise” seçeneğini inceleyebiliriz. Herşeyden önce bu, tanrı gibi birşeyin varlığını kabul eder ki bu şey şu ana kadar kontrollü deneylerde karşımıza hiç çıkmamıştır. Doğrudan gözlemlediğimiz vaki değildir bu mahiyeti ve keyfiyeti bilinmeyen etkiyi.

Eğer var ise seçeneğini ikiye böldük, birincisinde tanrının bardağın masaya intikal etmesi anında hiçbir etkisinin olmadığını ve diğerinde doğrudan etki ettiğini belirttik. Eğer birinci seçenek doğru ise, bardağı masaya koyan yine Ali olmalıdır. Tanrının olması olaya yalnızca anlam katar. Tanrı, değişikliği işin başında yapmıştır. Ne kadar başında dersiniz? Ali masaya bardağı koymadan yarım saat önce olabilir mi? Bunun ikinci seçecekten farkı var mıdır? Yoktur, gene işlere doğrudan müdahil olan bir etkiden bahsedilmektedir. O halde bu deistik tanrı, evrenin dışında, evreni yaratmış ve gerisini doğa yasalarına bırakmış bir tanrı olmalıdır.

Bu seçenekte, proses olarak, Ali’nin bizzat kendisinin bardağı alıp masaya koyması ve tanrının olmaması ile empirik açıdan çelişir bir yanı yoktur. Eklenen şey olgusal olmadığından bilimsel olarak incelenemez ve varlığı ya da yokluğu hakkında bir şey söylenemez. Varlığına gerek yoktur denir.

İkinci seçenekte eve gizlice girip bardağı masaya koyan bir tanrı vardır. Bilimde, olan şeylerin sürekli olması beklenir ki “ben arkamı döndüğümde buzdolabı nanik mi yaptı” gibi sorular sorulamasın. Esas olan ölçümdür, gözlemdir. Eğer tanrı sadece biz evde yokken eve girip bardağı masaya koyuyorsa bu tanrı da sınanamazdır denir. Sadece dolaylı etkisi sınanabilmektedir. Doğrudan gözlemlenmemiş bir şeyin fiziksel gerekliliğinden bahsedilemez. “Tanrı nedir?” diye sorulduğunda verilecek cevap empirik olmalıdır ki bu örnekteki tanrının bardağı masaya koymaktan başka bir işlevi yoktur. O halde, tanrı biz evde yokken bardağı masaya koyan etkidir denir. Bunun sınanabilir sonuçları nedir? Bardağın masada olması. Bakarız ve bardağın masada olduğunu görürüz, o halde tanrı vardır deriz. Ama bir dakika! Bu semantik bir probleme dönüştü bu haliyle. Tanımı bu şekilde yapılmış bir tanrıya vardır demek, bardak masanın üzerinde demekten öte bir şey değildir. Oysa ki biz bardağın oraya nasıl geldiğiyle ilgili prosesi öğrenmek istiyorduk. Bu seçenekte de açıkca görüldüğü gibi, Ali’nin ismini “tanrı” olarak değiştirmekten ibarettir.

Tıpkı elmanın yere düşmesindeki etken meleklerdir demek gibi… Eğer bizim yerçekimi dediğimiz şeye birileri melek demek istiyorsa desinler. Bu, anlaşmazlıktan öte bir şeye neden olmaz.

Ali örneği bütün bilimsel açıklamalar için tipik bir örnektir. Gördüğümüz üzere bilimsel olarak kabul edilebilecek tek yaklaşım tanrının yani bilinmeyen bir etkinin varlığının gereksiz olduğunu kabul etmektir. Aynı şeyi ilk örnek olan evrime uygularsanız, pat diye “Adem”in oluşmasının mı yoksa olasılığı düşük de olsa dış etkiye ihtiyaçsız olarak oluşumun mu daha olası olduğunu görürsünüz.

Kaynak: “Dehri Man