Muhammed’in peygamberliğine eleştiri

Standart

Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.

Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğrenmekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böyleceşehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman… için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik…” (Şûra Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran mübarek kitaptır…” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.

Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine babalık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.
Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)… muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece, sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mekke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.
Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örneğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Ali İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin”hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)… inandık… deyin…” (Bakara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab ehli”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd…) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler: “Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi” (Maide Suresi, ayet 19); “…önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17).

Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristiyanlara, putperestlere vd…) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuran’ın Eleştirisi s.24-25)

Reklamlar

Kur’an’da Kadın

Standart

Aslında kadınlar için birer talihsizlik olan ayetler, Muhammed henüz Mekke’de iken ortalıkta yoktu. Mekke’de oluşan 86 surede kadınla ilgili aleyhte hiçbir cümle yok. Kadınlar aleyhindeki ayetleri, Medine döneminde oluşan 28 surenin bir kısmında görüyoruz. O da Muhammed’in birden fazla kadın almaya başladığı zamana denk geliyor. Bu dönemde Muhammed genel olarak kadın aleyhinde ayetler oluştururken, özel olarak da kendi kadınları hakkında üst üste kontrol ayetleri oluşturuyor. Ahzab suresi 28’den 34’e kadar isim verilerek özetle, “Ey Muhammed kadınları, dikkatli olun! Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Sizden kim açık bir terbiyesizlik yaparsa bunun cezası iki katıdır ve bu cezayı vermek de Allah için çok kolaydır (Hele tanrının burada, size ceza vermek bana kolaydır demesi çok ilginç. Sanki şimdiye kadar bunun kolay olduğunda şüphe varmış gibi). Sakın konuşurken kırıtmayın ki, kalbinde kötü niyet olan sizin hakkınızda olumsuz bir şeyler düşünmesin. Normal konuşun, ciddi olun. Evinizde oturun ve eski cahil insanlar gibi süslenip dışarı çıkmayın” gibi ifadeler kullanılıyor.

Burada şunu sormak lazım; Diyelim ki Muhammed Hatice’den sonra Medine’de birçok kadınla evlenmeseydi, acaba o zaman, ‘Ey Muhammed hanımları…’ diye başlayan bu ayetler gelir miydi? Gelmezdi. Çünkü kadınlar yoksa kime hitap etsin? Demek ki ortalıkta özel bir ihtiyaç var ki benzer ayetler yardıma koşuyor. Kadınlarını kontrol altında tutabilmek, işi daha da sağlama bağlamak için, aynı Ahzab suresinin (ki Medine surelerinden biridir) 59. ayetinde bu sefer de, ‘Ey Muhammed hem kadınlarına-kızlarına, hem de inananların eşlerine söyle başlarını örtsünler’ diyerek kadınları tam da kontrol altına almak istiyor. Hatta Muhammed, ben öldükten sonra da benim hanımlarım asla başkalarıyla evlenemezler, onlar tüm Müslümanların anneleri durumundalar’ diye bir cümle ekliyor. Bir cümle yetmiyor gibi bu konuda aynı anlamı içeren iki ayet oluşturuluyor (Ahzab suresi 6. ve 53. ayetleri).

Öyle oluyor ki, Muhammed’in ölümünden sonra eşlerinden Ebubekir kızı Ayşe 18 yaşında dul kalınca, bu ayetler yüzünden resmiyette evlenemiyor ve yaklaşık olarak 50 yıl daha dul olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Genç olan diğer hanımları da (mesela; Safiye, Hafsa, Cüveyriye, Marya, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Zeynep b. Cahş, Haris kızı Meymune vs) Muhammed’in ölümünden sonra Kuran’daki ayetlerin gereği olarak ölünceye kadar dul kalmak zorunda kalmışlardır.

Kaynak: Arif Tekin (Kuran’daki Tanrı s. 116-117)

Çelişkili Ayetler

Standart

Kur’an ‘da, Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Ne var ki, ‘An-dolsun ki, cehennemi, cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır benden” (Secde Suresi, ayet 13).

Bu ayeti okurken bir de Enam Suresi’nin şu ayetine göz atalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini Islama açar; kimi de saptırmak isterse… kalbini iyice daraltır… “ (Enam Suresi, ayet 125.)

Dikkat edileceği gibi bu ayetlere göre Tanrı, eğer dilemiş olsa bütün insanları Müslüman yapabilecekken yapmıyor; bir kısmını “Müslüman” yapıp bir kısmını “kafir” kıldığını bildiriyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine kesin bir söz verdiğini söylüyor. Daha başka bir deyimle insanların tümünü doğru yola sokabilecekken böyle yapmadığını, çünkü böyle yapmış olsa, bu takdirde cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Olacak şey midir bu? Hiç “Yüce”bir Tanrı, hiç yoktan insanları cehenneme atmak gibi bir davranışa yönelmekten zevk alıyormuş gibi konuşabilir mi?

Yukarıdakine benzer olmak üzere, Kur’an’ın Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetlerinde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı ’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu” (Hûd Suresi, ayet 118-119).

Görülüyor ki, bu ayetler anlaşılmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ve birbiriyle çelişir satırlarla, fakat bütün bunlardan başka bir de Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşmazlıklarla dolu.

Kaynak: İlhan Arsel (Kuranın Eleştirisi s. 55-56)

İspat nedir?

Standart

Tanrı’nın varlığı veya yokluğu ispat edilebilir mi, edilemez mi diye tartışırken bir önemli ayrıntının Tanrı’nın tanımı olduğunu biliyoruz. Bazı Tanrı tanımlarının ne varlığı, ne yokluğu ispat edilebilirken, biz ateistler genellikle bazı Tanrı tanımlarının yokluğunu ispat edebildiğimizi düşünüyoruz. Fakat bu çabamızı şüpheyle karşılayan ve itiraz eden bazı teist ve agnostik arkadaşlar var.

Bu arkadaşlar ısrarla Tanrı’nın yokluğunun ispat edilemeyeceğini düşünüyorlar. Görünüşte aynı ya da benzer bir Tanrı tanımından yola çıkıyor olmamıza rağmen böyle bu. Buradan işin içinde eksik bir başka parametre daha olduğu ortaya çıkıyor. O da bence ispatin ne demek olduğu ve o konuda anlaşıp anlaşamadığımız.

Son haftalarda forumda rastladığımız yoğun bazı başlıklarda gördüğümüz gibi, teist ve bazı agnostik arkadaşlar Tanrı’nın var olmadığının kanıtlanamayacağını iddia edebilmek için, akla gelebilecek her türlü kanıtın yolunu tıkayan düzeyde şüpheci bir tavır takınıyorlar. Akıl, mantık, nedensellik, vs. her şeyin ötesine geçiyorlar.

Hâlbuki herhangi bir şeyi kanıtlayabilmek için ki bu matematiksel bir kanıt, ya da fizikte rastlanan bir kanıt olabilir, belli temel aksiyomlardan ve kabullerden yola çıkmak gerek. Hiçbir şey mutlak kabul edilmediğinde, hiçbir kanıt mümkün olmaz elbette.

O başlıkların birinde bahsetmiştim, en temelde 1) Dış dünyanın gerçek olduğu, 2) Akıl ve mantığıma güvenebileceğim, 3) Akıl ve mantığımın dış dünyayı anlamaya muktedir olduğu kabullerinden yola çıkmak gerekiyor. İlgilenilen konunun ayrıntısına göre bunlara başka kabuller eklenebilir ama en temelde akla bunlar geliyor.

İlginçtir, Tanrı konusunda kanıt kabul etmeyen arkadaşlar, Tanrı haricindeki konularda bilimde, mantıkta ve matematikte yaygın olarak kullanılan geçerli kanıtlama yöntemlerini uyguluyor ve kabul ediyorlar. Sadece konu Tanrı olduğunda, onu akıl, mantık, kanıt ve nedensellik üstü olarak görüyorlar.

Bu zaten bu kadarıyla bile inancın akıl ve mantığa dayanmadığını göstermeye yeter ama yine de burada ispat kavramını ve neyin ne durumda ispat edilmiş kabul edilmesi gerektiğini incelemeye çalışacağım.

Ayrıca bizim yaptığımız kanıtları kabul etmeyen o teist ve agnostik arkadaşlara, kabul edecekleri türde bir kanıtlamanın nasıl olması gerektiğini soracağım.

Konu Tanrı olsun ya da olmasın. Hangi temel kabulleri uygun görüyorsunuz? Hangi tür kanıtlama çabalarını geçerli görüyorsunuz?

Yani herhangi bir şeyin kanıtlanmış olduğunu düşüneceğiniz durum nedir? Bunu bir örnek üzerinde tartışabiliriz hatta. Mesela ben oturma odasındaki masanın üstünde bir karış boyunda, kanatlı bir görünmez peri olduğunu iddia etsem ve bu periyi tanımlasam, tanımında da anlaşsak, hangi durumlarda bu perinin var olmadığının kanıtlanmış olacağını kabul edecekler? Bu peri doğaüstü olsa, bilgisine deney ve algı yolu ile ulaşamayacağımızı söylemiş olsak, ama bazı niteliklerini anlayabileceğimizi söylesek, ne tür bir mantık yürütme ve ne tür bir kanıtlama yöntemi kullanarak bu perinin var olmadığını kanıtlayacak inançlı ve agnostik arkadaşlar merak ediyorum.

Eğer Tanrı gibi o perinin de varlığının kanıtlanamayacağını söyleyeceklerse, o zaman neden Tanrı’ya inanıp, o periye inanmadıklarını nasıl açıklayacaklarını merak ediyorum. Farz edelim ki o perinin de bizden bazı talepleri olsun. Aynen Tanrı’nın olduğu (olduğunu farz ettiğimiz) gibi. Mesela bu peri yağmur perisi olsun ve yağmurun yağmasından sorumlu olsun. Eğer istediklerini yaparsak bize istediğimiz yağmuru verecek ve mutlu edecek olsun, istediklerini yapmazsak evimizin sel basmasına sebep olacak ve bizi cezalandıracak olsun. Her gece yatmadan önce bir mum yakıp o masaya koymamızı talep etmiş olsun mesela bizden. Neden mi istemiş? Çünkü o doğaüstü bir varlık ve talebini sorgulamak bizim haddimize değil. Bilmiyoruz neden istediğini ama bu periyi bize öğreten kişiler bize öyle söylemiş ve şimdi bu kişiler ortalıkta yok.

Yani sonuç olarak, Tanrı konusuyla tam örtüşmese bile bazı yönlerden karşılaştırılabilir bir örnek üzerinde bunu tartışalım.

Hatta başka bazı örnekleri de konuya ekleyelim ve konuyu daha ilginç hale getirelim. Örneğin yukarıdaki periden başka aşağıda yazacağım başka örnekleri de inceleyelim ve kanıtlanıp kanıtlanamayacaklarını, kanıtlanırsa neden kanıtlanmış kabul edileceklerini, kanıtlanmazsa bunun nedenini anlayalım.

Bu kanıtların altında hangi aksiyomlar ve hangi kabuller olduğunu görelim.

Üzerinde tartışacağımız örnekler:

1) İki çift sayının toplamının çift olacağının kanıtlanması

2) Evimin bahçesinde bir kümes olsun. Son günlerde uyandığımda her sabah kümesimdeki tavuklardan birini ölü buluyorum. Çevremdekiler bunun nedeni ile ilgili 3 olası açıklama getiriyorlar: 1. Kümese bir sansar dadandı, tavukları o öldürüyor, 2. Tavuklar bulaşıcı bir hastalığa yakalandı, 3. Bir cin bana ceza vermek için tavuklarımı öldürüyor. Bu üç olasılığın üçünün de yanlış olduğunu varsayalım, diyelim ki gerçek cevap tavukların eceliyle ölmüş olması olsun. Ya da başka bir şey. Ama rastlantı eseri son üç gündür her gün bir tanesi ölmüş olsun. Bu yüzden de kafa karıştıran diğer olasılıkları hesaba katmak zorunda olayım. Bu olasılıkların geçersiz olduğunu nasıl kanıtlarım? Bu kanıtları yaparken temel olarak ne tur kabullerde bulunurum?

3) Yukarıdaki paragraflarda bahsettiğim yağmur perisinin var olmadığının kanıtlanması

Bu örnekler üzerinde tek tek tartışalım, hangisini nasıl kanıtlayabilirim? Bu kanıtlarda hangi temel kabullerden yola çıkarım?

Bunlarla bağlantılı olarak, herhangi bir kanıtlama için dayanmak zorunda olduğum temeller nelerdir?

Tabi bu konuyu tartışabilmek için, kanıt çeşitlerini de tanımlamak gerek. Wikipedia’da ‘proof’ deyince karşımıza çıkan listede şöyle kanıt çeşitleri bulunuyor:

1) Direct proof (doğrudan kanıt) – Aksiyomlardan, tanımlardan ve öncüllerden çıkan mantıksal sonuç

2) Prof. by induction (Endüksiyon yöntemiyle kanıt) – Tümevarım yöntemiyle kanıt

3) Proof by transposition – ‘p ise q’ gibi bir önermenin ‘p-değil ise q-değil’ den çıkarak kanıtlanması

4) Proof by contradiction – Çelişki göstermek yoluyla kanıt

5) Probabilistic proof – Olasılıksa kanıt

Diğer kanıt çeşitleri de tanımlamış, örneğin proof by construction, proof by exhaustion, vs. gibi. Fakat onlar orijinal kanıt yöntemleri gibi gelmedi bana, örneğin bir tanesi, problemi sonlu sayıda alt probleme ayırarak, her bir alt durumları kanıtlamak yoluyla problemin kanıtı.

Ki mesele bu kanıt çeşitleri falan değil zaten bu başlık altında. Önemli olan bu tur değişik kanıtlama yöntemleri olduğunu bilmemiz ve hangilerini kullanmak istediğimizi anlamamız.

Bu kanıt çeşitlerini buraya almamın bir sebebi, diğer başlıklarda Tanrı kanıtı konusunda tartışılırken, bazı arkadaşların çelişki gösterme dışında bir kanıtlama çeşidi kabul etmediklerini görmem oldu. Bu yüzden bu konuyu da gündeme getirmek istedim.

En basit sekliyle bir kanıt örneği gösterelim burada. Mesela iki çift sayının toplamının da çift olduğunu kanıtlayalım.

x ve y çift sayılar olsun. Çift sayı olduklarına göre, 2’nin katıdırlar demektir. x =2a ve y = 2b ise:

x + y = 2a + 2b

olur. Bu da:

x + y = 2 (a + b)

demektir. Yani x ve y’nin toplamı yine 2’nin bir katidir, yani çift sayıdır.

Bu kanıtta ne kullandık? Tamsayı tanımını kullandık, ‘distribution law’ kullandık ve temel mantık çıkarımı kullandık.

Başka başlıklarda verilen her türlü kanıta itiraz eden arkadaşlar, acaba bu kanıt konusunda ne düşünüyor? Bu kanıtı kabul ediyorlar mı? Yoksa yeterli görmüyorlar mı?

Eğer konu tamsayılar, tek ve çift sayılar, vs. değil de, dogmalarına tabi bir konu olsaydı, acaba bu kanıtı kabul edecekler miydi?

Ben tahmin ediyorum ki o durumda önce ‘distribution law’ için kanıt isteyeceklerdi. Eğer o verilirse, onun yola çıktığı temel kabuller için kanıt isteyeceklerdi. En temelde çıkılan aksiyomların bile, konu kendi dogmaları olduğunda yeterli olmadığını söyleyeceklerdi.

Sonuna kadar her şeye kanıt isteyen kişi, kendisinden başka insanları var olduğundan, dış dünyanın var olduğundan, rüyada olmadığından, vs. pek çok şeyden emin olamaz.

Doğaüstü bir varlığın, bizimle oyun oynadığını farz ederseniz hele, o zaman hiçbir şeyden emin olamazsınız.

Ama bu derece bir felsefi kuşkuculuğu benimseyecekseniz, her konu için benimsemelisiniz, aksi takdirde tutarsız olursunuz. Aslında böyle bir kuşkuculuğu hiç kimsenin her ayrıntıyı kapsayacak düzeyde benimsemesi mümkün değildir. Öyle biri, günlük hayatla ilgili, ya da başka konularla ilgili her gün verdiği yüzlerce kararın hiçbirinde tutarlı olamaz.

Gelelim peri örneğine. Evet, yağmur perimiz bir karış boyunda, kanatlı, görünmez, yağmurun yağıp yağmamasını kontrol ediyor. Aynı zamanda da tanımı gereği bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru.

İddiamız ise bu perinin var olduğu iddiası.

Evime geldiniz diyelim misafir olarak. Bu iddia ile karşılaştınız. Masamın üzerinde bir peri falan görmediniz. Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

Misafir: Ben masanın üzerinde bahsettiğin türde bir peri falan görmüyorum.

Ben: Tabi görmezsin, çünkü bu anlattığım gibi görünmez bir peri.

Misafir: Peki ölçülebilir herhangi bir özelliği var mı? Koku yayar mı? Ses çıkarır mı? Radyasyon yayar mı?

Ben: Radyasyon yaymaz, koku yaymaz, fakat ses çıkarır. Gök gürültüsü sesi, aslında bu perinin kızgınlık sesidir.

Misafir: Bunu nasıl kanıtlayabilirsin?

Ben: Kanıtlayamam ama öyledir.

Misafir: Peki bu perinin var olduğunu gösteren ne gerekçe var?

Ben: Yağmurun yağması bu perinin varlığının kanıtıdır. Ne zaman yağmur yağsa, bu peri sayesinde yağar. Bu peri sebep olmuştur.

Misafir: Yağmurun sebebinin bu peri olduğunu nereden çıkartıyorsun? Yağmur bulutlardaki su buharının yoğunlaşması sonucu olur.

Ben: O bahsettiğin, bu yağmur perisinin yağmuru yağdırmak için kullandığı fiziksel mekanizma. Perinin varlığını destekleyen bir kanıt.

Misafir: Ama o periyi işin içine katmadan da yağmur açıklanabiliyor, bahsettiğim mekanizmayla.

Ben: O periye yine de ihtiyaç var. Eğer o peri olmasaydı, o mekanizma öyle işlemezdi.

Misafir: Peki bu perinin kanatları hem ıslak, hem de kuru nasıl olabilir? Bu mantığa aykırı değil mi? Bence bu böyle bir varlığın olmayacağının kanıtı. Bir şeyin kanadı aynı anda hem ıslak, hem de kuru olabilir mi?

Ben: Evet olabilir. Biz günlük hayatımızda böyle bir şeyle karşılaşmıyoruz ama zaten bu peri günlük hayatta karşılaştığımız türde bir şey değil. Bu yüzden bu tür mantığa aykırı bir özelliği olup olmadığını da bilemeyiz.

Misafir: Mantığa aykırı oluş bile bu perinin var olmadığını göstermeye yeterli değilse, bu perinin var olmadığını sana nasıl kanıtlayabilirim?

Ben: Argüman getir, aksiyomlarını sun, çıkarımını yap, kanıtla.

Misafir: İyi ama zaten onu yaptım, mantığa aykırı olduğunu gösterdim, öyle değil mi? Daha ne argümanı istiyorsun.

Ben: Bu yeterli değil. Dediğim gibi, mantığa aykırılık bu perinin var olmadığının kanıtı değil

Misafir: Peki bu peri ile ilgili olmayan konularda da mantıksal kanıtlamaları reddediyor musun?

Ben: Hayır. Çelişki yoluyla kanıtlama başka konularda geçerlidir.

Bu diyaloğun bizim asıl konumuza benzerliğini umarım okuyanlar görüyordur. Ve umarım bahsettiğim tavrı Tanrı konusunda takınan teist ve agnostik arkadaşların tutarsızlıkları bu yazıda daha kolay göze çarpıyordur.

Kaynak: “Bilim ve Din

İllallah!

Standart

Metis yayınlarının inançsızlar için özel olarak hazırladığı, makul bir fiyata satılan(4 lira) küçük bir ajandadır. Ajanda içerisinde din ve tanrıyla ilgili önemli kişilerin söylediği sözler, önemli olaylar ve bir kaç tane de uzun yazı var. Kişisel görüşüm, almanızdan yana. Çok güzel ve bilgilendirici bir ajanda.

Tanıtım yazısı şu şekilde:

Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek.
İnanmanın bir kez daha tartışılmaz bir şekilde insan varoluşunun temellerinden sayılmaya başladığı günümüz dünyasında, (ülkesine ve mekânına bağlı olarak) inanma hakkı örgütlü dinlerle, devlet bütçeleriyle, polis ya da asker kuvvetleriyle koruma altına alınmış durumda; buna karşılık, varoluşlarını inanma temelinde tanımlamak istemeyenler genellikle tekil, münferit ve örgütsüzler. Doğduğumuzda dinsel bir kimlik edindiğimiz varsayılıyor ve dünya karşısındaki duruşumuzu nasıl tanımladığımız sorulmadan bu kimlikler atfediliyor bize; üstelik yirminci yüzyılın sonlarında başlayan bu yeniden dinselleşme eğilimi siyasi, tarihsel bir gelişme değil de doğal bir oluşummuşçasına kabullenmemiz bekleniyor. Vicdana, adalet ilkelerine, ortak hukuk arayışına dayalı mutabakatlar oluşturmak yerine kendi seçimimiz olmayan kimliklerin sözcülüğünü yapmamız bekleniyor. Dolayısıyla, saygı duyup haklarının tanınmasını istediğimiz inanan kesimlerin bizlerin inanmama hakkını bertaraf edeceği kaygısından kurtulamıyoruz, ki gerek dünyanın gerekse ülkemizin tarihine şöyle bir göz atıldığında pek de yersiz olmadığı görülen bir kaygı bu.
Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklarına sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce.
İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz…

— Metis editörleri-

Ajanda içeriğine de göz atacak olursak:

  • Çok dindar bir inançsızım ben
  • Böyle Buyurdu Zerdüşt
  • Uçan Spagetti Canavarı
  • Peki ya sen yanılıyorsan?
  • Cevabı zor değil!
  • Bana şükürler olsun ki!
  • Şeyh ve Arzu
  • …ve puf diye kaybolur!
  • Karikatür: Yiğit Özgür
  • Karamazov Kardeşler
  • Cehaletin sığınağı
  • Ateizmin Zorunluluğu
  • Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
  • Sürgün
  • Zorunlu Din Dersi Hak İhlalidir: Kaldırın!
  • Son Nefesim
  • Yaşama Uğraşı
  • Düşünüyoruz…
  • Feministler diyor ki…
  • Şiirler
  • Hayal Et
  • Bunu biliyor muydunuz?
  • Peynir ve Kurtlar
  • Karikatür: Bahadır Baruter
  • Kaynakça
  • Önemli Telefonlar
  • Hastaneler
  • Telefon kodları
  • Büyükelçilikler
  • Konsolosluklar
  • Saat farklılıkları
  • Telefon Defteri
  • Notlar
  • Çok dindar bir inançsızım ben
  • Böyle Buyurdu Zerdüşt
  • Uçan Spagetti Canavarı
  • Peki ya sen yanılıyorsan?
  • Cevabı zor değil!
  • Bana şükürler olsun ki!
  • Şeyh ve Arzu
  • …ve puf diye kaybolur!
  • Karikatür: Yiğit Özgür
  • Karamazov Kardeşler
  • Cehaletin sığınağı
  • Ateizmin Zorunluluğu
  • Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
  • Sürgün
  • Zorunlu Din Dersi Hak İhlalidir: Kaldırın!
  • Son Nefesim
  • Yaşama Uğraşı
  • Düşünüyoruz…
  • Feministler diyor ki…
  • Şiirler
  • Hayal Et
  • Bunu biliyor muydunuz?
  • Peynir ve Kurtlar
  • Karikatür: Bahadır Baruter
  • Kaynakça
  • Önemli Telefonlar
  • Hastaneler
  • Telefon kodları
  • Büyükelçilikler
  • Konsolosluklar
  • Saat farklılıkları
  • Telefon Defteri
  • Notlar

Ajandayı almak isteyenler büyük(yaygın kitap evlerinden),  internette satış yapan yayınevlerinden 4 lira karşılığında alabilirler. Daha detaylı bilgi için İdefix’in sitesine bakabilirsiniz:

http://www.idefix.com/kitap/ajanda-2010-illallah-kolektif/tanim.asp?sid=EC7FJCRVJ200J40MLO7E

Ayrıca, ajanda hakkında yazmış olan şüpheci meleğin sitesinden de, kendi yazısını okuyabilirsiniz:

http://suphecimelek.wordpress.com/2009/12/11/illallah/