Harun Yahya’nın Gizli Yaşamı

Standart

Aşağıdaki yazı; İngiltere merkezli New Humanist isimli derginin Eylül-Ekim 2009 sayısında Halil Arda tarafından yazılan “Sex, Flies and Videotape: the secret lives of Harun Yahya”başlıklı yazının dergi tarafından yaptırılan çevirisidir.

Amerika’da yükselen ideolojik bir dalgadir Hıristiyan yaratılışcılığı. Bu hareketin mensupları, bilimsel gerçeklere ve “militan” olarak adlandırdıkları tanrıtanımazlığa karşı saldırmaktadır. Ancak bilim inkarcıları, Hıristiyan dünyası ile sınırlı değil. Yaratılış düşüncesi ve evrim karşıtlığı bir süredir Müslümanlar arasında da yayılmaktadır. Hem de sayısız web sitesinde ve de “Evrim Kandırmacası“ ya da “Darwinizmin Karanlık Yüzü“ gibi başlıkları olan onlarca kitapta.

Richard Dawkins bile “The Times“ gazetesinde yayımlanan yeni bir söyleşisinde bu yeni olgunun etkisini kabul ediyor: “Okullarda evrim kuramının öğretilmesine karşı çıkanlar giderek artıyor, en çok da Müslüman öğrenciler evrim karşıtlığını destekliyor.”
Bu yeni hareketin baş aktörü, “Kuran biliminin evrim palavrasına” karşı üstünlüğünü kanıtlama heveslilerinin çokça göndermede bulundukları, her daim hazır “uzman” Harun Yahya’dan başkası değildir.

Faaliyetlerini İstanbul’da sürdüren Harun Yahya, Bilimsel Araştırmalar Vakfı adlı etkileyici bir yayın imparatorluğunun kurucusudur. Bu vakıf Yahya’ya atfedilen yazıları yaymakta ve altmışı aşkın web sitesinde Türkçe, İngilizce, Rusça, Arapça ve hatta Amharice gibi çok da fazla yaygın olmayan Afrika dilleri de dahil, on beş dilde belgesel film ve konuşma yayımlamakta. Ayrıca, vakfın yılda yarım milyonluk bir kitap üretimi de olduğu tahmin edilmektedir. Bu kitapların en önemlisi, dünyanın dört köşesinde onlarca üniversiteye, kütüphaneye ve – Richard Dawkins de dahil – önde gelen bilim insanlarına bedelsiz gönderilen, 850 sayfa ve iki ciltten oluşan Yaratılış Atlasıdır. Kitap büyük bir özenle hazırlanmış. Göz alıcı bır fotoğraf, grafik ve istatistik kalabalığının arasında eğreti duran, bütünlüğünden kopartılmış Kuran ayetleri… İç tutarlılığından tamamen yoksun olsa da bu Atlas Darwin’in her açıdan haksız olduğunu, her hayvan ve bitkinin şimdiki haliyle yaratıldığını ve doğal ayıklama yoluyla hiçbir evrimden geçmediğini kanıtlamaya çalışıyor.

Harun Yahya, ya da Türkiye’de daha yaygın adı ile Adnan Oktar, evrim kuramının doğru olduğunu kanıtlayacak bir “değişim fosili” – yani bugün yaygın olan bir türün evrimin önceki aşamalarındaki şeklini – getirecek herkese yüklü bir ödül vereceğini de açıklıyor. Ne var ki, bu tür ara fosillerin varlığı defalarca kanıtlanmıştır. Bu nedenle de Dawkins Yaratılış Atlasını alaya alıp kendi web sitesinde Harun Yahya’yı şarlatanlıkla suçlamış, Yahya da emrindeki avukat ordusunu kullanarak Dawkins’e hakaret davası açmıştı. Sonunda da web sitesini Türkiye’de erişime kapattırmayı başarmıştır. Bu dava, Türk mahkemelerinde açtığı binlerce davadan sadece biridir.

Yahya’nın safsataları bilimsel dayanaklardan tamamen yoksun, bu konuda aklı selim kimsenin şüphesi yok. Ancak düşünceleri yine de bazı çevrelerde ilgi görüyor. Avrupa ve Amerika’nın özellikle de Müslüman ülkelerine karşı izlediği siyasete karşı olup, yaşadıkları memleketlere yabancılaşmış olanlar, Avrupa materyalizmi ile çelişkiye düşenler için Yahya önemli bir referans noktası olur. Türk siyaseti üzerine nüfuz kurar, Suudi Arabistan ve Dubai’da kurulan kitap fuarlarında Arap destekçileri edinir. Bu arada onunla söyleşi yapmak isteyen her gazetecinin masraflarını karşılayarak, her istendiğinde radyo ve televizyona çıkarak batı medyası için büyüleyici bir kişi olmayı da başarır. Son dönemlerde Irish Times gazetesine, American National Public Radio’ya, Radio America’da Gordon Liddy’ye, Amerikan bilim dergisi Seed’e ve hatta Skeptic (“Şüpheci”) dergisine mülâkat verir. Batı’daki çoğu yayın Yahya’nın iddialarıya alay ederken, Yahya yine de bu yayınları artan etkisinin kanıtı olarak kendi web sitesinde yer verir.

Ne yazık ki İslam dünyasında onun safsatalarını ciddiye alanlar daha çoktur.. Mısır ve Bosna’nın günlük gazetelerinden El-Cezire ve İran destekli Press TV gibi etkin uydu televizyonlarına, Avrupa’daki Radio Ummah ve Radio Ramadan gibi küçük radyolara kadar Harun Yahya vardır: Bilimsel inanılırlık görüntüsü, kitlelerin nabzına göre şerbet vermek, Batı materyalizminin eleştirisi ve “Darwin’ci Diktatörlüğün” yıkılacağı müjdesi… Bütün bunlar Harun Yahya’nın savlarının batıdan hayal kırıklığına uğratılmış bir izleyici topluluğu tarafından heyecanla benimsenmesini sağlar. Amerikalı gazeteci Nathan Schneider’in belirttiği gibi, Yahya’nın mesajını sadece bilimsel içerik açısından değerlendirmek hedefin gözden kaçmasına neden olacaktır: “bilimsel alanda okur yazar olmayanlar için Yahya’nın gücü kurtuluş vizyonunda yatıyor.”

Ancak Harun Yahya sadece Müslüman köktendincilerden ya da batıya eleştirel bakanlardan destek görmüyor. Islamcı şiddetin karşısında yer alması nedeniyle muhafazakar Amerikan siyasetçileri ve hatta İsrail karşıtı aşırı Ortodoks Sanhedrin hahamları da Harun Yahya ile iyi ilişkiler içindedir. Bunun ötesinde artık insanın hayal gücünü iyice zorlayan yeni bir Türk-İslam dünyası projesi peşinde koşuyor. Türkiye’nin önderliğinde Doğu Rusya’dan Batı Nijerya’ya kadar dünyayı kuşaklayacak bu yeni ülke hezeyanı, Osmanlının hiçbir zaman ulaşmadığı bir coğrafyaya yayılıyor.

Peki ama Yahya’nın mesajlarını tutkuyla benimseyenlerden kaçı onun aslında tanısı konmuş bir şizofren olduğunu ve 2008 yılında suç amaçlı örgüt kurmaktan hüküm giydiğini bilir? Yargıtay’a yaptığı son başvurunun reddedilmesi halinde, üç yıl hapis yatacağı kesin bir suçlu olduğunu?
Bu adam, hayatın kökenleri ve İslam dünyasıyla Batı arasındaki ilişkilerin geleceği gibi küresel tartışmalarda rol alabilecek statüyü ve malî kaynakları nereden kazanmıştır? Bu sorunun cevabını aramak için son birkaç ay süresinde (masrafları kendi cebimden karşılayarak!) birçok kez İstanbul’a gittim, grubun eski üyeleriyle konuştum, Yahya’nın şaşırtıcı hayatını izleyen gazetecilerle, siyasal yorumcularla tanıştım ve hedefindeki kişileri savunan hukukçularla sohbet ettim. Karşıtlarının ve yanından ayrılanların son yıllarda sıkça yüz yüze kaldıkları, eski müritlerinden birinin “hukuk terörü” olarak adlandırdığı dava sağanağı korkusuyla, konuştuklarımın büyük çoğunluğu benimle adlarının saklı kalması koşuluyla görüştü.

Harun Yahya’nın önlenemz yükselişi

Temmuz 2009’da İstanbul’a vardığımda, Yahya Yargıtay başvurusunun sonucunu bekliyordu. Şık ve pahalı ama birbirinin aynı giysilere bürünmüş, gözlerini güneş gözlükleri ardına saklamış genç erkek ve kadınlardan ördüğü etten duvar ile Kanyon ve İstinye Park gibi seçkin alışveriş merkezlerinde göründüğünü duydum. Ortalarında Yahya artık alameti farikası olmuş görünümüyle – özenle kırpılmış sakalı, beyaz keten takım elbisesi ve pahalı güneş gözlükleri – sanki etki ve nüfuz sahibi ciddi bir adam izlenimini bırakıyor. Ancak tabii konu Harun Yahya olunca hiç bir şey göründüğü gibi değil gerçekten. Yalanlardan, yarı-gerçeklerden ve şehvet dolu fantazilerden örülü bü dünya’ın gerçeklerine ulaşalım.
Hem de adından başlayarak: Harun Yahya bu adı daha çok Türkiye dışı faaliyetleri için kullanıyor. Gerçek ismi ise Adnan Oktar, Türkiye kamuoyu ise onu daha çok Adnan Hoca olarak tanıyor. Yandaşları içinse, o Adnan Abi’dir. 1956 yılında Ankara’da doğan Oktar, yetmişli yılların sonunda da iç mimarlık eğitimi için İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisine başlar. Eğitimi süresinde ünlü İslam alimi Said-i Nursi’den, özellikle de onun İslam mistisizmini bilimsel bir söylemle ilişkilendiren görüşünden etkilenir. Ancak gerçekten de İslami bir fikir dünyası içinde hareket eden ve Türkiye Müslümanları arasında önemli bir konuma sahip olan Said-i Nursi’den ve İslam anlayışından hızla uzaklaşır.

Adnan Oktar’ın Türkiye’nin gündemine oturması, 12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan şiddet ve baskı dönemine rastlar. Türkiye dışta Soğuk Savaş siyasetinin, içte sosyalist hareketin ve aşırı milliyetçilerin çatışmalarının tehdidini hissettiği siyasal ve kültürel bir buhran geçirmektedir. Değişen konjonktürde artık yeni bir oyuncuya ihtiyaç vardır: Sahne, hem çağdaş, hem Türk, hem Müslüman olan, askerler tarafından dayatılan Türk-Islam sentezini hayata geçirecek bir aktöre hazırdır. Sahneye adım atan Adnan Oktar’ın elinde ilk kitabı vardır: Yahudi ve masonları yeni ve güçlü bir Türk-İslam ülkesinin önündeki engeller olarak gösteren, Siyon Bilgeleri Protokolü benzeri anti-Semitizm klişelerinin makyajlanmış bir örneği olan Yahudilik ve Masonlar. “Türkiye’de Yahudilerin ve Masonların başlıca görevi,” der Oktar, “Türk halkının ruhani, dini ve ahlaki değerlerini erozyona uğratmak ve onları birer hayvana döndürmektir.”
Oktar kitabın yayınlanmasından sonra laiklik ilkesine karşı gelerek dinî devrim propagandası yapmakla suçlanıp tutuklanır. Resmen hüküm giymese de, 19 ay hapis yatar. Bu 19 ayı önce hapishane revirinde geçirir, oradan da Bakırköy Ruh Hastalıkları Hastanesine sevk edilir. Obsesif-kompülsif kişilik bozukluğu ve şizofreni tanısı artık dosyalarına kaydedilmiştir. Buna rağmen, 1986 yılında Oktar’la aynı dönemde hapse giren eski yandaşlarından yazar Edip Yüksel gibileri Oktar’ın askerlik hizmetinden ve cezaî yaptırımlardan yakasını kurtulmak için ‘deli rolü’ yaptığı görüşündedir. “Tarihin garip bir cilvesi,” der Yüksel, “çünkü gerçekten de ruh hastasıydı, halüsinasyonları vardı.” Yüksel’e göre Oktar aslında Şii inancının müjdelediği Mehdi olduğuna daha o dönemlerde inanmıştır.

Oktar bir yandan kitapları sayesinde kamuoyunda yer edinirken, diğer taraftan sahne gerisinde asıl işini sürdürür ve çarpık görüşlerine bağlı bir mürit topluluğu oluşturur. En ateşli karşıtlarının bile kabul ettiği yadsınamaz karizmasını manipülasyon yeteneğiyle harmanlayarak bir tarikat kurarken, bu yolda Charles Manson ve Jim Jones gibi Mesih’vari guruların yöntemlerini uygular. Özellikle Moon, Bhagwan Shree Rajneesh ve Scientology stratejilerini taklit ederek varlıklı ve eğitimli, ancak buhranlı gençleri kendine çeker, sahip oldukları mal ve mülkleri tarikata bırakmalarını buyurur, katı hiyerarşi ve ceza kurallarını şiddetle kullanır.
Bütün tarikatlarda olduğu gibi, burada da yanıtı zor bir soru vardır: Genç, eğitimli ve varlıklı insanlar için Adnan Hoca gibi bir adamı çekici kılan nedir? Bir zamanlar Oktar’ın müridi olmuş Dilek bu konuya ışık tutuyor.

Şimdi otuzlarının sonunda, güler yüzlü bir işkadını olan Dilek, cemaat ile erkek arkadaşı üzerinden tanışmış. Oktar’la nasıl tanıştığını, nasıl Bakırköy Hastanesine, ziyaretine gittiğini anlattı bana: “İnsanı korkutan, ürkütücü biriyle karşılaşmayı bekliyordum. Tam tersi oldu. Uzun boylu, pembe yanaklı, mavi gözlüydü. Durmadan gülümsüyordu, sevgi doluydu.” Dilek’in kendisini Adnan Hoca’ya kaptırması uzun sürmeyecekti.

Oktar serbest kalınca İstanbul’un seçkin mahallelerindeki özel konutlarda ve kafelerde toplantılar düzenlemeye başlar. Bu toplantılara tartışıp dua etmek için katılan güzel ve zengin gençlerin sayısı giderek artar. Dilek kısa süre sonra başını örter, ancak yeni dinî bağlılığını açığa vurmamak için, örtünmeyi sadece evin dışında uygular. Gruptaki bütün arkadaşları pahalı özel okulları bitirmiş, yabancı dilde eğitim almış, varlıklı ve kimileri ünlü ailelerin çocuklarıdır. Başlangıçta, tartışmalar genellikle Oktar’ın Yahudi komplosu merakına yöneliktir. “Yahudilere ve Masonlara karşı insanın kanını donduracak bir nefret vardı orda,” diyor Dilek. “Yahudiler dünyayı mahvediyordu, bizlerse onlarla savaşan iyi Müslümanlardık.”

Böylesi “bilinçlendirme” toplantıları ve tartışma grupları siyasal İslam’ın kitleleri harekete geçirme sürecinin ayrılmaz parçasıdır hiç şüphesiz. Ne var ki Oktar ve çevresi, kısa bir süre içinde siyasal İslam çizgisinden, hatta İslam’ın geleneklerinden bile ayrılılırlar. Dilek, “Adnan Hoca birden Hz. Muhammet’in hadisleri ve sünnetiyle ilgili tüm gelenekleri reddedip tek referans noktasının Kuran olacağını karar verdi bir gün,” diyor. “O günden sonra vakit namazlarını beşten üçe indirdi, kadınların örtünmemesine gerek olmadığına karar verdi. Bizlere Mehdi’nin Türkiye’den çıkacağını ve yanında gençlerden bir orduyla geleceğini söylerdi. Kendisinin Mehdi olduğunu ima etmedi; ama bizler yine de Mehdi olduğuna inanıyorduk.”
Oktar seksenli ve doksanlı yıllar boyunca cemaatini genişletir. Müritleri özellikle Marmara denizine nazır yazlık beldelerinde faaliyet gösterir. Seksenli yıllarda yaz tatillerinin çoğunu ailesinin Silivri’deki yazlığında geçiren bir arkadaşım, Oktar müritlerini çok canlı bir şekilde hatırlıyordu: “Oralarda daireler satın alıp güzel kızları, yakışıklı erkekleri hedeflerlerdi. Erkekler hakikaten de yakışıklıydı, kızları kolayca etkileyecek tiplerdi. Bence, işe erkeklerle başlamalarının nedeni de buydu. Kızlar tarikata girince, eskisi gibi seksi giyinmeleri mümkün olmuyordu. Oysa erkekler için kurallar çok daha esnekti, onlar yeni aday bulmayı sürdürebiliyordu.”

Tarikatın iç yapısı: Cinsel istismar, ruhsal kölelik ve garip bir İslam yorumu

Bu yıllarda, grup içindeki sosyal örgütlenme giderek katı bir hiyerarşiye döner ve böylesi tarikatlarda sıkça rastlandığı gibi, cinsel ilişkiler sıkı biçimde denetlenirken, sözde Mesih başkalarına tanınmayan cinsel haklardan yararlanır. Oktar’ın bütün kadın müritlerini kendi malı olarak gördüğünü biliyoruz. Uzun bir müritlik döneminden sonra, tarikatten ayrılan Berk bu değişik rolleri şöyle anlatıyor: “Bir tarafta bacılar ve cariyeler vardı, diğer tarafta da kardeşler, yani erkekler. Kardeşlerin cariyelerle evlenmesine izin verilirdi, ama bacıların hepsi Adnan Hoca’nın malıydı.” Kuşkusuz, sözü edilen evlilikler yasal anlamda geçerli olmasa da, cemaatın kendi anlayışına göre meşrudur. Scientology tarikatında olduğu gibi, disiplin küçük düşürme, atılma tehdidi ve fiziksel şiddetle sağlanır. Berk, Oktar’ın bacıları dövdüğünü bizzat bildiğini dile getiriyor.
Oktar giyimde, davranışta ve hatta ev döşemede aynılığı zorunlu kılar.

“Herkes aynı olmak zorundadır,” diyor Berk. “Saç kesimi, ayakkabılar, ceketler. Versace ya da Gucci gibi en pahalı markaları giymeli ve herşey tamamen onun isteklerine uygun olmalı. Müşterek evlerimiz bile onun zevkine göre döşenmeliydi. Ağır antikalar, altın yaldızlar, koyu renk ahşap mobilyalar.” Müşterek evlere yerleştirilen video kameraları Oktar’a hem müritlerini, hem de tarikat çevresindekileri denetleme imkânı verir. Son dasaının iddianamesinde açıkça belirtildiği gibi, genç kızlar cemaate alınma vaadiyle seks partilerine davet edilir, daha sonra cemaatin mali ve siyasal çıkarları için dayandığı etkili ve yetkili kişilerle ilişkiye zorlanır.

Böylesi ilişkiler kaydedilir ve söz konusu kişileri cemaat yararına çalışmaya razı etmek için şantaj malzemesi olarak kullanılır. Duruşmalarda tanık olarak ifade veren Tuğçe Doras ve Seçkin Piriler adlı mankenler tarikat üyelerince nasıl “seks kölesi” olarak kullanıldıklarını, Oktar ve müritlerince oral seks ve benzeri ilişkilere nasıl zorlandıklarını ayrıntılarıyla anlatır. Bu anlatımlar, Türk medyasında da zikredilmiştir.

Kuralları ne denli tuhaf olursa olsun, Oktar yapılanlara Kuran ve İslam referanslarıyla meşru bir görüntü vermeyi başarır. Cariyeliği haklı göstermek için herhalde Osmanlı haremlerine örnek alır, gençlerin aileleriyle bağlarını koparmaları için Kuran’dan ayetler öne sürer. Oktar’a karşı açılan bazı davalara katılan bir hukukçunun sözleriyle, “Oktar’a göre, anne baba sevgisi Allah’a şirk koşmaktır. Anne ve baba çocukları yetiştimekle yükümlüdür. Çocuk yetişkinliğe erince, görevleri sona erer.

Eğer anne ve baba da tarikata katılırsa, o zaman mürit muamelesi görürler. Eğer ‘kâfir’ kalırlarsa, o zaman düşman sayılırlar.” Oysa din bilginlerine göre bu tür bir yorumun, anne baba sevgisine düşmalığının İslamiyet’in esaslarıyla bağdaştırılması mümkün değildir.

Müritler aileleriyle olan ilişkilerini keserken, cemaat ailelerin mali ve sosyal
imkânlarından yararlanmayı sürdürür. İddianame, müritlerin anne babalarının banka hesaplarını yağmalamaları ve varlıklarını satmaları için nasıl yönlendirildiğini göstermektedir.

Refah’ın açtığı kapı: Türkiye siyasetinde Adnan Hocacılar

1994 yerel seçimleri Oktar’a beklemediği bir fırsat sunar. Günümüzdeki iktidar partisi AKP’nin selefi İslamcı Refah Partisi İstanbul ve Ankara’da belediye seçimlerini kazanır. Ne var ki İslamcı başkanlar (günümüzün başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da o dönemde İstanbul’a belediye başkanı olarak seçilmiştir) etkin yönetim için gerekli deneyimden, sosyal ve ekonomik ilişki ağından yoksundur ve bu nedenle hem maddi imkânları geniş, hem de mütedeyyin bir Müslüman kimliğine sahip müttefiklere gerek duyarlar. Oktar kolay kolay rastlanmayacak bu fırsatı kaçırmamak istemez ve gerekli imaj yenilemesi yapar.

Adnan Oktar’ı eleştiren ve bu yüzden onlarca hakaret davasıyla uğraşmak zorunda kalan köşe yazarı ve gazete editörü Fatih Altaylı, bu durumu Oktar’ın gücünü pekiştirdiği an olarak değerlendirir: “Oktar’ın çevresindeki birçok şirket 1995 ve 1996 yıllarında, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Refah Partisi elindeki belediyelerle büyük iş anlaşmaları yapar. Grubun toplantılarından birini basan polis, Refah hükümetinin bakanlarından olup, Türkiye’de siyasal İslam’ın başlıca ideologlarından Oğuzhan Asiltürk’ü tutuklar. Gerçekten de tarikat ekonomik gücünü bu yıllarda pekiştirdi, müritlerinden bazıları Dubai’de bile şirketler kurdu.” Kimileri de Türk yatırımcıların izinden Orta Asya’ya gidip, anne ve babalarından zorla aldıkları paralarla işler kurar, kârları Adnan Oktar’a akıtır.

Bir başka askeri müdahale, 1997’de gerçekleştirilen 28 Şubat darbesi, Erbakan hükümetini istifaya zorlar ve Refah Partisinin kapanmasına neden olur. Oktar siyasal nüfuzunu yitirir. Refah dönemindeki sıcak teveccühü AKP hükümeti döneminde göremese de, Adnan Oktar yeniden sahneye çıkmakta gecikmeyecektir.

Yaratılış Atlasından medeniyetler diyaloğuna

Oktar’ın 1990’da kurduğu Bilim ve Araştırma Vakfı 1998 yılında kapsamlı bir Darwinizm karşıtı kampanya başlatır. Türkiye’de Evrim Kandırmacası ve Yaratılış Atlası’nın on binlerce nüshasını dağıtarak Müslüman yaratılışçılığının sözcüsü olmasının yolunu açar.

Ne var ki, bu iki kitabın, ve hatta yazdığını iddia ettiği 150 kitabın gerçekten Oktar tarafından kaleme alınmış olduğu son derece kuşkuludur. O dönemlerde Oktar’ın yakın çevresinde bulunan Berk bu konuyu şöyle aydınlatıyor: “Kitapların yazılmasıyla görevlendirilmiş bir mürit grubu vardır. Bunlar yazacakları her kitap için, başta Amerika Birleşik Devletler olmak üzere yaratılışçı Hıristiyan yazarlarca yayınlanmış birkaç kilit kaynak edinir, sonra da kendi yaratılış yaklaşımlarına uygun bölüm ve paragrafları bire bir kopyalar. Ardından fotoğrafları ekleyip, aralara Kuran’dan ayet, bir kaç tane de yorum eklerler. Bu fikirlerden hiçbiri Oktar’ın kendi fikri değildir.”

11 Eylül saldırısıyla dünya ciddi bir bunalıma girer. Ancak Adnan Hoca, krizden doğan fırsatı hemen sezer ve şiddetli Yahudi düşmanlığını bir kenara bırakarak, Amerika’nın gözüne girmeyi dener: “İslamiyet terörü lanetliyor” adlı makalesi tam da bu amaca hizmet eder. Hatta eski ABD Senatörü Steve Symms ve yedi temsilcinin övgüsünü bile alır: “Türkiye’nin genç nüfusuna yönelik başlıca iyilik kaynağı” olarak tanıtılan Oktar “demokrasiye, ulusal ve ahlâkî değerleri korumaya, hukuku saymaya kararlılığı” nedeniyle de anılır.

Oktar o günden beri dinler arası diyaloğun keskin bir destekleyicisi olur, Faşizm, Yahudi Düşmanlığı ve Soykırımından da sorumlu tuttuğu Darwinizmin yıkıcı etkisine karşı her inançtan insanı bir araya getirmeye çalışır. Ayrıca, Türkiye’nin önderliğinde bütün İslam dünyasına barış getirecek bir “Türk-İslam Birliği”nden bahsetmeye başlar.
Oktar’ın ideolojik ve siyasal görüşlerindeki karışıklık gerçekten de bir inancı bulunmadığı, müritlerin önerdikleri yolu izleyerek ününü arttıracak konulara saldıran bir oportünist olduğu iddiasını doğrular gibidir. Eski bir müridinin bana aktardığı gibi, “Herkes için bir şeyler vardı: Atatürk, namaz, yaratılış ve gerekirse, kokain.”

Sonun başlangıcı mı?

Ancak bütün bunlar bizi yanıltmasın. Adnan Hoca artık eski gücünü yitirmektedir. Lideri yakında büyük olasılıkla hapse düşecek bir tarikat ne kadar dayanabilir?

Doğru, Bilim ve Araştırma Vakfıyla müritleri binlerce dava açmıştır. Bunlardan üç yüzünde davalı Oktar aleyhinde konuştuktan sonra, sahte çıplak fotoğrafları basına dağıtılan eski manken Ebru Şimşek’tir. Oktar’ın müritleri grupla yakın ilişkiye girmiş herkesi zor durumda bırakacak binlerce video çekimi yapmıştır. Savcıları, yargıçları ve avukatları korkutmak için sonu gelmez şikâyet dilekçeleri, fakslanmış ihbarlar, karşıtlarını lekelemek için İslamcı medyada hakaret dolu ilanlar yayımlamışlardır. Özellikle İnternet faaliyetlerinde çok başarılı olmuş, düşmanlarını küçük düşürmek için sayısız web sitesi kurmuşlardır, bir yandan da onları eleştiren siteleri susturmak için Türk mahkemelerini yanıltmışlardır: Dawkins’in web sitesi kapattırdıkları onlarca siteden sadece biridir. “Birkaç yüz kişi olabilirler,” diyor bir avukat bana, “ama verdikleri zararın haddi hesabı yok. Müritlerin ailelerine, yargı sistemine ve Türk siyasetine verdikleri zarar korkutucu.”

Bütün bu saldırılara ve yargı sistemdeki bazı zaaflara rağmen, Adnan Oktar grubunun kurbanlarını savunan yürekli avukatlar, müvekillerine karşı açılan bütün davaları kazandılar. Raporlara göre, cemaatin ortaklıkları son zamanda ciddi bir başarısızlıkla karşı karşıyalar. Oktar’ın maddi imkânlarında belirli bir daralma söz konusudur.

Ancak grubun batışını hızlandıran daha derin, daha yapısal nedenler de vardır. Seksenli yılların sonunda, cemaat bir kaç bebek doğurmuştur. Bundan sonradır ki (babalarının Oktar olup olmadığı açık değildir), Oktar hamileliğe yol açacak cinsel ilişkileri yasaklamış ve müritlerinin cinsel hayatını oral ve anal ilişkiyle sınırlandırmıştır. O günden beri, yeni bebek de doğmamıştır. Söylentiler Oktar’ın yeni mürit kaynağının da aynı hızla kuruduğu yönündedir.

Peki, bütün bu delilikten geriye kalan nedir? Şevki kırılmış, kişilikleri zedelenmiş bireylerden oluşan içine kapanık bir cemaat. Bütün eski müritler gibi karalama kampanyalarına maruz bırakılmış Berk, bu kırılma durumunu açıklarken herşeye rağmen eski yoldaşlarına anlayış gösteriyor: “Bu insanlar, sahip oldukları her şeyi elden çıkardılar, bunu anlamak gerek. Anne babalarına ait olanları, evleri, arabaları sattılar. Ellerinde hiçbir şey kalmadı. Çoğu mürit bugün otuzlarının sonunda, kırkların başında. Ailelerini ve arkadaşlarını yitirdiler, insanlarla ilişki kurma yeteneklerini kaybettiler. Bildikleri tek şey, Adnan’ın İslam’ı çarpıtan sapkın düşüncelerini yaymak.”

Bu yalnızlığa gruptan birkaç yıl önce ayrılan Dilek de değiniyor; Kendisi
tarikatın kontrolünden kurtulmuş olsada, iki kız kardeşi artık bir daha ayrılmamak üzere Adnan Hocan’nın eline düşmüş. “Kardeşlerim bizi yılda bir, ya da iki kere ziyarete gelir ancak, görüşmeler erkek müritlerin denetiminde yapılır.” Ama artık insanca ilişkiler son bulmuştur. “Sanki Zombi gibi, bakıyorsun, içeride kimse yok.”

Türkiye’nin yerel televizyon ve radyo kanallarında düzenli olarak söyleşi veren ve şeklen iyi bir Müslüman gibş görünen Adnan Oktar Türkiye’de bazı çevrelerde ünlü ve itibarlı kişi muamelesi görüyor. Buna karşın Yargıtay’ın yakında Adnan Oktar’ın mahkumiyetini onaması bekleniyor.
Edip Yüksel’in dediği gibi, Oktar insanları manipüle etmekte usta, “kurnaz bir şarlatan” olabilir, ancak bu özellikler Adnan Hoca’nın yükselişini ve nüfuzunu açıklamaya yetmez. Oktar bizim kendi hastalığımızın belirtisidir. George W. Bush’un “Terörle Savaş”ı Oktar’ı İslamcı köktendinciliğinin karşısında güvenilir ve ılımlı bir alternatif gibi gösterdi; inanç konularındaki çekingenliğimiz ve bilgisizliğimiz yüzünden onu Müslüman yaratılışcılığın temsilcisi ve “dinler arası diyalogun” önemli bir aktörü sandık. Üstelik, kafası karışık, batı ülkelerinde kendini dışlanmış his eden birçok Müslüman Oktar’ı bir bilim adamı gibi, ve Islami bir bilim anlayışının temsilcisi olarak görmüştür

Oysa, bilimin Müslüman, Hristiyanı yoktur. Oktar, yükselen dinî duygulardan ustalıkla yararlanarak hepimizi kandıran, insanlara içten içten nefret besleyen, sapkın arzularını dini kötüye kullanarak gerçekleştirmeye çalışmış bir sahtekardır. Sahte zamanların sahte peygamberidir.

İkincil Kaynak: http://newhumanist.org.uk/2177/seks-sinek-ve-videokasetleri-harun-yahyanın-gizli-hayatı

Ayrıca bakınız:

http://arsiv.sabah.com.tr/2000/01/15/m05.html
http://www.milliyet.com.tr/2005/11/26/magazin/amag.html
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/11/19/157922.asp

Reklamlar

Albert Einstein

Standart

Albert Einstein (14 Mart 1879 – 18 Nisan 1955), Yahudi asıllı Almanyalı ünlü bir fizikçidir. 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelenen Albert Einstein, Görelilik kuramını geliştirmiş, kuantum mekaniği, istatistiksel mekanik ve kozmoloji dallarına önemli katkılar sağlamıştır. Kuramsal fiziğine katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 Nobel Fizik Ödülü’ne layık görülmüştür. (Nobel Ödülü’nün ve Nobel Komitesi’nin o zamanki ilkeleri doğrultusunda, bugün en önemli katkısı olarak nitelendirilen Görelilik kuramı fazla kuramsal bulunmuş ve ödülde açıkça söz konusu edilmemiştir.)

Albert Einstein, 14 Mart 1879 yılında Almanya’da Württemberg’de doğdu. 1880 yılının Haziran ayında ailesi Munich’e taşındı. Babası Hermann ve abisi Yakob burada “Einstein & Cie” adında bir elektrik mühendisliği ile ilgili bir şirket kurdular. Einstein, konuşmaya geç başlaması dışında normal bir çocukluk geçirdi. 1884 yılında eğitimi için özel dersler ve 1885 yılında da keman dersleri aldı. Aynı yıl Yahudi olduğu halde Munich’deki Katolik Okulu’nda eğitimine başladı. 1888’de yine bu şehirdeki Luitpold Gymnasium’a geçerek eğitimine devam etti. Eğitim hayatından hoşlanmıyordu. 1894 yılında ailesinin iflası sonucu İtalya’ya yerleştiler.

Bugünkü adı “ETH Zürich” olan “Swiss Federal Polytechnic Enstitüsü”ne gitmek için başvurdu ancak giriş sınavında başarısız olduğu için, İsviçre’de Aarau’da eğitimine devam etti. Babasının istediği gibi elektrik mühendisi olamayacağını anladı. İki yıl sonra 1896’da “Swiss Federal Polytechnic Enstitüsü”ne matematik ve fizik öğretmeni olmak için gitti. Maxwell’in “Elektromanyetik Teorisi” üzerinde çalıştı. Bu okulda tek kadın öğrenci olan Mileva Maric ile tanıştı. Evlenmek için ailesiyle tanıştırdı ancak Mileva’nın yaşının büyük olması ve Yahudi olmamasından dolayı annesi evliliğe karşı geldi. Mileva’nın evlilik dışı hamile kalmasıyla doğan kızlarını evlatlık olarak vermek zorunda kaldılar.

1900 yılının Haziran ayında mezun oldu. Ardından 21 Şubat 1901’de İsviçre vatandaşlığına başvurdu ve kabul edildi. Mayıs 1901’den, Temmuz 1902’ye kadar Winterthur ve Achaffhausen’de özel ders verdi. Öğretmenlik için başvurduğu yerlerden çok genç olması nedeniyle olumlu cevap alamıyordu. Sonra İsviçre’nin başkenti Bern’e gitti. Geçimini sağlamak için matematik ve fizik dersleri vermeye devam ediyordu. Bernese’deki “Akademie Olypia”ya katıldı. Bu sırada birçok bilim adamıyla tanışma fırsatı buldu. Kariyeri için önemli bir adımdı. Ardından teknik asistan olarak İsviçre Patent Ofisi’nde işe başladı. Einstein, mucitlerin patent alabilmesi için yaptıkları aletleri inceliyor ve elektromanyetik cihazların denetimini yapıyordu. Cihazların farklılıklarını ve zayıf yönlerini görerek, nasıl düzeltebileceği üstünde çalışıyordu. Bazen o kadar çok değişiklik yapması gerekiyordu ki alet artık onun tasarımı haline bile gelebiliyordu.

6 Ocak 1903 tarihinde ailesinin tüm karşı gelmelerine rağmen okul yıllarında tanıştığı Mileva Maric ile evlendi. Kendisi de bir matematikçi olan Milena Maric ile birçok ortak noktaya sahipti. 1904 yılında ilk oğlu Hans Albert, 1910 yılında da ikinci oğlu Eduard doğdu. İleriki yıllarda Eduard şizofreni teşhisiyle Zürich’deki bir akıl hastanesine yatıldı ve hayatını da burada kaybetti. Albert ise ileriki hayatında California Üniversitesi’nde profesörlük yaptı.

1903 yılında artık İsviçre Patent Ofisi’deki işinde ilerlemeye başlamıştı. Makina Teknolojisine hakim bir duruma gelmişti. Bir yandan Max Planck’ın kuantum teorisi üzerinde çalışıyordu.1905 yılında Zürich Üniversitesi’de “A New Determination of Molecular Dimensions” adlı doktora tezini verdi ve doktor ünvanını aldı. Aynı yıl modern fiziğin temellerini oluşturan makalelerini yazmaya başladı. “Annus Mirabilis Papers” adlı bu çalışması ile birçok bilim okulunda teorileri tartışılmaya başladı. Bu makalelerden üçü (Brownian Motion, The Photoelectric Effect ve Special Relativity) Nobel Ödülü’ne aday gösterildi. Nobel Ödülü’nün komitesindeki birçok tartışmadan sonra “The Photoelectric Effect” adlı çalışması ile 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. “The Photoelectric Effect” adlı çalışmasında Quantum Fiziği üzerinde çalışmıştı. Işık tanecikleri veya fotonlar ile ilgili hipotezini hazırladı. Yüzeyden elektron koparmak için son elektron seviyesinde az elektron bulunan alkali metalleri kullanmıştır. “hv=k+w” formülüyle fotonun olay sonundaki enerjisini hesaplamıştır. Bu makalelerin içinde yer alan “On The Electrodynamics of Moving Bodies” adlı çalışmasıyla farklı koordinat sistemlerinde bulunan sabit hızdaki farklı nesnelerin birbirlerine göre hareket prensiplerini açıklıyordu. Ardından yayımlanan “Does the Inertia of a Body Depend upon its Energy Content?” adlı makalede “E = m.c²” formülünü ortaya atmıştır. 1906 yılında son olarak “Planck’s Theory of Radiation and the Theory of Specific Heat”i yayımladı.

1908 yılında Bern’de okutman olarak göreve geldi. 1909 yılına gelindiğinde Zürich Üniversitesi’de profesör olarak çalışmaya başladı. Bir süre Prague Charles Üniversitesi’nde çalıştıktan sonra 1912’de Zürich’deki görevine geri döndü. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra Berlin’de profesör olarak yerel bir üniversitede çalışmaya devam etti. Prusya’da Academy of Science’a üye oldu. Prusya vatandaşlığına başvurdu. 1914’den 1933 yılına kadar Kaiser Wilhelm Fizik Entitüsü’nde müdürlük yaptı. Yine 1920’den 1946 yılına kadar Leiden Üniversitesi’nde üstün profesörlük ünvanıyla çalışmalarını sürdürdü.

1917 yılında “On the Quantum Mechanics of Radiation” (Radyasyonun Kuantum Mekaniği Üzerine) adlı makalesini yayımladı. 1919 yılında Mileva’dan boşandı, ardından kuzeni Elsa Löwenthal ile evlendi. Elsa, Einstein’nın yaşlılık yıllarında yanında oldu ancak hiç çocuk yapmadılar. 1915 yılında Prusya’da Academy of Science’da bulunduğu sırada genel izafiyet kuramını oluşturdu. Newton’nun çekim yasalarından yararlanarak kendi teorisini oluşturdu. 2. Dünya Savaşı’ndan dolayı yayımları Almanya’dan dışarıya ulaşamadı. Einstein’nın bu yeni teorisi Hendrik Antoon Lorentz ve Paul Ehrenfest tarafından keşfedildi. İngiltere’deki birçok astronom bu teoriyi inandırıcı bulmadı. 1917 yılındaki güneş tutulmasındaki gözlemler ile teorinin gerçekliği ortaya çıkacaktı. Ertesi yıl güneş tutulmasına ait fotoğraflar incelendi. Einstein, kütlenin uzay-zamanı geometrik olarak eğmesi, uzak yıldızlardan gelen ışıkların eğrilmesine neden olduğu savunuyordu. Bu eğrilik iç bükey olmalıydı. Bu teori bilim dünyasında büyük bir yankı uyandırdı.

1921 yılında Einstein teorisi üzerinde çalışmak için New York’a gitti. 1933 yılında Hitler’in ırkçı politikasından dolayı Alman vatandaşlığından çıkarak Amerika’ya geçti ve buranın vatandaşlığına geçti. Amerika Birleşik Devletleri’nde Princeton Üniversitesi’nde Institute of Advanced Study’de profesörlük hayatına ve çalışmalarına devam etti. 1945 yılında Princeton Üniversitesi’nden emekli oldu. 1926 yılında ise Leo Szilard ile zehirli gaz çıkarmayan buzdolabı projesi üzerinde çalıştı.

1933 yılında Almanya’da Nasyonal Sosyalist Partisi’nin iktidara gelmesiyle yasalar yüzünden çalışmalarına izin verilmeyen 40 bilim adamı adına Mustafa Kemal Atatürk’e bir mektup yazarak onların Türkiye’de çalışmalarına devam etmelerini istemişti. Atatürk bu isteği kabul ederek İstanbul Üniversitesi’nde çalışma imkanı tanımıştı.

Bu dönem Einstein’a İsrail Başbakanlığı teklif edildi ancak Einstein teklifi kabul etmedi. Dr. Chaim Weizmann ile Jerusalem Musevi Üniversitesi’ni kurdu.

1945 yılında Roosvelt’e yazdığı mektupta nükleer silahların yapılabileceğinden bahsetti. Daha sonra nükleer silahların oluşumuna ve kullanılmasına neden olduğu için büyük pişmanlık duyduğunu hep dile getirdi. Hayatının geri kalanında da Atom Bombası’nın kullanım şeklinden rahatsızlığını dile getirerek, buna karşı bir tutum izledi.

1948 yılında Brendeis Üniversitesi’nin komitesinde görev aldı. 18 Nisan 1955 yılında 76 yaşında iç kanama sonucu hayatını kaybetti. “Generalized Theory of Gravitation” adlı çalışması yarım kaldı.

Ölümünden sonra otopsisini yapan Dr. Thomas Stoltz Harvey beynindeki anormaliyi fark etti. Paryetal lobunun normal insanlarınkinden %15 daha büyük olduğunu keşfetti. Beynin bu bölgesi matematik ve görsel yetenekle ilgili becerilerinin geliştiği bölge idi. Ayrıca Einstein’nın beyninin normal insanlardan %73 daha kıvrımlı olduğu gözlemlendi.

Einstein’ın buluşları:

Einstein’ın fizik alanındaki çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık İzafiyet Teorisi ile tanındı.

Bu teori üç bölüme ayrılır;
Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren Özel Görelilik (1905);

Eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren Genel Görelilik (1916);

Elektro-manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren daha geniş kapsamlı teori denemeleri.

İlk iki teorinin geçerliliği atom fiziği ve astronomi alanında yapılan deneylerle çok başarılı bir biçimde sınanmıştır; çağdaş fiziğin temel taşları arasında yer alırlar. Einstein atom ile ilgili olarak: “Ben atomu iyi bir şey için keşfettim, ama insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar.” demiştir. Ayrıca birçok kişinin ilgisini çeken “Neden Sosyalizm?” adlı yazısı Monthly Review adlı aylık dergisinin, ilk sayısının, ilk yazısıdır.

Kaynaklar:

http://fenbilimci.blogspot.com/2008/06/albert-einstein.html
http://tr.wikipedia.org/wiki/Albert_Einstein
http://www.biyografi.info/kisi/albert-einstein

Charles Darwin

Standart

Charles Darwin 12 Şubat 1809’da Shrewsbury kasabasında doğdu ve 18 Nisan 1882’de Kent’teki evinde öldü. Robert Waring Darwin ile Susannah Wedgewood’un beşinci çocukları ve ikinci oğulları idi.

Darwin’in zamanında ve öncesinde İngiliz kültüründe kökten değişiklikler yaşıyordu. Ailesinin yapısı da Darwin’i bu değişikliklerin ortasına atmıştır. Dedesi Erasmus Darwin zengin ve saygın bir fizikçi idi. Aynı zamanda da aydınlanma fikirlerini, eşitlik ve – tanrının varlığı hakkında ve dünya yaratıklarının doğal başlangıcı hakkında serbest konuşma özgürlüğe da dahil olmak üzere – özgürlükleri savunan bir radikaldi. Doğa tarihi üzerine ilk çağlardan beri yaşayan canlıların yukarı doğru gelişimi de dahil olmak üzere evrimsel spekülasyonları savunduğu makaleler yazmıştı. Serbest düşünce taraftarı Lunar Society adlı bir derneğin üyesiydi. Üyeler Birmingham’da sık sık toplanarak yeni teknolojik ve endüstriyel ilerlemelerden son felsefi ve bilimsel fikirlere her şeyi tartışırlardı. Bu grup içinde C. Darwin’in diğer dedesi Josiah Wedgewood da vardı. Grubun dinsel eğilimi ise kilisenin kuşkulu bakışları altında -karşıt – idi. Bu sırada Avrupa ve Amerikaları çalkalayan devrimci karakterli felsefi, bilimsel ve politik fikirleri etkinlikle destekliyorlardı. Dolayısıyla Charles’ın babası; Robert Darwin de babasını izleyerek bir doktor oldu ve Josiah Wedgewood’un kızı Susannah Wedgewood ile evlendi. Çift Shrewsbury’ye yerleşti. Haziran 1817’de Susannah, Charles 8 yaşındayken öldü.

Annesi Charles’ı üniteryen* bir rahip tarafından işletilen bir okula göndermişti. Ama annesi ölünce, babası da onu Shrewsbury okuluna aktardı. Charles bu okulda Yunanca ve Latinceye çalışacak yerde doğayla haşır neşir oluyor, her çeşit böcek ve mineral topluyordu. Babasının dikkatli gözetimi altında büyük kardeşleri sorumluluğunu almışlardı. Babası onu da doktor yapmak istiyordu. Yazları babasına hastaları turlarken yardım ediyordu. Sonunda babası onu 16 yaşında Edinburg’a tıp tahsili için yolladı. Ancak Charles’ın bu tahsili, aslında çok yatkın olmasına karşın, iki nedenden yarıda bıraktığı anlaşılıyor. Babasının işleri çok iyi gitmişti ve ömrü boyunca bağımsız olarak doğadan örnek toplayarak yaşayabilirdi. Zaten doğaya bu ilgisi öyle ileriydi ki Edinburg Kraliyet Derneği, Plinian Derneği toplantılarına katılıyordu, iki tane bildiri bile sunmuştu. Zoolog Robert Grant onu ilk defa Lamarck’ın evrim kuramı ile tanıştırmıştı. İkinci neden ise henüz anestezinin bilinmediği zamanlarda bayıltılmadan ameliyat edilen bir çocuğun ıstırabına tanık olmasıdır. Ancak bu arada bilime eğilimi kimya, jeoloji, ve anatomi dersleri ile kuvvetlenmişti. Tıpla ilişkisini kesme kararı sonunda babası ona ilahiyat öğrenmek üzere Cambridge’i önerdi. Charles karşı çıkmadı.

1928 Yılında Cambridge’e gelen Charles burada yaşamının en mutlu 3 yılını geçirdi. Otobiyografisinde** bu dönem için boşa harcanmış zaman demesine karşın hem mutlu olduğunu hem de karşılaştığı bilimsel etkileri anlatmıştır. İşte bu etkiler Darwin’in daha sonra kurup geliştireceği evrim tasarımları için son derece önem taşır. Akademik kısmı boşa harcanmış saymasına rağmen Matematik, Klasik Yunan ve Teoloji derslerinde gayretlidir ve 3 sene sonunda Ağustos 1831’de mezun olur. Bu arada din bilimci Paley‘in Hıristiyanlığın Kanıtları, Ahlak Felsefesi, Doğal Teoloji gibi kitaplarından özellikle bahseder ve ona olan hayranlığını da belirtir. Ancak o zaman da, sonra da bunların gelişmesine hiçbir katkısı olmadığını da bilmektedir. Profesör John Stevens Henslow ile tanışması bütün kariyerini değiştirecektir. Onun çevresine katılır, başkaları ile de – ve jeolog Adam Sedgwick ile – tanışır ve apayrı bir dalda da gelişmeye başlar. Bitki toplama keşiflerine katılır. Zaten böcek toplamayı hiç bırakmamıştır. Adam Sedgwick onu iki kez İngiltere ve Galler’de uzun jeolojik turlara alır. Darwin zaten evrimci görüşün öncülerinden dedesi Erasmus Darwin’den evrim düşüncesine aşina idi. Cambridge?de yer bilimci Lyell‘in, dedesi gibi milyonlarca yıl geri giden öğretileri de onu yönlendirmişti. Darwin’in akademik olarak ilahiyatın eğitimi yanında doğa bilimlerine eğilimli ikili eğitimi, dünya görüşünü yan yana sürdürmesi onu hiç rahatsız etmemiştir.

Cambridge’deki son yılında Herschel‘in ve Humboldt‘un kitapları ona “Doğa Bilimlerinin asil yapısına en alçak gönüllü bir katkı eklemek için yanan bir coşku uyandırdı.” İşte, mezuniyet sonrasında Humboldt’un aktardığı Güney Amerika incelemelerinin benzerini gerçekleştirme fırsatı da ayağına gelmişti. Henslow’dan gelen bir mektup Beagle gemisi kaptanının Güney Amerika ve Pasifik’e yapılacak seyahatte kamarasının bir kısmını gönüllü bir doğa bilimciyle ücretsiz olarak paylaşmak isteğini iletiyordu. Beagle gemisi hükümet tarafından Güney Amerika kıyılarını araştırmakla görevlendirilmişti.

Aralık 1831’de Beagle’ın denize açılmasıyla başlayan bu sefer iki sene yerine beş sene sürmüş ve Güney Amerika yerine Dünya turu haline gelmiştir.

Bu arada uğradıkları Galapagos Adaları Darwin’in en önemli gözlemlerinin ve keşiflerinin yaptığı yerdir. Darwin gezi dönüşünde keşiflerini uzun sürede kitaplar halinde yayınladı:

1 – 1839 Mayıs: (Kaptan P. King, Kaptan R. FitzRoy ile beraber) Beagle’in Gezisi Sırasında Ziyaret Edilen Ülkelerdeki Jeoloji ve Doğa Tarihi Araştırmalarının Günlüğü
2 – 1839 Ağustos: (Kendi anlatımı) Beagle?in Gezisi Sırasında Ziyaret Edilen Ülkelerdeki Jeoloji ve Doğa Tarihi Araştırmalarının Günlüğü.
3 – 1839: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 2. Kısım – “Memeliler”
4 – 1840: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 1. Kısım – “Memeli Fosiller”
5 – 1841: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 3. Kısım – “Kuşlar”
6 – 1842: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 4. Kısım – “Balıklar”
7 – 1842 Mayıs: Güney Amerikanın Jeolojik Gözlemleri ? Mercan Adalarının Yapı ve Dağılımı
8 – 1843: Beagle Gezisinin Zoolojisi – 5. Kısım – “Sürüngenler”
9 – 1844: Güney Amerikanın Jeolojik Gözlemleri – Volkanik Adalar
10 – 1846: Güney Amerikanın Jeolojik Gözlemleri – Güney Amerika

Darwin 1836’da gezi dönüşünde kendini tamamıyla notlarına ve örneklerine vermiş, sistematik bir şekilde çalışıyordu. Ancak Ekim 1838’de tesadüfen okuduğu Malthus‘un Nüfus (Population) adlı kitabı her şeyi doğru yöne oturttu:

… birden bu şartlar altında uygun değişikliklerin korunmaya, uygun olmayanların ise yok olmaya yönleneceği beni çarptı. Bunun sonucu yeni türlerin oluşmasıydı.

Böylelikle evrimin meydana geldiği, evrimsel değişikliklerin binlerce yıldan milyonlarca yıla uzanan aşamalarla oluştuğu, evrim için ana düzeneğin doğal seçilim denen bir süreç olduğu ve bugün canlı olan milyonlarca türün ise tek bir yaşam formundan türleşme (speciation) denilen kollara ayrışma süreci sonucu ortaya çıktığı gibi kuramlarını oluşturmaya başladı. Ancak bunun sonuçlarını yıllarca saklayacaktı:

… ama önyargıdan sakınmakta o kadar endişeliydim ki en ufak bir taslağını bile bir süre yazmamaya karar verdim. Önce 1842’de kendime kurşun kalemle 35 sayfalık çok kısa bir özet yazma hoşnutluğuna izin verdim. Sonra bu 1844 yazında güzelce kopyalayıp hala da bende duran 250 sayfaya ulaştı.

Ancak kısa adı “Türlerin Kökeni” olan bu kitap yayını için daha 14 sene bekleyecektir.

Bu arada Darwin’in Beagle gezisi sırasında yolladığı fosil örneklerini ve jeolojik mektupları Henslow bilim çevrelerinde göstererek öğrencisinin ününü arttırmıştı. Darwin döndüğünde bilimsel çevrelerde çok ünlüydü. Çok geçmeden Darwin Cambridge’e taşınarak koleksiyonunu organize etmeye ve günlüğünü yeniden yazmaya başladı. 17 Şubat 1837’de Coğrafya Derneği Konseyine seçildi. Kısa sürede bu sefer Londra’ya taşındı ve daha çok bilim adamı ile tanışıp daha fazla çalışmaya başladı. Koleksiyon ve mektuplarını inceleyen uzmanların raporlarını da elden geçirip yayınlıyordu. Tabi sonunda hastalandı. Bu hastalıktan hiç iyileşmedi. Kalp çarpıntılarını mide ağrıları, kusma, titreme ve diğer semptomlar izliyordu. Stresli zamanlarda bunlarda artış oluyordu. Tedavi hemen hiç yararlı olmadı. Daha sonra bunun Güney Amerika’da böceklerin ısırmasıyla geçen Chagas hastalığı olduğu tahmin edilmiştir. Darwin bu arada Coğrafya Derneği sekreterliğini de üstlenmişti.

Darwin’in hazırlığını yaptığı halde “Türlerin Kökeni”ni basmayı ertelemesi çeşitli yorumlara neden olmuştur. Bir yorum onun insanoğlunun kör bir seçilim sürecinin ürünü olduğunu göstermekten kaçındığı şeklindedir. Ancak 1858 yazında, kendisi ile aynı sonuçlara varmış olan Alfred Russel Wallace‘dan bir derneğe sunulmak üzere hazırlanmış bir bildiri alması onu harekete geçirdi. Her ikisinin de derneğe bildiri sunması kararlaştırıldı, Darwin’in Wallace’da bulunmayan zengin verileri vardı. 1844’deki hazırlığını kısaltarak “Türlerin Kökeni”ni 22 Kasım 1858’de bastırdı. Bu kuram geniş yankı uyandırmıştır. 1859 Yılı düşünce tarihinin dönüm noktası olarak sayılabilir.

Türlerin kökeninden 12 yıl sonra insanın kökenine ilişkin görüşleri de “İnsanın Türeyişi” adlı kitabıyla 1871’de iki cilt olarak yayımlandı. Bu kez daha önceki direniş yoktu. Bu hem çoğu okurun aynı sonucu kendilerinin çıkarmış olması yanında geçen süre içinde aynı konuda daha az önemli ama pek çok makale ve kitap yayınlanmasının da etkisi vardır.

Darwin Türlerin Kökeni’nde insanın adını anmaktan çekinmiş, ancak “… İnsanın kökeni ve tarihine ışık tutulmuş olacaktır.” demekle yetinmişti. Ancak İnsanın Türeyişi’nde insan ve diğer memeliler arasında fiziksel ve fizyolojik açılardan temelde farklılıklar olmadığını savunmakla yetinmedi, benzerliklerin insanın kültürel ve ahlaki yaşamı için de geçerli olduğunu gündeme getirdi. Yani ahlak, zeka, yardımseverlik, yurtseverlik vs yi de biyolojik yapı gibi kalıtımın parçası olarak görmüştür. İşte bu husus sonradan Darwin’in haksız olarak suçlanmasına, fikirlerinin yozlaştırılmasında önemli nokta oluşturulmasına yol açmıştır. Çünkü Darwin’in ve bazı Darwin’cilerin toplumsal olay ve olguları “en güçlünün yaşaması? ilkesi içinde yorumlama girişimi insanlığa karşı suçlardan birisi için bilimsel kılıf oluşturmuştur. “Sosyal Darvincilik” adı verilen bu akım “madem ki en güçlülerin yaşaması doğa yasasıdır, o halde zayıflar ortadan kaldırılmalıdır” görüşüyle tarihteki en utanç verici sayfalardan birini oluşturmuştur. Ancak elbette Darwin ırkçılık, kölecilik, soykırımdan yana değildir. Onun Beagle Gezisi notları baştan sona insan topluluklarına değer veren, hoşgörülü bakışlarıyla doludur. Charles Darwin’in çeşitli kuramları ve sonraki gelişmeleri, çeşitli kanıtlar, bilim ve insanlığa yön vermesi, sitemizde detayları ile anlatılmıştır.

Darwin, Beagle yolculuğu sonrasında hastalığının ilk ortaya çıkışında kuzeni Emma Wedgewood ile oldukça yakınlaşmıştı. Onunla 24 Ocak 1839’da evlendi. Darwinler’in on tane çocukları oldu. İki tanesi bebekken öldü. On yaşında ölen Annie ise onları yıkmıştı. Darwin çocukları hastalandıkça akraba evliliği sonucu kalıtımlarından gelecek zayıflıklardan korkardı. Ama diğer çocuklarının çoğu seçkin insanlar oldu: iki ev kadını, bir banker, bir asker, bir botanikçi, bir inşaat mühendisi, bir astronom-matematikçi. Darwin’in gayet düzgün, programlı bir yaşamı vardı. Belli zamanda yemek yer, yürüyüşe çıkar, çalışır, mektup okur ve yazar, karısıyla tavla oynar ve onun okuduğu romanları dinler, gazete okur ve uyurdu. Bu değişmeyen yaşam tarzını, hiç geçmeyen hastalığından gelen zorlukları hafifletmek için seçtiği anlaşılıyor.

Darwin bu araştırıcı yaşamını böcekler ve bitkiler üzerine eserler vererek sürdürdü. 19 Nisan 1882’de 73 yaşında öldüğü zaman gençliğinde gördüğü tüm tepkilere karşın çağının önde gelen bilim adamlarından sayılıyordu. Görkemli bir cenaze töreniyle Westminster Kilisesinde Isaac Newton ve Charles Lyell’in yakınına gömüldü.

Darwin ailesinin geçmişi itibariyle konformist değildi. Babası ve dedesi serbest düşünce taraftarı idi. Kendisi ise gençliğinde İncil’den hiç şüphe etmemişti. Ancak Beagle yolculuğunda bunu sorgulamaya başladı. Düşüncelerinin değişmesi yavaş olmuştur. Yolculuk dönüşünde bile ahlak konusunda İncil’i referans almakla beraber artık tarihsel olarak Tevrat’a inanmıyordu. İnancı zayıflamaya başladı ve sonunda kızı Annie’nin ölümüyle Hıristiyanlığa bütün imanının kaybetti. Bu tarihten itibaren ailesi ile kiliseye gitmemiştir. Kendisine sorulduğunda, Tanrının mevcudiyetini yadsıma anlamında bir ateist olmadığını, ama anlayışının agnostik olarak tanımlanmasının daha doğru olacağını yazmıştı. 1915 yılında Lady Hope onun ölüm döşeğinde dine döndüğünü savlamışsa da Darwin’in çocukları bunu yalanladılar. Son sözlerini karısı Emma’ya yöneltmiştir: “Ne kadar iyi bir eş olduğunu hatırla.

Bir kaç cümleyle ‘evrim kuramının önemini’ özetleyecek olursak:

İnsan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur.[1] Darwin’in fikirleri üzerine inşa edilen modern evrim teorisi, bugün biyoloji biliminin temeli ve birleştirici öğesidir. Evrimin gerçekleştiği gerçeği yaşadığı dönemde, doğal seçilim teorisinin evrimin ana açıklaması olduğu ise 1930’lu yıllarda bilim dünyası tarafından kabul görmüştür.[1] Darwin’in orijinal teorileri modern evrimsel biyolojinin temelini oluşturmakta, hayatın çeşitliliği üzerine birleştirici bir mantıksal açıklama sunmaktadır.[2]


Notlar:

*üniteryan – Hıristiyanlarda Tanrının üçlü kişilik inanışı yerine tek kişilikli Tanrıya inanış.
** Charles Darwin otobiyografisini basılmak üzere değil, çocukları ve eşi için yazmıştır. Bunu otobiyografisine giriş satırlarında belirler. Oğlu Francis Darwin’in notu, özel pasajların otobiyografiden çıkartıldığını gösteriyor. Otobiyografisine “Aklımın ve Karakterimin Gelişmesinin Anımsamaları” (Recollections of the Development of my Mind and Character) adını vermiş ve 3 Ağustos 1876’da düştüğü “Yaşamımın bu kısa öyküsü 28 Mayıs’ta Hopedene’de başladı ve o zamandan beri çoğu öğleden sonraları bir saate yakın yazdım” notu ile biter. Ancak 1881’de bunlara bir ek yaptığı anlaşılıyor.

Kaynakça:

What Darwin Really Said – Benjamin Farrington
http://plato.stanford.edu/entries/darwinism/#2.1
http://www.aboutdarwin.com/darwin/WhoWas.html
http://www.stephenjaygould.org/library/darwin_autobiography.html
http://www.lucidcafe.com/library/96feb/darwin.html
http://library.thinkquest.org/21605/Darwin‘slife.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Charles_Darwin

1- ^ a b c van Wyhe, John (2008). Charles Darwin: gentleman naturalist: A biographical sketch. Darwin Online. 2008-11-17 tarihinde erişilmiştir.

2- The Complete Works of Darwin Online – Biography. darwin-online.org.uk. Retrieved on 2006-12-15.
Dobzhansky 1973

Kullanılan kaynak siteler:

http://www.evrim-teorisi.org//index.php?option=com_content&task=view&id=1&Itemid=33

http://tr.wikipedia.org/wiki/Evrim

http://www.geocities.com/kibele2tr/darwin_hayat.html