İkizler paradoksu ve Genel görelilik

Standart

Uzay yolculuğu insanı yaşlandırır mı? İşte size uzay-zaman mucizesinin kurbanı olan ikizlerin hikayesi ve Einstein’ın “hayatımın en mutlu düşüncesi” dediği fikri…

Einstein, mekanikle elektromanyetizmayı birleşik bir kuram haline getirirken, uzay ve zaman üzerindeki düşüncelerimizde köklü değişiklikler yapmak zorunda kaldı. Özellikle de, iki olayı ayıran zamanın, ancak bu olayın gerçekleştiği referans sistemi içerisinde ölçülmesi durumunda anlamı olabileceğini gösterdi. Bir başka referans sisteminden bakıldığında, iki olayı ayıran zaman aralığının görünürde uzun olduğunu ve bu sürenin, referans sistemlerinden birinin hızının diğerininkine göre ne kadar fazla olursa o kadar uzun olacağını ortaya koydu. Langevin’in ikizler paradoksu bunun daha iyi anlaşılmasını sağlar.

İkiz kardeşleri ele alalım. Biri gezegenlerarası bir gezi için füzeyle yola çıkar; ikincisi yeryüzünde kalır. Dünyada kalan kardeş için, çok büyük bir hızla hareket eden diğer kardeşin kalbi kendi kalbine göre daha yavaş atıyor gibi gözükmektedir. Birinci kardeş Dünya’ya döndüğünde ikinciden daha genç olacaktır. Ama olay ikinci kardeş açısından incelendiğinde, füzede bulunana göre sonuç farklı olacaktır. Onun için, Dünya’da kalan hareket halindedir; o halde Dünya’da kalanın kalbinin kendi kalbine göre daha yavaş çarptığını görecektir ve karşılaştıklarında birinci ikiz, ikinci ikizin daha genç kaldığı izlenimini edinecektir. Peki, kim haklıdır? Ne biri, ne de öteki… İşte bu soruna ancak Genel Görelilik açıklama getirecektir.

İkizler paradoksunda “aksayan” nokta, füzeyle giden ikizin belirli bir anda geri dönmüş olduğunun unutulmuş olmasıdır; zira ikizler tekrar Dünya’da buluşmuşlardır. Oysa, geri dönmek yavaşlamayı ve/veya yön değiştirmeyi gerektirmektedir. Demekki füzedeki ikiz her zaman düzgün doğrusal hareket yapmamış, yönünü değiştirmiştir. Oysa Einstein’ın özel görelilik kuramının sonuçları ancak, birbirlerine göre herhangi bir bağıl ivmesi olmayan düzgün öteleme durumundaki sistemler için geçerlidir. Demek ki, bir paradokstan çok bir mantık hatası söz konusudur.

Birbirlerine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemlerine uygulanan bu özel kuram, 1910’lu yıllarda Albert Einstein’ın zihnini meşgul ediyordu. Mantıksal olarak doğa yasalarının, bunları betimlemek için seçilen bakış açısı ne olursa olsun, aynı olması gerekiyordu. Bu yasaların yalnızca birbirine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemleri için değişmez olduğunu söylemek de keyfi bir yaklaşım gibi görünüyordu. Görelilik kuramını “genelleştirmek” mümkün olamaz mıydı?

Einstein’ı meşgul eden bir başka sorun daha vardı: Henüz açıklanamamış olsa bile, Newton’dan beri, herhangi bir cismin harekete karşıkoyan “eylemsizlik” kütlesiyle başka cisimlerce çekilmesini sağlayan “kütleçekimsel” kütlesinin aynı olduğu biliniyordu. Bu sorun güncelliğini hala korumaktadır ve bu eşitliğin doğrulanmasına yönelik yüksek duyarlıklı deneyler yapılmaktadır.

İşte bu sorunu araştıran Albert Einstein, kendisinin de dediği gibi, “hayatının en mutlu düşüncesi”ni buldu. Madem ki çekim kütlesiyle eylemsizlik kütlesi eşitti, bu durum eylemsizlikle kütle çekiminin iki ayrı bakış açısından yorumlanan bir ve aynı olgu olduğunu kanıtlamaz mıydı? Bu temel üzerine Einstein, uzay ve zaman kavramlarımızı bir defa daha değiştirmemize yol açacak karmaşık bir matematiksel kuram geliştirdi: uzay, üzerinde cisimlerin herhangi bir etkide bulunmadığı boş bir toplanma mekanı değildi; kütlelerin etkisiyle değişikliğe uğruyordu: her cisim, bir çeşit uzay-zaman oyuğu içinde yuvalanıyordu ve bu, cismin kütlesi arttıkça daha belirgin bir hale geliyordu.

Bugüne kadar genel göreliliğin geçerliliği deneysel olarak hiçbir şekilde olumsuzlanamamıştır. Dahası, “ikili pulsarlar” ve kara delikler gibi bazı gök cisimlerinin incelenmesi genel görelilik kuramına giderek daha fazla haklılık kazandırmaktadır.

Kaynak: İzafiyet

Işık hızında ve üzerinde yolculuk

Standart

Işık hızına yakın rölativistik hızlarda yolculuk yaptığınızda zaman sizin için yavaşlayacağı için yolculuğunuz “durağan” bir izleyiciyle kıyaslandığında çok daha kısa sürer. Örneğin, ışık hızına çok yakın bir hızda Alpha Centauri yıldızına doğru yola çıkıp oraya vardığınızda dünyadaki biri için 4 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen sizin için sadece birkaç hafta veya ay geçmiş olur. Yine, “sizin için” zaman yavaşlaması nedeniyle kısa sürecek olan 50 ışık yıllık bir mesafeye gidip döndüğünüzde dünyada 100 yıl geçmiş olduğunu, tüm hayatınızın ve tanıdıklarınızın yok olduğunu görürsünüz.

Tüm bu bahsettiğimiz, ışık hızını “konvansiyonel” yöntemlerle ulaşmaya çalıştığınızda gerçekleşir. Tabii ışık hızına ulaşmak veya aşmak biz kütleli varlıklar için mümkün değil. Fakat ışık hızının %95-97′si kadar bir hıza ulaşabilirseniz (ki pratikte mümkündür) yukarıda yazdıklarımıza çok benzer durumlar yaşarsınız. Yine Dünya’da Alpha Centauri’ye birkaç ayda gidersiniz; ama Dünya’da 5 yıl geçmiş olur. Bu hızla (ışık hızının %95-97’si hızla) binlerce, hatta milyonlarca ışık yılı uzağa kendi ömür sürenizin kısa bir diliminde gidip dönebilirsiniz. Lakin Dünya’da binlerce yıl geçmiş olacağını göz önünde bulundurmak durumundasınız.

ZAMAN, ISIK HIZI VE MADDE ARASINDAKI ILISKI..

Bu bölümde zamanla madde arasındaki ilişkiyi quantum fiziği müvacehesinde inceleyeceğim. Madde ışık hızını saptırıyorsa ve ışık hızı hızı zamanı yaratıyorsa, “madde, ışık hızı ve zaman” arasında bir ilişki olmalıdır. Bu ilişkinin doğası nedir?
Konuyu, okuması kolay olsun diye, birbiri ile ilgili dört ileti şeklinde yayınlamak istiyorum önce zamandan, sonra quantum mekaniğine göre zamandan, daha sonra da maddeden bahsedeceğim. Dördüncü iletimde ise bunlarla ilgili geliştirdiğim felsefi bir kuramı formüle etmeye çalışacam..

ZAMAN NEDiR?

Geçen, kullanılan, harcanan bir değerdir…sayıdır… Kendi dışındaki objelere ve olgulara anlam veren bir kavramdır…. Tek başına mevcut değildir… Bir referansa gereksinim gösterir. Bir başlangıcı vardır… Bu referans bir hareket de olabilir, bölünme, parçalanma, büyüme, genişleme, ortaya çıkma, yaratılma gibi fiziksel bir olgu da… Zaman, çeşitli süreçleri anlamamıza yardım eden, onlarla ilgili niteliklerden bazılarının ölçülmesinde kullanılan bir değerdir….
Tek başına zamandan bahsedilemez. Çünkü zaman tek başına bir değer değildir. Tek başına bir anlam taşımaz. Tek başına ölçülemez. Maddenin yaratıldığı an, zamanın başladıgı andır. Zaman ve madde birlikte, aynı anda, yaratılmıştır. Maddenin yaratıldığı mekan da dikkate alınınca, “uzay, madde ve zamanın” neden birbirleri ile ilgili olması gerektiği anlaşılır.
Enerjinin maddeye dönüştügü Big Bang, zamanın başladıgı anı simgeler. Zaman Big Bang’le birlikte başlamıstır. Madde de aynı anda yaratılmıştır. Big Bang zamanın doğduğu sıfır noktadır. O andaki uzay yöresi sıfır genişliktedir ve maddenin varlıgı sıfırdır. Zaman, uzay ve madde sıfırdır. Hiçbirşeyliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir, zamandan önceki dönem… Zaman ve madde öncesi dönem… Hatta uzay öncesi dönem…

Einstein’a göre zaman rölatiftir. Büyük cisimlerin yakınında zaman yavaşlar, hatta kara deliklerde durur. Einstein kara delikleri bilmiyordu, dolayısıyla, zamanın durabileceğini düşünemezdi ama, onun rölatif olduğunu ileri suren ilk bilim adamıydı. Işık hızının sınırı vardır. Işık saniyede 300 bin km’den daha hızlı hareket edemez. Zaman iki referans noktası arasındaki hareketi gösterdiğinden, ışık hızından hızlı olamaz. Yani zamanın maksimum hızı ışıgın hızına eşittir. Zaman ışık hızından daha hızlı geçemez ama, daha az geçebilir.
Peki, aynı şeyleri ışık hızı için de söyleyebilir miyiz? Evet, söyleyebiliriz… Işıgın en fazla gidebileceği hız saniyede 300 bin km’dir. Ama daha da az hareket edebilir!
Işık hızı geçilemez…. Ama neden? Çünkü ışığın fiziksel nitelikleri ile ilgili bir durum bu sınırdan sorumludur. Işık fotonlarının hız sınırı budur. En uygun koşullarda, ısık saniyede 300 bin km’yi geçemez.
Işık hızına bu sınırı koyan, daha doğrusu, bu sınır üzerinde etkili olan diğer etkenler var mıdır? Saniyede 300 bin km’den daha hızlı gidemeyecek ışıgı yavaşlatan nedenler var mıdır? Bunlar aynı zamanda zamanı yavaşlatan etkenler olabilir mi? Zamanı yavaşlatan etkenler var mıdır?
Vardır! Büyük kütlelerin yakınında zaman daha yavaş geçmektedir. Bir cisim büyük bir kütlenin ne kadar yakınında ise, o kadar uzun zamana tabi olmaktadır. O cisim için zaman o kadar yavaş olarak geçmektedir. Kütleçekim zamanı uzatmaktadır. Bu durum deneysel olarak kanıtlanmıstır. Atomik saat kullanarak, yeryüzündeki zamanın, 20 km yukardakinden daha yavaş geçtiği saptanmıştır… Einstein’in rölativite kuramı, bir kere daha kanıtlanmıştır…

Zamanın Big Bang’le başladığından bahsetmiştik. Big bang sırasında, bir nesnenin patladığına, zamanın, maddenin ve uzayın yaratıldıgına değinmiştik. Daha da ilginç olarak, Big Bang’in ilk saniyesinde, içinde yaşadığımiz evrenin yüzde 70’inin yaratıldıgını belirtmiştik. Öyle muhteşem bir genişleme idi ki bu, ışık hızı milyonlarca kere aşılmıştı. Bu nasıl olabilirdi? Işık hızı nasıl ve neden geçilmişti?
Big Bang öncesinde evrenin bilinmediğinden bahsetmiştim. O dönemdeki fizik kanunlarının hiç bilinmediğine değinmiştim. O dönemde zamanın olmadığını
vurgulamıştım. Zamanın olmaması, onun hızla geçmesi ile eşdeğerdir. O kadar hızla geçmektedir ki, zaman, o yoktur. Başlangıcı yoktur, sonu yoktur. Anlamı
yoktur. Tanımı yoktur. Referans noktaları yoktur. Bu koşullarda, bir şey patlamıstır. Uyacağı fiziksel bir kanun yoktur. Varsa bile o çok değişik bir kanundur. Bu
patlamada açığa çıkanlar o kadar çabuk hareket etmişlerdir ki, zaman saptanana kadar, aradan zaman geçmemiştir!

Nedir bütün bunların anlamı?
Big Bang’den önce madde yoktur! Madde, Big Bang sırasında yaratılmışıtır…… Bu durumun daha başka bir yorumu olabilir mi? Olabilir. Bu durum, Einstein’in rölativite kuramını desteklemektedir. Işık hızına sınır getiren nesne, maddedir, kütledir.Kütle nasıl uzay dokusunun kendi üzerinde katlanmasına neden oluyorsa, zamanı da yavaşlatmaktadır. Maddenin yakınlarında zaman katılığını kaybetmekte ve daha plastik bir nitelik (rölativite) kazanmaktadır. Kütle yoksa, zaman sonsuzdur. Kütle bu sonsuz hızı yavaşlatmaktadır. Işık hızını, zamanı, mevcut kütle saptamaktadır.

Big Bang öncesinde madde yoktur, zaman yoktur, uzay yoktur…. Bu nedenlerden dolayı, Big Bang’ın ilk saniyesi içinde evren bugünkünün yüzde 70’i
kadar genişleyebilmiştir. Big Bang zamanın ve maddenin olmadığı bir anda patlamıştır. Işık, zaman, madde ve uzayın olmadığı bir zaman ve mekanda patlamış ve genişlemiştir.
Görülüyor ki, zamanla kütle ve enerji arasında bir ilişki vardır. O da Einstein’a göre şu dur; E=MC^2…

Peki zamanla madde arasındaki ters ilişkinin nedeni ne olabilir? Büyük kütlelerin yakınlarında zaman neden yavaşlamaktadır? Bu durum quantum mekanigi ile açıklanabilir mi?

Bu soruyu yanıtlamadan önce kısaca zamanın ve maddenin quantum mekanik tanımına değinelim. Önce zamanın quantum mekanik tanımını inceleyelim….

QUANTUM MEKANİĞİNE GÖRE ZAMAN NEDİR?

ZAMANIN QUANTUM MEKANIK TANIMI..

Zaman hic bir zaman tersine işlemeyen bir değerdir.Bunun çok basit bir nedeni vardır. Işık saniyede 300 bin km’den daha hızlı gidemez.. Hiç bir şey o kadar hızlı gidemez. Zamanı saptayan ışık hızıdır. Dolayısıyla zaman geriye dönemez.. Işının bir kaynaktan etrafa yayılması da aynı şeydir. Hareket yalnız belli
bir yöne doğrudur. Geriye hareket olamaz.. Işık fotonları yalnız bir yöne doğru ilerler..

>Işık hızının geçilmeyeceği ve kesin olarak bir sayı ile saptandığı,termodinamik kanunlarının hüküm sürdüğü bir evrende yaşıyoruz. Zaman ve ısı yalnız bir yöne doğru hareket etmektedirler.

Mikroskopik dünyada zamanın akışı hissedilmez.. Bunun nedeni o dünyada zamanı ışığın saptamamasıdır. Karanlık bir ortamdır orası.. Dolayısıyla o dünyada zaman yoktur. O dünyada ayrıca ne üst vardır, ne alt, ne sağ vardır ne sol.. Orası sihirli bir dünyadır.

sihirbazlar bu dünyada mı yaşar?

> Atom üstü dünyada ışık hızı referansına bakarak zamanı değerlendirebiliriz. Öyle bir referans atomaltı dünyada yoktur. Hareketi referansa olarak almamız gerekir ama,Heisenberg’in belirsizlik ilkesi zamanı kesin olarak saptamamızı önler.. Hareketin kesinliksizliği vardır. Hiç bir şey kesin değildir. Her şey mümkündür.. Oradaki karmaşık fiziksel süreçlerin toplamı, kendini dış dünyaya bir düzen şeklinde yansıtır.
Kaosdan düzen doğar.. Işığın kaynağı olan atomlar, kendi dünyalarını onunla aydınlatamazlar belki ama,quantum mekanik davranışlarıyla atomüstü dünyadaki her türlü düzenin ve dengenin, tek kelime ile simetrinin, tesisini sağlarlar. Zaman, quantum dunyasında olmayan ama, oradaki quantum mekanik etkinliklerden kaynak alan ışık aracılıgı ile atomüstü evrene yansıyan bir değerdir.
> Quantum Mekanigine göre zaman, atom altı dünyadaki quantum mekanik süreçlerden arta kalan, bir artefakttır..

MADDE NEDİR?

Madde nedir? Bir enerjidir, Einstein’in ünlü formülünden hatırladığımız gibi:E=MC2….. Çifte doğalıdır. Hem dalgadır, hem de zerre.
Quantum fiziğine göre, kendisini oluşturan atomaltı ögelerin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Bunlar atom çekirdeği ve elektronlardan oluşmuşlardır. Atom çekirdeğini nötron ve protonlar oluşturur. Protonlar pozitif yüklü partiküllerdir ve quarklardan oluşmuşlardır. Nötronların yükü yoktur.. Nötronların protonların etrafında hale oluşturduğuna inanılmaktadır. Nötron ve protonlar farklı quarklardan oluşmuşlardır. Çekirdekdeki proton ve nötron sayısı maddenin kimyasal yapısını, yani elementleri saptar.
Quantum fiziğine göre maddeyi oluşturan atomaltı ögeler son derece kaotik bir davranış içindedirler. Hareketlerini ve birbirleri ile olan ilişkilerini, bire-bir anlamaya olanak yoktur. Onların yalnız istatistiki bir anlamı vardır. Birbirlerinin etkilerini nötralize ederler ve dışarıya yansıyan güçler atomaltı dünyadaki kaosu değil, o kaosdan çıkan düzeni yansıtırlar. Madde göründüğü gibi davranmayan bir nesnedir.. Bir tür yanıltmacadır, hayaldir.. Çünkü temel dogasını hiç bir zaman açığa vurmaz. Bizi kandırır. Dindarlar ve tasavvufcular bunu öteden beri söyler dururlardı zaten.. Ama nedenini açıklayamıyorlardı. Quantum mekaniği ise açıklayabiliyor. Atomaltı dünyada, daha önce de değindiğimiz gibi, ışık yoktur, üst, alt, on arka yoktur. Bir hareketin başlangıcı ve sonu yoktur, geldiği mi yoksa gittiği mi bilinmez..
Quantum mekaniğine göre madde davranışı belirsiz, kesin olmayan ögelerden oluşmuştur.

ZAMAN MADDE VE ISIK HIZI ARASINDAKI İLİSKİ.
FELSEFİ BİR KURAM…

Diğer iletilerde ışık hızını maddenin (kitlenin) sınırlandırdığından ve zamanın da ışık hızına bağlı olarak geçtiğinden, yani rölatif olduğundan bahsetmiştik.. Peki ama madde neden ve nasıl ışık hızını ve zamanı etkilemektedir? Quantum mekaniğine göre atomaltı evrende, quantum dunyasında, zamanın olmadıgını vurgulamıştık. Eğer gerçekten büyük kütlelerin civarında zaman yavaşlıyorsa, kütle, yani madde ile zaman arasında bir ilişki olmalıdır. Aynı şekilde ışık hızı ile zaman arasında da bir ilişki vardır. Ancak, ışık hızı ile zaman arasındaki ilişki birbirleri ile doğru orantılı, madde ile zaman arasındaki ilişki ise birbirleri ile ters orantılıdır. Bu durumda zamanın büyük cisimler yakınında yavaşlaması nedenini şöyle formüle edebilirim…

T=C^2/M

Burada T zaman, M kutle ve C^2 ışık hızının karesidir.

Buradaki ışık hızının karesi sembolik bir ifadedir. Aşağıda bu sembolik sayıyı neden kullandığımı açıklayacam…

Eğer büyük kütlelerin yakınında ışık hızı azalıyorsa, Hacı ‘nın bu formülü doğru olmalıdır. Gözlemler bana ait değil ama, formül bana aittir.. Zaten bu yüzden bu formülle ifade ettiğim kuram tümüyle felsefidir.. Bilimsel değil..

Yukardaki formülün yanı sıra, bu iletimde, zamanın yavaşlamasına quantum mekanik bir açıklama getirmek istiyorum. Şöyle ki;

Yukarda değindiğim üzere, quantum dünyasında zaman yoktur. Çünkü o ortamda fotonlar yoktur. Fotonlar o ortamın bir ögesi olamayacak kadar büyük partikül-dalga ikilemidirler. Bana göre zaman, “atomaltı mikro ortamdan atomüstü evrene, atom çekirdeğinin ve elektronların hareketi sırasında, ışık şeklinde yansıyan bir artefakttir”.

Kütle ne kadar küçükse zaman o kadar hızlı geçer. T=C^2/M formülüne göre, kütlenin olduğu bir ortamda, yine de saniyede 300 bin km den hızla hareket edemez. Zaman quantum ortamından dışa yansıyan bir artefakt ise, kütle ne kadar büyükse zaman etrafa o kadar az veya yavaş yayılacaktır. Çünkü, zaman ve ışık hızı, kütle ile ters orantılıdır. Kütlenin olmadığı durumda zaman ışık hızının karesine eşittir. Yani ışık hızı geçilebilir. “C^2’yi” Einstein’in E=MC^2 formülünden çalmadım. Benim bahsettigim “C^2” sembolik bir sayıdır. Başka türlü de yazılabilir.. Yani “C^N” şeklinde.. Ama kolay olsun diye öyle ifade ettim..Yani ışık hızının geçilebileceğini belirten bir sayıdır..

Kara deliklerde kütle ve kütleçekim çok yoğundur ve dolayısıyla onlardan ışık bile kaçamaz. Yani kara deliklerden zaman artefakti etrafa yayılamaz. Benim formüle göre ve gözlemlere göre, kütle ile ışık hızı arasındaki ilişki ters olduğuna göre, kara deliklerden ışığın kaçamaması ve kara delikler civarında zamanın yavaşlaması ve içinde durması normaldir. Bu formül ayrıca kara deliklerin doğası hakkında da, az çok, ip ucu vermektedir. Belki de kara delikler, atomaltı ögelerin atom oluşturmadan bir araya geldiği kütlelerdir. Quantum mekanik kanunları kara deliklere uygularsak, kara deliklerde atom parçalanmıs olduğu için, etrafa ışık ve zaman artefakti kaçamaz. Elektronlar protonlarla birleşmiş ve nötronları oluşturmuşlardır. Elektronların olmadığı ortamda ışık da olamaz.. Kara deliklerde zaman durur, ışık durur, bilinen fizik kanunları, örneğin quantum fiziği, durur.. Kara deliklerde atom yoktur.. Korkunç bir kütleçekim vardır. Atomun şimdiye kadar hiç bahsetmediğim ve asla gözlemlenmemiş kuramsal bir ögesinin kara deliklerde açığa çıkıyor olması olanağı bile vardır..

Kaynak: İzafiyet

Zaman kavramı ve Zaman yolculuğu

Standart

Zaman Nedir

Zaman, iki hareket arasındaki süredir. Hareket ve maddenin nesnel hali zamanla belirir. Zamanın olmadığı yerde , nesnellikte yoktur! Bu nedenle zaman cismin kesinlikle belirleyici faktörüdür. Hareketin hızı zamanın da hızıdır. Görelilik ve kuantum varsayımlarına göre zaman ile uzay birbirleriyle doğrudan ilişkili ve bağlantılıdır. Zaten zaman ile uzay birlikte anlamlıdır. Biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Bunu şöyle özetleyelim : elektrik yükünün çevresindeki elektrik alanı , o elektrik yükünün bir bağlantısıdır. Tıpkı bunun gibi geometri ile kinamatik ‘den oluşan eğri yada düz uzay-zaman metrik alanı da özdeğin (maddenin) bir bağlantısıdır. Elektrik yükü olmadıkca, elektrik alanı nasıl olmaz ise ; maddesiz bir ” metrik alan”, eş anlamıyla ” uzay-zaman ” da varolamaz. uzayla zaman, düşünsel tasarımlar değil , maddesel nesnenin içinde bulunan nesnel zaman-uzay madde somutluğundan oluşmuş bir bütündür.

Böylece uzayın boyutları kadar zaman boyutunun kendiside uzay boyutlarının bir devamı niteliğinde bir nesnel uzam boyutu olarak varolmaktadır. Madde özünde ışıma kuatlarından oluşma bir yapıdır. Bu ışıma kuantları kendilerini özde zamansal bir varoluş olarak, bir frekans olarak bir zaman yapısı olarak ortaya koyarlar. Zaten Birleşik Alanlar Teoreminin özündeki ana fikir ‘de ışık kuantları düzeyinde elektrik alanı – manyetik alanı ve gravitasyon alanlarını tek bir alan yapısı altında formüllemekten başka bir şey değildir. Bu ise elektro-gravitasyon alanı denebilecek yeni bir alan anlayışını öngörecektir. Eğer elektrik- manyetik ve gravitik alanlar içerisinden zaman kayması -boyut değişimi hadiselerini açıklayabilirsek bir Birleşik Alan Kuramı anlayışına sahibiz demektir.

Einstein izafiyet teorisini ortaya attığından bu yana, fizikçiler dünya üzerinde dört boyut bulunduğunu kabül ediyorlar.(Hatta yerçekiminin kendisi bile üç boyutlu uzayın bir dördüncü boyuta doğru eğim yaparak bükülmesidir.)O zamana kadar bilinen ve kabül gören üç boyut olan uzunluk, yükseklik ve genişliğe ek olan diğer fiziksel boyut ise zaman olarak biliniyor.Matematiksel olarak da kabül gören 4’üncü boyut, diğer üç boyuta eşit değer taşıyor.Ancak insanlar dünya üzerinde üç boyutta, her yönde hareket edebiliyorlar yani, yukarı ve aşağı, sola ve sağa, ileri ve geri. Ancak zamanda sadece ileri doğru hareket edebiliyorlar, zamanda geriye doğru hareket hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Fakat fizik kanunlarında, zamanın geriye doğru hareket edemeyeceğini söyleyen bir kural mevcut değil. Zaten Einstein’in bu konuda ispatladığı hareket denklemi de zaman geriye döndürüldüğünde gayet iyi çalışıyor.Ancak henüz hiç kimse zamanda geriye seyahat etmeyi başaramadı.

İzafiyet Teorisi nedir?

Tam Türkçesi ”Görecelik Teorisi” olan izafiyet teorisi üç bölüme ayrılır. Bir bölümü çeşitli hızlardaki araölar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ”göreceli” olduğunu varsayan bir teoridir. Ünlü fizikçi Einstein, sonlu ve eğrisel olduğunu düşündüğü evrenin dört boyutlu olduğunu, dördüncü boyutun zaman olduğunu ileri sürmüştü.Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım.10 yıllık bir seyahate çıkıp dünyaya geri döndüğünde, uzay gemisini kullanan ikiz, dünyada kendisini bekleyen ikizinden daha genç olarak dünyaya ayak basacaktır. Uzay gemisini kullanan ikiz ışık hızına yakın bir süratle hareket ettiği için, onun saatiyle on yıl , dünyadaki kardeşinin saatiyle 15-20 yıl olabilecektir.

Zaman, değişmeyen değişimler bütünüdür!

Diğer bir tanıma göre: …Pekala, bakın siz insanlar zamanı doğrusal (lineer) biçimde algılıyorsunuz. Zaman aslında doğrusal değildir.Bilmelisiniz ki zaman, uzay gibi eğrilebilir-katlanabilir-genişleyebilir, daraltılabilir bir yapıdır.Zaman çok esnek ve çok boyutlu olan plastiksi bir akımdır(eğer onu doğrusal bir akış gibi görürsek). Ve zaman üstüste bindirilip katlanabilir bir yapıdır. Bir zaman noktası bir frekans yapısında olup başka zaman frekanslarıyla senkonize biçimde örtüştürülüp çakıştırılabilir.Bir bakıma zaman, toplumumuzun onu ölçtüğü gibi doğrusal biçimden çok daha farklı ve karmaşık olan bir şeydir.
”Zaman Makinesi ” romanında bile H.G. Wells, zamanın dördüncü boyut olduğunu ve nasıl balonlarla iki boyutlu yer düzleminden kurtulup bir üçüncüsünde gezebiliyorsak, zaman makinesiyle de dördüncü boyut olan zamanda dolaşılabileceğini söyleyerek zamanın ve yolculuğun esaslarını anlatır.
Zaman kimilerine göre kendi üstüne doğru bir sarmal çizerek geleceğe ve geçmişe uzanan sonsuz bir sarmal yapıdadır(Zaman akımı salyangozun eğri sarmal çizğileri gibi kendi üstüne bükülüp kapanarak sonsuza uzanan çizğilermidir?). Zamanı daha iyi tanımlayabilmek için bir kutu içindeki bir filim rulosunu düşünün. O ruloda birbirinden ayrı kareler(zaman çerçeveleri) içinde görüntüler vardır.Tüm zamanları içine alan ”sonsuz şimdi” ye bir rula halinde baktığımızda, böyle ayrı ayrı zaman dilimi çerçevelerinin olduğunu görmek kolaydır.Bununla birlikte eğer onlardaki sürekliliği anlamak isterseniz, dördüncü boyutta duran bu üç boyutlu filim rulosunu bir projektörden geçirmek zorundasınız.Böylece dördüncü boyut üstünde hareket eden bilincinizin bir tür projektör olduğunu söyleyebiliriz ve o filim kareleri ister geçmişinize ait olsun, ister bu yaşamınıza ait olsun ister gelecekteki görüntülere ait yaşamlar olsun, o filim rulosundaki karelerden birine her ne zaman bakarsanız, o çerçeve içindeki donmuş resmi görebilirsiniz.Ancak, sürekliliği görmek isterseniz, filim rulosundaki her bir karenin birbiri ardına başından sonuna dek dördüncü boyut doğrultusunda ilerleyen bilincimizin üstüne yansıtılarak göz önünden geçirilmesi lazım.Fakat zaten tüm zaman kareleri(zaman dilimleri)nin hepsi o filim rulosunda mevcuttur.
[…Bir çok kez ben şimdiden söz ederken, bu ”şimdi” sizin için çok daha ileri bir tarihte yaşanacaktır. Ben bir dördüncü boyut varlığı olarak üçboyutlu olayları hepsi aynı anda oluyormuş gibi görürüm. Yaşanan olaylar dizisi sizin için bir yol boyunca doğrusal bir yer işgal etmiştir. Sizin bu kavramı hemen kavramanızı bekleyemem, ama size bu konuda basit bir benzetme sunabilirim: Eğer elinize bir sinama filminin rulosunu alırsanız, o bakıldığında doğrusal zamanın bir kronolojisini temsil edecektir. Ancak o sizin elinizdeyken, potansiyel zamanın tümü aynı anda sizin elinizdedir; onun tümü şimdi’ dedir.Filmin yirmibeşinci dakikasında ne olabileceği hakkında konuştuğunuzda, onu görmek için yirmi beş dakika beklemeniz gerekmez. Bir başkasının geçmişinin olduğu gibi, geleceğinin o bölümü de şimdi sizin elinizdedir.Bu bakış açısında ”zaman” kapalı dairesel bir realite olarak karşımıza çıkar.]

Zaten kendi evrenimizin boyutları içerisinde zaman fenomeninide içerisine alacak bir Birleşik Alan Kuramı sonucunda üst boyutlara geçebilmek ve başka zaman yada uzay noktalarına geçit verebilecek fizik dinamiklerindede değişmeler yaratabilecek bilgiye sahip olmuş oluruz. Zaman yolculuğunun mümkün olması için klasik anlamda lineer olarak düşündüğümüz sürekli /kesintisiz bir zaman çizğisi anlayışı yerine, zaman çizğisini oluşturan her bir noktasal AN ‘ ın birbiri ardına sıralanmasından oluşmuş kesikli bir zaman çizğisi anlayışını kabül etmeliyiz. Yani zaman akışı sürekli bir akış değil kesikli /titreşimli bir akıştır. Her bir AN bir dalga vuruşunu ifade eder. Aslında zaman ‘ ın fizik yapısıyla ışık enerjisinin fizik yapısı arasında doğrudan benzer bir ilişki vardır. Bu gibi zaman akımının kendiside hem dört boyutlu bir bakış açısında kendi içinde kesiksiz bir bütünlüktür. Hemde üçboyutlu bir bakış açısı içerisinde parçacıklı / kesikli bir akıştır. Bu durum ışıgın bir parçacık akımımı yoksa sürekli bir dalga akımımı olduğu sorusuyla benzer bir tartışma sorusudur. Hatta aynı meselenin bir diğer şeklidir desekte yanlış olmaz. çünkü zaman akımı ışık enerjisiyle fiziksel ve matematiksel bir bağa sahiptir. Hareket, zaman ve mekan içinde tanımlanır. Zaman ise mekanı (uzayda bir noktayı) temsil eden enerji dalgasının dördüncü boyut çizğisi boyunca yer alan önceki ve sonraki salınım değerlerinin bir toplamıdır.Geçmiş – gelecek ve şimdi olmak üzere üç zaman dalgası vardır.
Bu üç zaman dalgası bir dördüncü boyut uzayında yanyana gelirler. Üç boyutlu uzayda ise farklı zaman boyutları iç-içe geçmiş yada üs-üste binmiş frekanslar manzumesi olarak algılanır. Zamanın bir çok tanımı vardır. Peki ZAMAN ‘ın bir alt sınırı, yani elemanter bir zaman varmı dır? Enerjiyi kuantlaştırabildiğimize göre evrendeki sinyallerin maksimum bir hızı olduğuna göre bu gayet mantıklı bir sorudur. En kısa zaman var mıdır? sorusu, sinyallerin yayılma hızının sınırlı oluşu yüzünden, en kısa mesafenin var olup olmadığı sorusuyla aynı şeydir.
En kısa zamana en yüksek frekans tekabül ettiğinden, en kısa zaman sorusu, aynı zamanda enerji kuantumu için bir tavan değeri olası gerekir. Ve bu en yüksek frekans değeri ışık hızında titreşen bir foton noktasını temsil eder.Ve foton lineer hız olarak(ışık hızı) zamanın akış hızıyla eşdeş bir hıza sahiptir eğer bir foton hız frekansı olarak yaklaşık 12,3 x 10 * üzeri 22 Hz / sn ‘lik bir titreşim hızına erişir ve bu frekansın ötesine geçerse bizim boyutumuzu terk eder. Yani bir üst boyuta bir üst hız frekansı denen başka bir zaman akış hızı içerisine girer. Işığa ait dalga boyunun kısalmasıyla ışığın frekansıyla doğru orantılı olan enerji değeri de büyür.Kısaca dalga uzunlığunun giderek kısalması ile enerji değeride giderek yükselir. Ve ışığın en yüksek titreşim hızı olan ışık hızına karşılık gelen yüksek frekans düzeyinde ışık vibrasyonları en yüksek hızda titreşirler ve en yüksek enerji değerine ulaşırlar. Ve bu enerji düzeyi bizim boyutumuzun kuantum enerji düzeyini simgeler. Bu enerji duvarının bir frekans sıçraması ile aşılması ile bir başka kuantum enerji düzeyini ifade eden bir üst boyutun kuantum enerji havuzuna yani üst evrene geçmiş oluruz. Nasıl ‘ki enerjinin kendi içerisinde frekanslar şeklinde kuantum enerji fazları şeklinde geçişler varsa boyutsal düzlemler arasında da enerji yasalarına dayalı bir geçişten bahsedebiliriz. Ve bu yeni boyutta en kısa zamanın genişliği bizim boyutumuzun iki katıdır.Bir foton yada ışık dalgası ışığın hız duvarını üç boyutlu uzayda lineer bir yayılma hızıyla geçemez. Ama bir dördüncü boyut doğrultusunda açılım gösteren ışığın iç titreşim hızı sayesinde yerinde titreşimler şeklinde bir hızlanmayla ışık titreşimleri kendi yayılma hızını(ışık hızını) aşarak bir üst uzaya sıçrayabilir.Böylece üçboyutlu küresel bir enerji havuzu oluştururcasına yayılan ışık dalgası bir dördüncü boyuta doğru saparak ortadan kaybolur. Ve bir foton bu hızı aşarsa kendini geçmiş ve geleceğe doğru yayarak zamanda sıçramalar yapar.

KUANTUM ALAN KURAMI:
Bir kaç cümle ile kuantum alan kuramı şöyle anlatılabilir: Kütle ve enerji Einstein ‘ın E= m.c2 formülüne göre birbirine çevrilebilir. Boş uzay gerçekte o kadar da boş değildir( casimir etkisi). Saniyenin 10 milyar kere tirilyonda biri (10* üzeri 22) süresince ortaya çıkıp kaybolan parçacıklarla doludur. İki temel parçacık aralarında kuantum alanını ileten parçacık yani” kuantum alanının kuantumu ”( Aslında bir parçacıgın alansal yapısını yine bir parçacık cinsinden elemanter parçacık kümeleri etkisi ve dağılımıyla açıklamak bir paradokstur) alış verişi yaparak etkileşirler. Bu yorumla boş uzayda bile parçacık karşıt parçacık çiftlerinin sürgit kendiliklerinden oluşup – yokolmaları (vakum çalkalanmaları) açıklanabilmektedir. Kuantum alan kuramında parçacıkların (proton, nötron,elektron,pozitronlar, mezonlar…) kuantum vakumunda nasıl ortaya çıkıp kayboldukları henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Ama Einstein’ ın genel görecelik ve Maxwell ‘in elektromanyetik kuramları çerçevesinde salt uzay-zaman levhasındaki mikroskopik noktalarda meydana gelen bükülmelerin atom altı ölçeklerde yeni parçacıkların oluşmasını sağlayabileceğini biliyoruz. Bu bağlamda kuantum kuramının genel görecelik kuramının ayakları üstünde durduğunu söylemek yanlış olmaz. Peki ama salt uzay-zaman levhası nedir. Işığın içerisinden yayıldığı ortam tam olarak nedir. Işık gerçekten bir şey içinde mi yayılır. Yada zaman ve uzayın çizgileri ışığın elektromanyetik alansal çizğilerinin bir ifadesimidir? kuantum alan kuramı; ışık fotonlarının yada dalgalarının yada elektron, proton, nötron.. gibi atom parçacıklarının ortaya çıkış ve kayboluş süreci hakkında tam bir fikir sahibi olmasada bu iki süreç arasında her tür parçacığın saçınıp dağılması esnasındaki devinim süreci boyunca bu parçacıklara ait davranışların bir dizi olasılık hesapları (kuantum dalga fonksiyonu) cinsinden ifade edilmesine yarayan matematiksel bir teknik dildir.

Eğer Zaman ve Işık üzerine tam bir bilğiye sahip olsaydık uzay/zaman da solucan deliklerini, boyut değiştirmeyi, karşıt yerçekimi dalgalarını, zaman kayması fenomenini, zaman yolculuğunu tam olarak anlayabilirdik. Ve uzay gemilerimizi ışık hızı ve üstü hızlarda zaman akımları boyunca yürütebilirdik. Uzay/zaman’ın düz çizğilerini istediğimiz gibi eğip -bükebilirdik. Boşluk dediğimiz alana hayali mikroskoplarımızı yöneltip baktığımızda orda bir ışık frekansı havuzunu görecektik. Mikroskopun görüş gücünü arttırdığımızda karşımıza salt uzay/zaman çizğilerine bürünmüş elektromanyetik bir köpük çıkacaktı ! Ve bu boşlukta bir var olan bir yok olan parçaçık bulutuyla karşılaşacaktık. Bu durumda kendimize sorarız ”bir şeye ne zaman tam olarak parçacık denir ve ne zaman bu parçacıklar boş uzayın bir ögesi olarak ele alınabilir ?” İşte fiziğin tüm gizemi bu atom altı ölçekteki dünyada gizlidir. Tam bu noktada ‘alan’ parçacığa, parçacık ‘ta alan ‘a dönüşür. Ve uzay-zaman çizğileri birbirine karışır. Kuantum köpüğünde, kuantum fiziğinin denklemleriyle genel görecelik denklemleri birbiri içerisinde eriyerek tek bir ”etki kuantumunun” gizli ve derin yapısını anlatan yeni bir denkleme dönüşür. Bu yeni denklemler parçaçıkları; üçboyutlu uzay-zaman kafes çizğilerinin bir dördüncü boyut doğrultusunda kendi üstüne çöküp girdaplaşarak oluşan üçboyutlu küresel ışık vorteksleri olarak tanımlar. Bu durum enerjinin maddesel bir parçacığa dönüşmesidir. Buna göre bir parçacığın yok olması o parçacığı oluşturan ‘kendi üstüne düğümlenen uzay-zaman çizğilerinin’ açılıp serbest kalması anlamına gelir. Bu bir başka anlamda maddenin enerjiye çevrilmesidir. İyi ama bu durum kendi uzay yada zaman boyutumuzun dışına çıkmak anlamına gelmez! Peki bir parçacık orijinal haliyle zaman-uzayın kapalı çizğileri boyunca nasıl yerdeğiştirebilir. Parçacıkla birlikte parçacığı yansıtan uzay-zaman çerçevesini kesip başka bir uzay-zaman çerçevesi ile kaynaştırıp birleştirmek nasıl mümkün olabilir.Belli büyüklükteki bir parçacık için kuantum vakumu dalgalanmaları hissedilmeyecek kadar zayıftır. Böyle bir parçacık kendi çevresindeki uzay-zaman kafesini bozup yönlendirerek kendisini yerçekimsel bir dalga üstünde uzay-zamanın kafes çizğileri boyunca sörf yaparcasına kaydırıp sevk edebilir.
Işığın davranışını anlamak için hiperuzaya ve yüksek boyutlara açılmaktan başka çare yoktur. Benim araştırmalarım göstermiştir ‘ki ışık enerjisi uzayda yer işgal eden ve uzay dan ayrı bir dalga formu değildir. Işık enerjisi uzay dokusu yada alanı denebilecek vakum enerjisinin kendisidir. Yani buna göre ışık, uzayda yayılan bir şey değildir. Işık, zaman akımı boyunca uzaysal enerji dokusunun ”kaynatılarak köpükleştirilip dalgalar biçiminde” geçen zaman içerisinde uzayda yayılıyormuş gibi gösterime sokulan bir zaman dalgalanmasıdır. Işığın yayılması, üç boyutlu enerjinin kendini üst boyuta doğru( kendi boyutunu) açarak kendisini titreşimler biçimde uzatıp-açarak-genişleterek- enerjinin sürdürülen hareketi biçiminde kendisini bir zaman akımı olarak -göstermesinden ibarettir. Zaman akımı ve ışığın yayılması -içsel titreşim döngüsü- arasında bir bağlantı vardır. Bu formüle edilebilirse zaman akımının fiziksel bir gerçek olduğu ortaya konulabilir. Işık enerjisinin iç titreşim modlarına doğrudan bir etki ile fiziksel olarak zaman akımını yavaşlatmak hızlandırmak yada zaman akımının ilerisine ve gerisine doğru uzay/zaman da bükülmeler yaratmak olası hale gelir.
Bu kuramın kuantum biçimindeyse kabaca uzayın her noktasında bir kuantum harmonik osilatörü bulunur. Ve bu ”nokta” zaman ‘ la özdeşleştirilebilecek bir parametredir. Zamanın akım hızı ve bu harmonik osilatörün temel ışık hızıyla özdeş hız frekansı birbirine senkronizedir. Enerji ile zaman ilişkisine dair zamanın, enerjinin üretilme ”ritmi” ne daha doğrusu enerjinin kendi değerini aynen-tekrarlama (yani kendini aynen-yeniden- üretme) frekansına bağlı olduğunu bilmeliyiz. Alan, her yere dağılmış fiziksel bir sistem olduğu için, her noktada aynı dalga frekansı ”f ” geçerlidir; böylece her noktada (uzay-zaman noktası) enerjileri h x f ‘ nin tam sayı katları olan ”alan tanecikleri ” yani fotonlar üretilebilir.Ve alanı yaratanda yada düz uzay/zaman levhasına neden olan şeyde bu her bir nokta arasındaki eşzamanlılık uyumudur. Evrendeki herşey bu ışık titreşimlerinden bu foton noktalarından oluşur. Titreşim frekanslarında milyonlarca değişmeler vardır. Ancak, bilindiği gibi hiç bir şey ışık hızından daha hızlı titreşmez. Işığa ait her bir renk bandı yada frekansı farklı bir hızda titreşir. Bilim adamları ışığı yada evren denen bu elektromanyetik ışık havuzunu birbirinden ayrı bant ve dalga boylarındaki ışıma gamlarından ve hız frekanslarından oluşmuş bir frekans havuzu gibi görüyorlar. Biz bu alana sıfır nokta enerjisi yada kuantum boşluğu adını veriyoruz. Eğer evreni ışık hızı frekansında titreşen tek bir ışık frekansı ve dalga boyu bandı gibi görebilirsek ( tek bir evrensel dalga fonksiyonu= ZAMAN DALGASI = Bir AN ) ve evreni tek bir bütünsel yapı olarak görebilirsek Einstein’ ın salt uzay-zaman alanına ulaşabiliriz.

“Zaman” dediğimiz (Einstein’ın 4. boyut adını taktığı) kavram, tamamen enerji – madde ve mekan üçlüsüne bağlı bir gelişimdir; madde – enerji – mekan sistemleri sabit, değişmez kalırlarsa, zaman diye bir şey oluşmuyor. “Olay” dediğimiz kavram, bir enerji akımı veya aktarımını yansıtır. Sokaktaki insanların ve diğer öğelerin bir an için her türlü enerji dönüşümünü kestiklerini düşünün: Hiçbir insanın hiçbir hücresi enerji alış-verişi yapmayacak; dolayısıyla hiçbir organı hareket etmeyecek ve insanlar bir heykel gibi o anki konumlarında donup kalacaklar; dünya dönmeyecek, sıcaklık değişmeyecek, hava hep aynı aydınlık derecesinde kalacak, rüzgar olmayacak, vs.. Bunun anlamı, her türlü enerji akışının durmuş olması ve hiçbir “olay” olmamasıdır. Düşünün, yukarıda anlatılan film şeridinde sahnelerde hiç bir değişiklik olmasa, her sahne bir diğerinin aynı olsa, “zaman” denilen farklılaşma belirtisi nasıl algılanabilirdi? Bir insan hiç değişmese, çevresindeki hiç bir şey değişmese, güneş hep aynı konumunda kalsa, ağaçlar büyümese, rüzgar esmese, kısacası, her şey bir resim gibi dondurulmuş olsa, zaman kavramıyla neyi kastedecektik? Dolayısıyla, “zaman”, madde -enerji- mekan üçlüsü arasındaki değişim ve dönüşümün göstergesidir. Değişim ve dönüşüm, enerjinin bir yerden başka bir yere akması sonucu oluşan bir olaydır. Bu değişim ve dönüşüm hem canlılar hem de cansızlar aleminde vardır; değişim ve dönüşümün kısa tanımı da “EVRİM” olduğuna göre, evrim hem canlılar aleminde, hem de cansızlar aleminde söz konusudur. Dolayısıyla, evrim(değişim) zaman kavramının eş anlamlısı olmaktadır.Bu anlamda ”hareket -enerji ve zaman” aynı şeyi ifade eden üç kavramdır. Bu üç kavram tek bir kavramda birleşir bu kavram IŞIK ‘tır.

Kaynak: Çetin BAL, İzafiyet

Işık hızı ve Genel görelilik teoremi

Standart

Işık hızı, evrende bilinen en hızlı ulaşım biçimi olmasına rağmen, malesef evrensel mesafeler söz konusu olduğunda bir “kağnı” ile yolculuk yapmaya eşdeğer hale geliyor… Birkaç denemeden sonra, ışık hızına ulaşabilen bir gemiyle yapabileceğiniz en akıllıca işin, Güneş Sistemini keşfetmeye çalışmak olduğunu zaten göreceksiniz. Fakat ısrarla, yıldızlara yolculuk yapacağım diyorsanız, en yakın yıldıza gidiş dönüş için kendinize bir 10 yıllık zaman ayırmanız lazım.

Evren yahut Samanyolu gökadası, çok büyüktür ve yıldızlar arasındaki mesafeler çok fazladır. Öyle ki, ışık hızı ile Güneş’in yakın çevresindeki birkaç yıldıza yapacağınız yolculuk için ömrünüz yeterli gelmeyecektir. Gökyüzünde gördüğünüz parlak yıldızların çoğu bizden yüzlerce, binlerce ışık yılı uzaklıktadır. En yakın galaksi ise 200 bin ışık yılı uzakta yer alır.

Yani ışık hızı, evrende insanlı / insansız keşif yolculukları için çok yavaş kalıyor. Ancak, kendi güneş sisteminizde zaman kaybetmeden yolculuk yapabilmeniz için ideal. Mars’a, Jüpiter’e, Neptün’e kolayca gider gelirsiniz, hepsi bu.

Yine de, ışık hızına ulaşmak ve aşmak için ışıktan hızlı yol almak gerekliliği, en azından teorik olarak zorunlu değil. Bu sorun için birkaç çözüm var ve sadece yeterli bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi bekliyor çözümler. Ama o kadar çabuk değil, pek umutlanmayın…

Bir de işin “görelilik” yönü var, hatta “özel görelilik”…

Işık hızı ve ona yakın rölativistik hızlarda yolculuk yaptığınızda zaman sizin için yavaşlayacağı için, dünyada sabit duran birine nazaran zaman sizin için çok ağır geçer. Siz hissetmezsiniz bunu ama, yine de zaman yavaşlamıştır. Örneğin, ışık hızına çok yakın bir hızda yakınımızdaki Alpha Centauri yıldızına doğru yola çıkıp oraya vardığınızda, dünyadaki biri için 4 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen sizin için sadece birkaç hafta geçmiş olur. Yine, “sizin için” zaman yavaşlaması nedeniyle kısa sürecek olan 50 ışık yıllık bir mesafeye gidip döndüğünüzde dünyada 100 yıl geçmiş olduğunu, tüm sevdiklerinizin ve tanıdıklarınızın ölüp gittiğini görürsünüz.

Tabi, tüm bu dediklerim ışık hızını “konvansiyonel” yöntemlerle aşmaya çalıştığınızda gerçekleşir. Yalnız, bu şekilde ışık hızına ulaşmak veya aşmak mümkün değil.

Işık hızına ulaşmak mümkün olmasa da, çok yakın, yani %97-98′si kadar bir hıza ulaşabilirseniz (ki pratikte gayet mümkündür) yukarıda yazdıklarıma çok benzer “göreli” durumlar yaşarsınız. Yine dünyada Alpha Centauri’ye birkaç ayda gidersiniz ama, dünyada 5 yıl geçmiş olur. Bu hızla (%97-98) binlerce ışık yılı uzağa kendi ömür sürenizin kısa bir diliminde gidip dönebilirsiniz. Ama unutmayın, siz bu yolculuğu güle oynaya yaparken, dünyada binlerce yıl geçmiş olacağını göz önünde bulundurmak durumundasınız.

Özetle, ışık hızına yakın hızlarda yıldızlar arası yolculuk yapacaksanız, tüm aileniz ve sevdiklerinizle vedalaşmayı unutmayın. Yüksek ihtimalle döndüğünüzde kimseyi bulamayacaksınız…

Işığa Dair En Temel Bilgiler: Işık Hızını Neden Geçemeyiz?

Einstein ışık hızı için “Evren’in hız limiti” demişti. İddiasına göre ışıktan hızlı gitmek nedensellik prensibini ihlal etmek demekti. Bu konularla ilgili derin bilgisi olmayan okurlarımız için, “nedensellik” ilkesi basitçe bir neden ile sonucu arasında ilişki olması demektir. “Neden-sonuç ilişkisi” olarak da bilinir. Nedensellik ilişkisinin bozulması ise mantık hatalarına neden olur. Buna bir örnek olarak, henüz tetiği çekmemişken, silahınızdan çıkacak merminin hedefi vurması örneğini verebiliriz. Işık hızını aşmak, bazı temel enerji yasalarını ihlal etmek anlamına gelir. Ancak bu yapılabilecek olursa, zamanda yolculuk bile mümkün olacaktır.

Peki neden hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez? Buna dalmadan önce, ışık hızının ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Böylece “evrensel hız sınırı” ile ilgili bazı yanlış anlaşılmaları düzeltebiliriz. Işık hızı, ya da daha doğru ifadesiyle foton hızı, neredeyse kusursuz bir vakum içerisinde saniyede 299.792.458 metreye eşittir. Yani saniyede yaklaşık 299.792 kilometreye. Arabaların hızlarıyla kıyaslamak isteyenler için bu hız, kabaca saatte 1.079.250.000 kilometreye eşittir. Yani saatte 300 kilometre hız yapabildiğiniz bir arabayla çıkabileceğiniz maksimum hızın 3.597.500 katına… Fotonları bu hızda gidiyor gibi görüyoruz, çünkü fotonların kütlesi yoktur. Buna rağmen kinetik enerjileri vardır; ancak buna az sonra geleceğiz.

Fotonlar da dahil olmak üzere evrenimizdeki her parçacık, “Higgs alanı” dediğimiz bir alan içersinde hareket ederler. Bunu su içerisinde yüzmeye benzetebilirsiniz; ya da sert rüzgarlı bir havada, rüzgara karşı yürümeye. Nasıl ki su içerisinde veya rüzgara karşı ilerlemek zorsa, parçacıklar da Higgs alanından geçerken zorlanırlar ve bu onlara kütle kazandırır. Farklı parçacıklar Higgs alanıyla farklı şiddetlerde etkileşime geçerler. İşte bu sebeple bazı cisimler daha ağırdır, bazı diğerleri daha hafiftir. Fotonlar da Higgs alanından geçerler; ancak onunla hiç etkileşmezler, olduğu gibi içinden geçer giderler.

Bu ne anlama gelir? Fotonlar bu alanla etkileşmedikleri için, onların hızını kesecek hiçbir unsur yoktur. Bir diğer deyişle, serbest bir şekilde, hiçbir engele takılmaksızın uzayda hareket ederler. Dolayısıyla tek sınırları, halihazırda var olan sabit hızları gibi gözükmektedir. Bu hız fotonun, dolayısıyla herhangi bir diğer parçacığın da çıkabileceği en yüksek hızdır. Çünkü kütlesiz olup, hiçbir kütle kazandırıcı alanla etkileşmeden gidip de, daha yüksek bir hıza çıkmanız bu evren şartlarında mümkün değildir; mümkün olsaydı, fotonlar o hıza çıkabilirlerdi. Çünkü kütlesizden daha kütlesiz bir yapı var olamaz; dolayısıyla fotondan daha “hafif” olup da, daha hızlı gitmesini hayal edebileceğimiz bir parçacık var olamaz. Evren’imiz bu hızla sınırlanmıştır. Peki bu hız neden bu şekildedir ve saniyede 300.000 kilometre civarındadır? Bu, evrenimizin dokusuyla ilgili bir şey. Belirttiğimiz gibi, “evren bu şekilde olduğu için” böyle. Bir başka evrende, bu sınır tamamen başka bir sayı olabilirdi. Ancak şu anda var olduğumuz evrenden söz ediyorsak, sınırımız budur. Bu tür evrenimize has sabitlere “evrensel sabit” adı verilir.

Evrensel Hız Sabiti

Bunu anlamanın bir diğer yolu şudur: ışığın neden bir başka hızda hareket etmediğini sormak, yerçekiminin neden gökyüzüne doğru değil de yere doğru olduğunu sormak gibidir. Veya neden 2 ya da 4 konumsal boyutlu bir evrende değil de, 3 konumsal boyutlu (en-boy-derinlik) bir evrende yaşadığımızı sormak gibidir. Eğer o evrende yaşıyor olsaydık, “başka bir evrende” yaşıyor olurduk. Tüm bu sayılar, Büyük Patlama anında sabitlenmiş olan sayılardır. Başka şekillerde de sabitlenebilirlerdi ve bu durumda başka bir evrende yaşıyor (veya yaşamıyor) olurduk. 

Işık hızı…

Parçacıklar hızlanabilmek için kütleye ihtiyaç duyarlar. Kütle yoksa, ivme de yok demektir. Bunu Newton meşhur “F = ma” formülüyle ifade etmiştir. “F” cisme etkiyen kuvvetlerin toplamıdır, “m” kütledir, “a” ise ivmedir, yani zaman içerisinde hızın değişimi. Kütle olmazsa, kuvvet ve ivme de yok demektir. Bir parçacık ışık hızına yaklaştıkça, hızlanmak için daha da fazla enerjiye ihtiyaç duyar. Bunun sebebi, parçacıklar hızlandıkça kütlelerinin de artmasıdır. Yani daha hızlı gittikçe, daha da ağırlaşırsınız. (Yine de buna güvenerek oturduğunuz yerde zayıflamayı beklemeyin tabii…)

İşte tam olarak bu sebeple eğer ki ışık hızında giden bir elektronu ışık hızından bir gıdım öteye geçirmek isteseydiniz, sonsuz kuvvete (veya sonsuz enerjiye) ihtiyacınız olurdu. Ancak evrende sonsuz enerji yoktur. Dolayısıyla ne yaparsanız yapın, ışık hızına ulaştığınız andan sonra uygulayacağınız enerji hızı arttırmaya yetmez. Bu sebeple ışık hızı, evrenimizin hız sınırıdır.

Fotonun Gözlerinden…

Einstein, Özel Görelilik Teorisi’ni formüle etmek için ilginç bir yöntem kullandı: evreni, bir fotonun gözlerinden görmeye çalıştı. Fark etti ki, işler bir fotonun gözünden çok çok farklıydı. Örneğin eğer ki bir fotonsanız, zamanın sizin için hiçbir anlamı yoktur. Var olan her şey, bir anda var oluyormuş gibi gelir.

Diyelim ki 4 milyar ışık yılı ötede bulunan bir yıldızda üretilen mutlu, küçük bir fotonsunuz. Biz de Evrim Ağacı ekibi olarak Dünya’da bulunan kişiler olalım. Bize göre sizin gözümüze ulaşmanız tam 4 milyar yıl sürmüştür. Çünkü o yıldızdan çıkıp bizim gözümüzün retinasına düşmeniz için 4 milyar yıl boyunca yol almanız gerekir, aradaki mesafeyi kat etmek zorundasınız. Öte yandan bir foton olarak sizin gözünüzde işler başkadır: siz, bir anlığına yıldızda var oldunuz ve aynı an içerisinde bizim gözlerimizin içine ulaştınız. Hiçbir zaman geçmedi. Doğumunuz ve ölümünüz aynı anda oldu.

Fotonlarla ilgili sanatsal bir çalışma…

Bu nasıl olabilir? Bunun sebebi, ışık hızına yaklaştıkça zamanın yavaşlaması ve nihayetinde, tam ışık hızına ulaşıldığında durmasıdır. Tabii ki dikkat edilmesi gereken, gözlemcinin gözlerinden böyle olmasıdır. Yani bir foton için zamanın var olmaması, bizim için zamanın var olmadığı anlamına gelmez. Zaman vardır, çünkü biz kütleli cisimleriz ve ışık hızında hareket etmiyoruz. Bunları yapabilecek olsaydık, o zaman siz veya biz olmaz, “foton” olurduk. Fotonların devasa yapıda olmamasının, devasa cisimlerinse foton gibi hareket edememesinin nedenlerinden biri de budur. İşte gözlemcilere göre her şeyin değişiyor olmasından ötürü Einstein’ın o meşhur teorisi “görelilik” adını almıştır. Her şey birbirine görelidir.

Işık hızına yaklaşınca zamanın yavaşlaması ve nihayetinde durması, hiçbir şeyin ışık hızını aşamıyor oluşunun bir diğer nedenidir. Çünkü ışık hızına ulaştıktan sonra daha fazla hızlanmaya çalışmak, en başta belirttiğimiz gibi mantık hatalarını doğurmaya başlatır. Zaman durduktan sonra daha fazla yavaşlayamaz; ancak eğer ki daha da hızlanacaksanız, zamanın daha da yavaşlaması gerekir. Bu mümkün değildir. Bu durum, bir arabayı yavaşlatıp tamamen durdurduktan sonra daha da yavaşlatmaya çalışmaya benzer. Frene ne kadar basarsanız basın, durduktan sonra “daha da” yavaşlamanız mümkün değildir.

Tüm bunları algılamak için ışığı “sonsuz hızda gidiyor” gibi düşünebilirsiniz. Çünkü aksi takdirde insan ister istemez ışık hızını “herhangi bir diğer sınırlı hız” gibi düşünmektedir; bu tamamen yanlıştır. Işığın hızı, yalnızca ona dışarıdan bakan bir gözlemci için sınırlıdır. Siz, o “dışarıdan bakan gözlemci” olduğunuz için ışığın sınırlı bir hızı olduğunu görürsünüz. Ancak evrende her şey görelidir. Fotonun gözlerinden bakacak olursanız, kendisi sonsuz bir hızda ilerlemektedir. Bu durum, bize ilginç bir gerçeği verir: eğer ki fotonlar gibi sonsuz hızda ilerleyebilirseniz, evren içerisindeki herhangi bir noktadan, herhangi bir diğerine, tam olarak 0 (sıfır) saniyede ulaşabilirsiniz.

Işığı Yavaşlatabilir Miyiz?

Günümüzde ışıktan hızlı (süperlüminal) hareket edebilmenin bilinen tek bir örneği vardır. Bunu mümkün kılmak için hile yapmamız gerekir: madem biz ışık hızına çıkamıyoruz, ışığı yavaşlatabiliriz. Bu durum, ışık su içerisinden geçerken olur.

Unutmayın: evren içerisinde hiçbir şey saniyede 300.000 kilometreden hızlı gidemez. Ancak bu hızda giden fotonlar, önlerindeki engeller arttırılarak yavaşlatılabilirler. Bunun en tipik örneğini su içerisinde görürüz: suyun içerisinde ışık, tüm hızının 3/4’üne kadar yavaşlar. Yani %25 hız kaybeder. 

Bu konudaki bir diğer hile, aslında fotonların hızlarının yavaşlamıyor oluşudur. Unutmayın, fotonlar kütlesizdirler ve evrenimiz içerisindeki en yüksek hızda hareket ederler. Ancak bu, tek bir fotonla ilgili bir durumdur. Burada bilmemiz gereken bir diğer önemli gerçek, ışığın hem parçacık, hem de dalga olarak davranıyor oluşudur. Bu ikilik henüz tam olarak anlaşılamamıştır; ancak ışık duruma göre sanki birbirini takip eden bilyeler gibi parçacıklar halinde hareket eder; kimi zamansa tıpkı su yüzeyindeki çalkalanma sonucu oluşan dalgalara benzer bir harekette bulunur. İşte ışığı yeni bir ortamda yavaşlatan, bu dalgasal özelliğidir. 

Işığın 2 tip hızı bulunmaktadır: faz hızı ve grup hızı. Çok detay olacağı için bu terimlerin anlamlarına girmeyeceğiz; ancak dalga halinde yayılan ışık, su veya katı gibi vakuma göre aşırı yoğun bir ortama girdiğinde, grup hızı yavaşlar; faz hızı ise değişmez. Grup hızını dalganın genel hızı olarak düşünebilirsiniz; faz hızı ise tekil bir ışık dalgasının (fazının) genel dalga içerisindeki hızıdır. Bir ışık huzmesi içerisinde birbirinden farklı dalgaboyları ve frekanslarda, farklı ışık dalgaları bulunabilir. Bunların toplam yayılım hızını “grup hızı”, tekil hızlarını ise “faz hızı” olarak düşünebilirsiniz. Bu noktayı kavraması birazcık güç olabilir; ancak burada işin kuantumuna girmekten ziyade, temel bilgileri alabilmenizi hedefliyoruz; bir başka yazımızda bunun detaylarını açabiliriz.

Suyun içersinde ışık…

Işığın yavaşlamasını anlamak için, belirttiğimiz gibi dalga özelliğini anlaşılması gerekmektedir. Ayrıca ışık hızının vakumlu ortamda, yani etkileşecek neredeyse hiçbir şeyin var olmadığı bir ortam için tanımlandığını hatırlayınız. Şimdi bu bilgileri kullanarak, ışığın neden yavaşladığını algılayabiliriz: ışık, yoğun bir ortama girdiğinde, o ortamın atomlarıyla etkileşmeye başlar. Her cismin atomik yapısı birbirinden farklıdır, dolayısıyla ışıkla olan etkileşimi de farklı farklı olacaktır. Örneğin “opak” olarak bildiğimiz cisimler, ışığı tamamen soğururlar ve neredeyse hiç geçirmezler. “Transparan” cisimlerse ışıkla çok az etkileşirler, onu çok az soğururlar ve ışığın içlerinden geçmesini mümkün kılarlar. Bu opaklık seviyesi, bir dizi atomun sıralanmasıyla oluşan cisimlerin fiziksel bir özelliğidir. Farklı sıcaklıklarda bu opaklık değişecektir, çünkü atomların cisim içerisindeki titreşme frekansı değişir ve bunun, ışığın dalga boyuyla etkileşimi değişir. Tıpkı birbiriyle çakıştığı zaman birbirini güçlendiren ya da sıfırlayan dalgalar gibi düşünebilirsiniz bunu. Cisimlerin atomik yapısının titreşme frekansına fonon adı verilir.

Eğer ki ışığın geçmeye çalıştığı cismin fonon yapısı ışığın kendi fiziksel özellikleriyle uyumlu değilse, onu emmeye çalışır; ancak ememeyerek hemen geri bırakır. Fakat bu kısa etkileşim, ışığın grup hızında düşmeye neden olur. Tam olarak bu sebeple ışık yoğun ortamdan geçerken yavaşlar. Yani aslında faz hızı değişmemektedir; ancak ışık dalgası grubunun ortamla etkileşimi ona ufak bir gecikme katmaktadır. Ortam yoğunlaştıkça, bu etkileşimin yoğunluğu da artar ve ışığın hızı daha da düşer. Bu noktada sizi daha da şaşırtmak adına, 15 Temmuz 2013’te Harvard Üniversitesi’nden Lene Vestergaard Hau’nun ışığı geçici olarak tamamen durdurup, sonra hareketine normal şekilde devam etmesini sağlamayı başardığını söyleyebiliriz. Tabii ki buna burada girmeyeceğiz, meraklılar kaynaklarımıza giderek söz konusu makaleyi okuyabilirler. Durmuş bir ışık! 

İşte nükleer reaktörlerde radyoaktif çubuklardan saçılan yüklü parçacıklar, su içerisinde bu şekilde yavaşlatılan ışığın hızını aşabilirler. Fotonların aksine radyoaktif parçacıklar yüklü cisimler oldukları için, ışığın hızından daha hızlı hareket ettikleri sırada Cherenkov Işıması denen elektromanyetik bir ışıma yaparlar. Bunun basit anlamı şudur: çarptıkları her cismi radyoaktif hale getirirler. İşte bu yüzden nükleer reaktörlerin içerisindeki sular ürpertirici bir şekilde mavi bir renge sahiptir. Işığın hızından hileli bir ortamda da olsa daha hızlı giden bu parçacıkların ışıması sayesinde nükleer reaktörlerde yüksek enerjili yüklü parçacıkların özellikleri test edilebilir. Böylece harcanan yakıt çubuklarının ömürleri hesaplanabilir. Yani mühendisler ve bilim insanları, ışığın bu özelliğinden faydalanarak reaktörlerde tespitlerde bulunabilirler.

Peki Ya Kütleçekim Hızı?

Işığın hızını ve sınırını anladık, sıkıntı yok. Peki ya kütleçekimin bir hızı var mı? İki cismi yan yana koyduğumuzda, birbirlerine aynı anda mı etki ederler, yoksa tıpkı ışıkta olduğu gibi, aşırı küçük de olsa, dış gözlemci tarafından fark edilebilen bir zaman farkıyla mı etki ederler? 

Yanıt evet, kütleçekimin de bir hızı vardır. Teknik olarak bu hız, ışık hızıyla birebir aynıdır. Çünkü nedenleri aynıdır: kütleçekimine neden olduğu düşünülen parçacıklar da fotonlar gibi kütlesizdir ve Higgs alanından etkilenmezler. Bu yüzden ışık hızına kadar hızlanabilirler; aynı sebeplerden ötürü bunu geçemezler. Bu durum da uzay-zamanın ana özelliklerinden birisidir.

Birbiri etafında dönen iki karadelikten etrafa yayılan kütleçekim dalgaları…

Güneş’in ışığı Dünya’ya 8 dakika 20 saniyede ulaşır. Çünkü ışık, dışarıdan bakan gözlemciye göre saniyede 300.000 kilometre hızla ilerler (tabii kendisi için hız sonsuz, süre sıfırdır). Kütleçekim de birebir aynı hızla ilerler. Bu durumda çok ilginç bir gerçekle karşılaşırız: ola ki Güneş bir anda yok olacak olsa, Dünya tam 8 dakika 20 saniye boyunca bunun farkına varmadan yörüngesinde dönmeye devam eder. Çünkü 8 dakika önce Güneş’ten çıkan kütleçekim alanı, halen Dünya’yı aynı yörüngede tutmaktadır. Güneş’in kaybolmasıyla birlikte birden dalgalanan uzay-zamanın Dünya’ya kadar ulaşması 8 dakika 20 saniye sürer. Bu noktadan sonra Dünya’nın yörüngesine etki eden kütleçekim kuvveti ortadan kaybolur ve Dünya savrulmaya başlar.

Sonuç

Bu yazımızda ışığa dair çok ilginç bazı özellikleri olabildiğince yalın bir şekilde anlatmaya çalıştık. Ne yazık ki teorik olarak ışık hızını aşmamız imkansızdır; çünkü bu evren ona izin vermemektedir. Belki öncelikle bir başka evrene geçer, ondan sonra ışık hızını aşabiliriz; ancak muhtemelen o evrenin de kendi sınırları olacaktır. Bunlar, doğanın “dokusundan” kaynaklanan durumlardır.

Cisimlerin kütlesi arttıkça, onları hızlandırmak da zorlaşır. Zaten bu sebeple CERN gibi araştırma kurumları çarpıştırma deneylerinde ufacık protonları kullanırlar. Aynı şeyi bir demir bilye ile yapmaya çalışacak olsanız, binlerce kat güçlü mıknatıslara ihtiyaç duyarsınız, muhtemelen ışık hızına yaklaşmak mümkün olmaz, çünkü bir bilyenin kütlesini o hıza çıkarmak aşırı zordur. Protonları bile %100 ışık hızına çıkarmamız mümkün değildir; ancak ona çok yakın bir hıza eriştirebiliriz. İşte zaten o sebeple ışık hızı aşılamaz. Bilyeyi bile o hıza çıkaramazken, ışık hızına yaklaşan cisimlerin kütlesinin sonsuza yaklaşıyor olması, o “bir gıdımlık daha” hızlanmayı imkansız kılmaktadır.

Kaynak: ÇMB (Evrim Ağacı) , Kozmik Anafor

Evren ne kadar mükemmel?

Standart

Evrenin şu anki bilinen hali, akıllı tasarımcıları, evrenin belli fiziksel özelliklerinin yaşam için “mükemmel” şekilde ayarlandığını düşünmeye yöneltiyor.

Charles Darwin’in, evrim teorisini ilk olarak formüle ettiği Türlerin Kökeni Üzerine kitabının basılmasının 150. yılında teori, hala bilimdışı itirazlar ile karşılaşıyor. Evrimi eleştiren seslerden en yüksek olanı, bitki ve hayvanlardaki pekçok yapının doğaüstü bir akıl tarafından hatasızca tasarlanmış olduğunu savunan “akıllı tasarım”cıların. Son olarak TRT’de yayınlanan bir habere de konu olan yaradılışçıların en çok dile getirdiği safsatalara evrim teorisinin verdiği yanıtları bir yazı dizisi ile soL okurlarına sunuyoruz.

Akıllı tasarım – evrim tartışmalarının bir boyutu, dünya üzerinde yaşayan canlıların “mükemmellikleri” üzerinde sürüyor. Akıllı tasarım fikrini savunanlara göre canlılar, belli bir yaşam şeklini sürdürebilmek için en uygun formlara sahipler. Ya da örneğin belli organlar, kendiliğinden evrilerek gelişemeyecek düzeyde karmaşıklığa ve gördüğü işlev açısından mükemmeliğe sahip.

Bu tartışmada akıllı tasarım savunucuları tarafından ortaya konulan yaklaşım, evrenin bütününe de uyarlanarak, evrenin de benzer şekilde bir “mükemmelliğe” sahip olduğu yorumunu karşımıza çıkarıyor. Bu yaklaşıma göre, evren, yaşamın var olabilmesi için (kimilerine göre daha özel olarak insan gibi “akıllı” yaratıkların var olabilmesi için) tam olarak gerekli özelliklere sahip, yani yaşam için “mükemmel” koşullara sahip.

Evrimcilerin cevabı ve sorusu: Evren “mükemmel” mi?

Mantıksal açıdan öncelikle “mükemmeliğin” tanımının iyi yapılması gerekitiği düşünülse de, ölçüt olarak ortaya “insanın var olabileceği koşullar” konmuş durumda. Tartışmada öne çıkan nokta, önemli fiziksel sabitlerin (örneğin evrensel kütleçekim sabiti, ya da elektromanyetik, kuvvetli ve zayıf etkileşimlerin etkileşme sabitleri), bildiğimiz değerlerinden çok küçük miktarda farklı değerlerde olsaydı yaşamın ya da bildiğimiz türden gezegen sistemlerinin var olmasının mümkün olmayabileceği. Bu duruma, mevcut bilimsel veriler üzerinden verilen yanıtlar olduğu gibi, muhakemenin başladığı noktaya mantıksal açıdan itrazlar da yapılıyor. Mantıksal açıdan yapılan itiraz, başka türde yaşam formlarının da mümkün olabileceğini, dolayısıyla evrende başka fiziksel sabitlerle başka tür yaşam formlarının evrilmesi olasılığının olduğunu öne çıkarıyor. Dolayısıyla bu itiraz, sözü edilen akıllı tasarımcı yaklaşımın, bildiğimiz yaşam formlarını muhakemenin başında, ortaya çıkarılması gereken amaçlar olarak aldığını ve sonuçta akıllı tasarım fikrine varılarak yalnızca bir totoloji (bir önermeyi doğru kabul edip muhakeme ile aynı önermeye varmak) olduğunu ortaya koymuş oluyor. Yani bilimsel açıdan hiçbirşey kanıtlanmış olmuyor.

Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden fizik profesörü Sean Carroll’a göre, bu itirazlar dahi tartışmaya açık olduğu halde evreni ve evrenin içinde nasıl var olduğumuzu açıklamak için akıllı tasarım gibi bir fikre ihtiyacımız yok. Carroll’a göre, mantıksal açıdan tanrı inancını tamamen dışlamamakla birlikte, akıllı tasarımın çok temel bir problemi var: yaşam dünya üzerinde var olup da güneş üzerinde var olmadıysa ve biz bugün bunu gözlemliyorsak, bunun nedeni bir amaç – sonuç ilişkisi değil, basitçe dünya üzerinde yaşıyor olmamız. Yani, yalnızca içinde var olduğumuz koşulları (dünyanın ya da evrenin koşulları) gözlemliyor olmamız kadar doğal birşey yok. Dolayısıyla, buna bir amaç – sonuç ilişkisi atfetmek yine mantıksal açıdan bir totoloji ortaya koymak anlamına geliyor. Daha başka bir açıdan, belli fiziksel koşullar yaşama izin veriyor, diğerleri vermiyor, ve bunu fizik yasaları açıklıyor. Başka fiziksel sabitlerle ve belki başka fizik yasalarıyla da evren, yıldızlar ve yaşamın var olma olasılığı olduğuna göre de, fizik yasalarının mevcut hallerinde olmalarına özel bir neden atfetmenin mantıksal açıdan bir anlamı olmuyor.

Yani kısaca, evren mükemmel değil, sadece “olduğu gibi”…

Kaynak: “haber.sol.org

Yaratılışçılık kafayı nereden alıp nerelere götürür, bilimsel evrimcilik nereye?

Standart

Yaratılışçılığı benimsemek, bir özgür düşünme değil inanç sorunudur. İnanmak, inanılan kişinin ve kurumun hizmetine girme durumunda bedensel köleliğe de varabilir. En azından insanı düşünsel köleliğe, emeğinin sömürülmesine götürür. Mutlak inanmak ise pisipisine ölüme götürebilir. Yaratılışçı inançlar insanı getirip “yaratılan kul” noktasında bırakırken, varoluşçu, evrimci tutum, onun yaratıcı özgür insan düzeyine çıkmasına ve doğal toplumsal, bireysel sorunların (yazgıcı değil) nedensellikçi bilimsel çözümlerine yöneltecektir.

Alaeddin Şenel

GİRİŞ: YARATILIŞÇILIK-EVRİMCİLİK TARTIŞMASI

Yaratılışçılık-Evrimcilik tartışması, ideolojik savaşım alanlarından biridir. İdeolojik savaşımların altında ise, bilindiği gibi, sınıf savaşı yatmaktadır. Nasıl olup da sınıf savaşı din-bilim kavgası biçimini almıştır? Çağımızda, bilimin doğrudan karşı çıkılamayacak denli ağır basması üzerine, egemen sınıflar nasıl taktik değiştirmiştir? Tutucu ve gerici çevrelerin ideologlarının bilime saldırısı nasıl evrimcilik hedefi üzerinde yoğunlaştırılarak yaratılışçılık-evrimcilik tartışması başlatılmıştır?

Bu soruların yanıtlarını bulabilmek için, tarihsel kurumlar olan sınıfların ve ideolojilerin zaman içindeki gelişmelerine ve ilişkilerine bakmak gerekir.

Ata’dan Tanrı’ya geçiş “ara formu”: İnsanın “tanrı suretinde” yaratıldığı inancı

Din, özellikle tektanrıcılığa varacak Ortadoğu dinsel geleneği, insanlığın ilk sınıflı toplumunda, MÖ 3. binyılda Aşağı Mezopotamya’da (Sümerlerce) başlatılmıştır. Amaç, eşitsizlikçi toplumsal yapının birliğini ve sürekliliğini kurmaya çalışmaktır. Gerçekten, ondan önceki tüm, ondan sonraki bazı “yalın topluluk” (ilkel komünal toplum) birimlerinde birliği sağlama sorunu yoktu. Çünkü kişisel, sınıfsal, toplumsal çıkar farklılaşması aynı atadan (aynı totemden) gelindiği (kardeşlik) düşüncesiyle sağlanabiliyordu.

Ne zaman ki sınıflı toplumlar gelişti, toplum içindeki farklı (eşitsiz) kesimlerden kişilerin aynı atadan geldikleri savı ileri sürülemez oldu. Bu durumda, atalar yanı sıra tarımsal üretimle ilgili doğa güçleri de “aşkın özneleştirme” denebilecek bir düşünsel işlemle kişileştirildi. Bu sanal kişiler gene sanal bir toplum başına geçirildi. Sınıfsal özneler arasındaki konum (statü) eşitsizliğine dayanan böyle bir toplum tasarımı, popüler inanca, “tanrı” denen aşkın öznelerin (egemen sınıflar ve yöneticiler dahil) tüm insanların yaratıcıları ve yöneticileri oldukları mitosuyla yansıtıldı.

Ata kültünden (totemcilikten) tanrı inancına (dine) bu geçişin kültürel gelenekte “fosilleşip” zamanımıza dek kalabilen (“ara form” sayılabilecek) bir kanıtı var elimizde: “Ve Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” . Varlık ve canlılar, “yaratanlar” ile “yaratılanlar” olarak ikiye bölünürken, sınıflı toplumun (efendi-köle ve yöneten-yönetilen) eşitsizlikçi ilişkilerinden esinlenildiği anlaşılıyor. Buna uygun olarak geliştirilen mitosta yaratışın amacının “yaratıcılara hizmet” etmek olduğunun belirtilmesi anlamlıdır.

“Yaratılış mitosu” zamanımıza kalabilen bir “kültürel fosil” olsa gerek

Yaratılış inancı, bir mitosta fosilleşerek, yalnızca (yaratma) içeriğini değil (çamurdan) biçimini bile değiştirmeden günümüze dek gelebilmiştir: İlk sınıflı toplumla (Enuma Eliş mitosunda) çok tanrıcı dinsel ideolojide kesin biçimi (MÖ 2. binyılda) verilmiştir. İsrailoğullarının geleneksel dinsel metinleri içinde yoktur. Söz konusu metinlerin derlendiği yüzyıllarda, Babil Sürgünü (MÖ 587) sırasında, Enuma Eliş’ten Tevrat’ın başına “Yaratılış” (eski Türkçe çeviride “Tekvin”) bölümü olarak aktarılmıştır. Aslında bir Musacı olan İsa ve havarilerinin düşünceleri ve eylemleri ile ilgili metinler (MS ilk yüzyıllarda) İncil başlığı altında derlenip Eski Ahit (Tevrat) sonuna eklenerek oluşturulan Kutsal Kitap ile İsacı tektanrıcı (?) dine geçmiş olur yaratılış mitosu. Oradan, bilindiği gibi Muhammed tarafından (MS 600 dolaylarında) küçük farklarla Kuran’a geçirilmiştir. Önemli sayılabilecek bir değişiklik, Allah’ın Adem’i “Tanrı suretinde” değil (ya da sureti yanı sıra) kendi “ruhundan” (üfleyerek) yarattığının yazılı olmasıdır.

Yaratılışçı mitosun işlevi: Eşitsizlikçi ilişkilerin yeniden üretilmesi

Çoktanrıcı dinden tektanrıcı dine geçen bir söylemle, insanın Tanrı’ya hizmet etmesi (Allah’a kulluk etmesi) için yaratıldığı inancı yerleştirilmiştir. Böyle bir inanç, hegemonik erkini günümüze kadar sürdürmüştür. “Gönüllü kulluk” denebilecek düşünceleri ve davranışları beslemektedir. Sınıflı toplumlarda insan-insan (eşitsiz) ilişkilerinden süzülüp çıkarılmıştır. Eşitsizlikçi ilişkilerin sürtüşmeler azaltılarak yeniden üretilmesine yaramaktadır. Kısacası, tanrı-kul kavramları günümüzde bile eşitsizlikçi ilişkilerin bir kalıbı, bir paradigma işlevi görmektedir.

Sınıf savaşının inanç savaşı biçimini alması

Geçmişi insanlığın ilk uygarlığı olan Sümer’e (MÖ 3 bin dolaylarında) dayanan yaratılış mitosu, Sümer dincilerinin (din adamlarının) “eşitlikçi topluluk” düzeninden “eşitsizlikçi toplum” düzenine geçişin yarattığı hoşnutsuzluğu (silah yanı sıra inançla) bastırmak için uydurulmuş görünüyor. Eşitsizlikçi düzenin açıklanıp aklanması yolunda mitosa yansıyan düşünsel çabalar bunu gösteriyor. Dolayısıyla bu mitosun, sınıf savaşının (karmaşık bir süreç sonunda) aldığı ideolojik bir biçim (bir “dinsel ideoloji”) olduğu söylenebilir. Söz konusu ideolojinin sınıfsal niteliği İsrailoğullarının göçebe çoban topluluktan yerleşik uygar topluma geçişlerinde daha yalın ve açık olarak gözlemlenebilir:

Musacılık (Musevilik) Musa’nın önderliğinde Yehova (kabileler konfederasyonu baştanrısı) inancı rehberliğinde bir fetih, yerleşme ve uygarlaşma ideolojisi olarak (MÖ 1200 dolaylarında) belirdi. Yerleşme ve Davut’un krallığının (MÖ 1000 dolaylarında) kuruluşuyla uygar topluma geçilmiş oldu. Bunu şunlar izler: Göçebe çoban topluluğun eşitlikçi yapısı çözülür. Kimi kabileler, kimi aileler (toplumsal artı üretilip aktarılması olanaklarının doğuşuyla) varsıllaşırken kimileri daha da yolsullaşır. Buna koşut olarak konfederasyonun (12 kabilenin) birleştirici inancından (Yehovacılıktan) soğumalar, kopmalar görülür. Varsıllaşan, özel mal mülk edinen kimi soylular, “orduların rabbi” Yehova yerine çevrelerindeki yerleşik eski halkların (Kenanlıların, Filistinlilerin) Baaller ve İştarlar olarak anılan tanrılarına ve tanrıçalarına tapınma yoluna saparlar.

Bu durumda, Yehova’nın sözcüleri olarak daha önce seçkinlerden yana yontan peygamberler onlara karşı çıkarlar. Yehova inancına bağlı kalmış alt katmanlara yanaşırlar. Yehova adına onların duygu, umut ve beklentilerini dile getirmeye başlarlar. Ötekileri “Baal’ler ve İştar’lar ile zina” yapmakla suçlarlar. Böylece sınıf savaşı (Yehuda krallığı ile Yahudi adını alacak olan) bu toplumda daha ilk görünüşünde içte bir inanç savaşımı biçimini alır. Öteki halklarla (dış) ilişkilerde eski din savaşı niteliğini sürdürür. Sonuçta tektanrıcılığa varacak dinsel gelenek, sınıf savaşını “dinsel ideolojiler” örtüsü altında verilebilecek bir yola sokmuş olur.

Bu yolda dinsel ideolojiye, hem (daha çok) gerici hem ilerici, hem ezenlerce hem ezilenlerce kullanılabilen bir ideolojik esneklik kazandırılacaktır. Ezenlerin ezilenleri (önce savaş, kolluk güçleri, sonra propaganda, eğitim, içselleştirme, gönüllü kulluk yollarıyla) kendilerine bağlayabilmelerini sağlayacaktır. Sınıflı toplumun ve sömürünün sürdürülmesine yarayan en güçlü, en sürekli ideoloji olacaktır. Tohumları eşitlikçi topluluğun çıkar ve inanç birliği döneminde atılan, eşitsizlikçi toplum düzeninin başında alt katmanların duygu ve düşüncelerinin dile getirildiği bir ideoloji, ilerde üst katmanların ve yöneticilerin sahiplenmesiyle içine onların çıkarlarını da almış olacaktır. Öyle ki, toprak sahibi ile serfi, patron ile işçiyi (varsıl ile yoksulu) havralarda, kiliselerde, camilerde yan yana, omuz omuza getirebilecektir.

Bu yapısıyla dinsel ideoloji (ezilenlerce ülke içindeki ve dışındaki ezenlere karşı, altında toplanılan bir sancak oluşturduğu durumlarda bile) sınıf bilinçliliğine ulaşılmasını frenleyecektir. Sınıf bilinçliliğinin yerine konan, hatta yoldan çekilmedikçe ona ulaşılmasını olanaksızlaştıran bir yapı kazanacaktır. Halkların emperyalist devletlere karşı direnişlerinde, başarıya ulaşılsın ulaşılmasın, kan emekçilerden akacak, şan (sınıf değil) din defterine yazılacaktır. Başarıya ulaşan kurtuluş savaşlarının emekten yana görünümlerini yitirip, emek karşıtı düzenlerin gelişmesinin nedenlerinden biri de bu “dinsel ideoloji” olsa gerektir (6).

Kilisenin neredeyse devletleşmesi

Laik devlet-teokratik devlet kavgasına varacak din devlet ilişkisi İsacılığın (Hıristiyanlığın) çıkışıyla birlikte başlayıp gelişmiştir. İsacılar kovuşturma sırasında, Roma İmparatorluğu’nun kamu yönetsel yapısına koşut bir yasadışı örgütler ağı geliştirmişlerdi. Kovuşturma (MS 312’de) kaldırılınca, tektanrıcı din imparatorluk çapında sıkı bir hiyerarşik kurum niteliği kazandı. Öyle ki, barbar Cermen akınları sonucunda Batı Roma İmparatorluğu (410’da) yıkılınca, kilise ortalıkta tek güçlü ve en örgütlü kurum olarak kaldı. Devletin vergi toplama, (hayır işleriyle) toplumsal güvenliği sağlama, eğitim, (dinsel hukukuyla) yargı gibi işlevlerini üstlendi.

Ortaçağ batı feodal düzeni biçimlenirken, toprak sahibi (ve savaşçı) feodal beylerin (Althusser’in ileri sürdüğü kavramlarla) “devletin baskı aygıtları”, dincilerin (klerjenin) “devletin ideolojik aygıtları” üreticileri ve kullanıcıları olacakları bir işbölümünün geliştiği söylenebilir. Böylece İsacılık, daha çok feodal düzenin egemen katmanlarının ideolojisi işlevini görmeye başladı. Onun yeniden İsa dönemindeki gibi yoksulların ve kölelerin inancı yapılabileceğini sanarak köylüleri ayaklandıran Thomas Münzer’in (1525’te) başına gelecekler de bunu göstermektedir.

İmparatorluğun tektanrıcı dini “evlat edinmesi”

İsacılık aslında Musacılığın yeni bir yolu (tarikatı) olarak doğmuştu. Roma İmparatorluğu yönetimi altında ezilen halklardan birinin tepkisiydi. Aynı zamanda sınıflı toplumun sömürülen en alt katmanlarının özlemlerini dile getirmekteydi. İsa’nın “müjde” anlamına gelen İncil’inin verdiği umut “İsrailoğullarının dağılmış sürüsünü toplamak” ve “kölelere özgürlük” ile “yoksullara kurtuluş” oldu.

İsacılık çıkışında, bu niteliğinden dolayı, imparatorlukların yönetimleri altındaki halkların farklı dinlerine hoşgörü geleneksel politikasını güden Romalı egemen sınıfların ve yöneticilerin bile tepkisini çekmişti. Onu ağır bir kovuşturma sonunda yok olma olasılığından Pavlus kurtardı. Hem bir örgütçü ve eylemci hem de bir kuramcı olan Pavlus, İsacılığın asıl kurucusu sayılabilir. Bu yolda yaptığı değişikliklerden en önemlileri, onu öteki halklara, egemen katmanlara ve yöneticilere açmak oldu: Musacılara, Tanrı’nın (yeni) sözünü kabul etmezlerse öteki halklara gideceklerini söyledi. Her erkin tanrıdan geldiği, yöneticiye karşı çıkanın Tanrı’ya karşı çıkmış sayılacağını bildirerek Romalı yöneticilerin kuşkularını azalttı. Kiliseye katılan kölelere seslenen mektuplarında, bedenlerinin efendisine, ruhlarının efendisine (İsa’ya) hizmet eder gibi candan gönülden hizmet ederlerse bunun karşılığını bu dünyada, olmazsa öte dünyada alacaklarını bildirdi.

Ne var ki İsacılığı kurtarmak için (bile olsa) bu değişiklikler ona, ezilenlerin ideolojisi olması yanı sıra ezenlerin de benimseyebileceği bir yapı kazandırmış oldu. Böyle her halka ve katmana açılmış bir inancın, imparatorluğa en uygun ideoloji olacağı anlaşılınca kovuşturma (MS 312’de Konstantinos’ca) kaldırılacaktı. Dahası, Theodosius (380’de) onu imparatorluk (devlet) dini yapıp öteki dinleri yasaklayacaktı.

“Kayserci Patriklik” ile “Halife Sultanlık”

Doğu Roma İmparatorluğu barbar akınlarını yıkılmadan atlatınca, ilerde Bizans İmparatorluğu’na dönüşecek olan bölgede, din devlet ilişkilerinde Latin (Batı) İsacılık dünyasından farklı bir durum gelişecekti. Kilise, kovuşturmayı kaldırmış, İznik Konsilini (325’te) toplamış imparatorun kanadı altında gelişti. Devletin ağır basıp kilisenin egemen üst sınıfların ideologluğu yanı sıra devletin (imparatorun) savunmanlığını yaptığı “Kayserci Patriklik” denebilecek bir durum doğdu.

Benzeri bir gelişme (MS 8. yüzyıldan başlayarak) Peygamberin ve ardıllarının (halifelerin) aynı zamanda yönetici oldukları İslam dünyasında görüldü. Ancak orada dinin, hiç değilse Abbasiler’e (750’lerde) dek, devlete ağır bastığı söylenebilir. Bu siyasal düzene bilindiği gibi “Halife Sultanlık” denmektedir. Bizans İmparatorluğu ile İslam İmparatorluğu arasında gelişen Osmanlı’da (14. yüzyıldan sonra) Kayserci-Patriklik ile Halife-Sultanlık karması sayılabilecek bir durum görüldü. Siyasal alanda devlet, hukuk alanında din ağır bastı. Buna da, (klerokrasiden farkı vurgulanarak) “şeriat devleti” denebilir.

ÇAĞDAŞ TOPLUMDA SINIF-DİN-BİLİM İLİŞKİLERİ

İnsanlığın maddesel ve simgesel araçlarının, bilimin, teknolojinin yeterince gelişmediği çağlarında, dinsel inançların (egemen katmanlardan, yöneticilerden yana yontsa da) tüm insanlara “soruna katlanıcı” bir kültür sağladığı söylenebilir. Ancak bilimin, teknolojinin ve bilimsel düşünüşün insanlığı “sorun çözücü kültür” dönemine geçirdiği çağımızda, din bu niteliğini yitirerek daha çok sömürgen bir ideoloji işlevi görecektir. Bu değişiklik sınıf-din-bilim ilişkilerinde gözlemlenebilir.

Burjuvazinin, proletaryanın ve bilimin doğuşu

Tarımın ağır bastığı üretim biçimlerinde dinsel ideoloji, üretim ilişkilerini (efendi-köle, bey-serf) ve siyasal ilişkileri (yönetici-uyruk) açıklamaya uygundu. Dolayısıyla (eski) egemen katmanlardan yana yontuyordu. Haçlı Akınları’nı (12. yüzyılı) izleyen dönemde gelişen denizaşırı ticaretle birlikte kentsel bir varsıl sınıf (burjuvazi) belirmeye başladı. Ticaret devrimini izleyen endüstri devrimi, bu sınıfın ağırlığını artırırken bir başka sınıfı (proletaryayı) tarih sahnesine soktu. Her iki sınıfın yaşayış biçimi ve çıkarları, tarımsal üretim ilişkileri çevresinde konumlanan katmanlarınkinden farklıydı. Düşünüş biçimi (bilimsel) ve değerleri (budünyacı) ister istemez farklı olacaktı.

Endüstri üretimi, ilgiyi ve bilgiyi, yaratan-yaratılan, mutlak yönetici-uyruk ayrımına uygun tarımsal üretim alanından uzaklaştırdı. Canlılar dünyasından (bitkisel ve hayvansal besin üretiminden) çok cansız maddeler dünyasına (mal üretimine) kaydırdı. Böyle bir alanda, yoktan var eden (yaratan) inancıyla, yani insanların doğmalarından önce yazgısını yazan, öldükten sonra öte dünyada yargılayacak bir aşkın özne inancıyla, insan-insan, insan-doğa ve üretim-tüketim ilişkileri (erekselci açıklamalarla) ne anlaşılabilir ne de değiştirilebilir, geliştirilebilirdi. Kısacası, endüstri devrimine koşut ve uygun nedensellikçi açıklamalarla “bilimsel düşünüş biçimi” ve “budünyacı” değerler gelişecekti.

Yeni egemen sınıfın din eleştirisinden inançlara saygı politikasına geri dönüşü

Yeni, kentli sınıflar kadar (eski egemen katmanların boyunduruğu altındaki) kırsal kesimlerin (özgür köylülerin ve serflerin) burjuva devrimleri saflarına çekilmelerinde “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” söylemi yanı sıra “bilim ve teknoloji” söyleminin ve eski dinsel inançların eleştirilmesinin de az çok etkisi olmuştu.

Devrimin örgütleyiciliğini ve öncülüğünü yapan burjuvazi, ekonomik erkine dayanarak bir devrimle siyasal erki ele geçirince “laiklik” olarak adlandırılacak bir politika geliştirdi. Onunla din ile devlet kurumlarının etkinlik alanlarını ayırmaya kalktı. Din ile devlet ilişkilerini yeni bir anlayışla (devletin ağır basacağı yönde) düzenlemeye girişti. Hatta dinin “ötedünyacı” ve tanrıdan (dolayısıyla dinciler kesiminden) yana değerleri yerine “budünyacı” ve (kulluktan, uyruktan kurtarmaya çalıştığı insandan yana) “insancı” (hümanist) değerlere dayanan bir etik önerdi. İnançlar yerine eleştirel ve özgür düşünmeye dayanacak bir “bilimsel düşünüş” alışkanlığı yaratıp yaygınlaştırmaya çalıştı.

Ne var ki burjuva sınıfı, onun politikacıları ve ideologları bu politikalarında yolun sonuna dek gitmediler. Yarı yolda durdular; hatta geri çark ettiler. Din eleştirisi, devrimde serfleri (emekçileri) eski yöneticilerin ve kilisenin elinden kurtarma (sonra da kendi buyrukları altına alma) amaçlarına yetmişti. Endüstri üretiminde işçilerin, kendilerini kuşatan aristokrat devletlere karşı verdikleri varlık yokluk savaşlarında ise askerlerin bilimsel düşünmelerine ne gerek vardı? Fabrikalarda ve savaş alanlarında verilen (bilimsel bilgilere dayanan) buyrukları yerine getirmeleri yeterdi. Hatta dinsel inançlar, işçilerin patronların kendilerinden istediklerini “kimin çıkarına?”diye sorgulayıp eleştirmeye kalkmamalarına, savaşçıların (askerlerin) komutanlarının kendilerini ölüme yollayabilen buyruklarına boyun eğmelerine (yazgılarına katlanmalarına), umutlarının, beklentilerinin ötedünyaya ertelenmesine yardımcı olabilirdi.

Din, özgür düşünüşün ve bilimsel eleştirinin pençesinden kurtarıldı. Önce dinsel inançlara “hoşgörü” sonra “saygı” politikasına geçildi. Dinsel inançların aile kurumunda yeniden üretilmesi desteklendi. Temsili demokrasi, dinsel amaçlı partilerin kurulup inançların oy amacıyla sömürülmesine olanak sağladı. Sonunda halk adına seçilen temsilciler, egemen sınıfların çıkarlarını “halkın iradesi” söylemiyle örtüp, din eleştirisinin “halkın inançlarına saygısızlık” sayılarak cezalandırılmasını sağlayacak yasalar çıkardılar. Böylece emekçilerin, sömürülenlerin bilinçlenmelerinin dinsel ideolojiyle engellenmesi yoluna geri dönüldü. Bu yolda kullanılan “inanç özgürlüğü” söylemi aydınlatıcıdır. İnanmanın her insana tanınması gereken bir hak, hatta bir insan hakkı olduğu (tartışmalıysa da) ileri sürülebilir. Ama onun bir ”özgürlük” olduğu söylenemez. Çünkü inanmak, bir düşünceyi, bir şeyin varlığını, doğruluğunu, kuşkulanmadan, eleştirmeden, hatta düşünmeden benimsemek demektir. Bu niteliğiyle değil düşünme özgürlüğünden, insanı hayvandan ayırt edici özelliğinden (gönüllü gönülsüz, bilinçli bilinçsiz) vazgeçilmesi, vazgeçirilmesidir!

Bilimlerin bilgi alanlarını dinin elinden bir bir kurtarışı

Endüstri devrimiyle üretim teknolojileri bilimselleştirilirken çağdaş bilim dallarının bir bir geliştiği görüldü. Astrolojinin yerini Astronomi aldı, fiziğin gelişmesini simya yerine konan kimya bilimlerindeki gelişmeler izledi. Bu alanlarda, yaratılışçı, ereksellikçi açıklamaların yerini, cansız doğa nesnelerini ve olayların nedenlerini anlayıp onları etkileyerek mal üretimi sürecinde yönlendirme anlayışı aldı. Hangi nedenlerin hangi sonuçlara yol açtığını anlama çabası sel gibi nedensellikçi kuramların ortaya atılmasına yol açtı.

Endüstri devrimini izleyen onyıllarda bilimlerin “uçuşa geçme” sürecine girmeleri, ilgili kuramların (neden sonuç varsayımlarının) fabrikalarda, makine ve mal üretiminde teknolojinin; meslek okullarında, üniversitelerde ve laboratuarlarda ise gözlem ve deneylerin (kısacası pratiğin) sınavından geçirilmesi olanaklarının doğuşunun ürünüydü. Bu sınavı alamayan kuramlar bırakılıyordu. Alanlar birikip daha büyük çaplı, daha genel olgular için daha kapsamlı kuramların sınavına hazırlanıyordu.

Bu yolda, önce cansız doğa olayları (örneğin yıldırım, yer sarsıntısı, güneş, yağmur) Tanrı’nın cezalandırma ya da ödüllendirme araçları olmaktan kurtarıldı. Cansız doğa olaylarının inançlarla açıklanması dönemi kapatıldı. Nedenlerinin kavranıp etkilenmesiyle olumsuz sonuçlarından kurtulunması, olumlu sonuçlara yönlendirilmesi dönemi başladı. Bu bir bakıma cansız doğanın yazgısının Tanrı’nın elinden insanın eline geçirilmesi demekti.

Biyokimya ve biyoloji bilimlerinin geliştirilmesiyle canlılar dünyası da insanın denetimine girmeye başladı. İnsanlık, yazgı kavramının en ağır bastığı doğum, hastalık, ölüm gibi olguları bile etkileme yolunda ilerlemeye başladı. Bu yola girilmesinde ilk büyük katkının bir dinciden (Mendel) sağlanması, ikinci büyük katkının dinci olmak üzere yetiştirilip bilimciliğe geçen kişiden (Darwin) gelişi, yaratılışçılar açısından tarihin acı bir cilvesidir.

Evrimciler ile Yaratılışçıların karşı karşıya gelişi

İnsan-doğa ve insan-insan ilişkileri ve toplumlar arası ilişkiler alanlarında kutsal kitaplara dayandırılan açıklamalardan ve değerlendirmelerden uzaklaşma (Machiavelli’nin Prens adlı yapıtında gözlemlenebileceği gibi) 16. yüzyılın başında başlamıştı. Endüstri devriminin kapitalist (bireysel çıkarcı, yarışmacı) bir biçim kazanmasının yol açtığı üretim ilişkileri toplumsal bunalım yarattı. Bu insanlık dışı gidişin yol açtığı sorunlara çözüm arama yolunda İsa’dan yardım bekleme, inançları canlandırarak vicdanlara seslenme girişimleri (örneğin Hıristiyan sosyalist akımlar ve koloniler) hiçbir önemli, kalıcı sonuç vermedi. Bunun üzerine gelişen öteki toplumcu akımlar, din dışı, ama (bilimsel değil) “ütopyacı sosyalist” düşünürleri yetiştirdi. Onların değerlerine katılmakla birlikte ütopyacılığını eleştiren düşünürler ise “bilimsel sosyalizm” dedikleri akımı yarattılar. Böylece, bilimsel bakış açısıyla tarihin ve toplumun yasaları araştırılmaya başlandı. Bu girişim aynı zamanda kişilerin, sınıfların, toplumların içinde bulundukları olumsuz koşulların nedenlerinin kavranılmasından sonra devrimle onların değiştirilerek olumlu koşulların yaratılması akımıydı.

Söz konusu akımın başını çeken Marx ve Engels görüşlerini ve eylemlerini kapitalizm öncesi toplumların yapıları ve kapitalist toplumun ekonomi politiği yanı sıra fizik, kimya hatta biyoloji alanlarındaki bilimsel gelişmelerle temellendirmeye çalışıyorlardı. Ne var ki daha insanın da içine girdiği canlılar dünyasının temel yasalarını kavramalarına yardımcı olacak bilimsel kuram yoktu. Cansız doğa, sınıflı toplumlar, kapitalist düzen kadar canlı formlarının da (türlerin de) “yaratılış ürünü” ve “değişmez” olmadıkları görüşünü destekleyecek genel ve temel bir kurama gereksinim duymaktaydılar.
Darwin’in Türlerin Kökeni yapıtının (1859’da) yayınlanmasını bu bakımdan büyük bir coşku ile karşılamalarının nedeni söz konusu gereksinimdi. Bu durumda (idealist) dincilerin (materyalist) sosyalistler kadar (doğa bilimci) Darwin’den ve onun evrim kuramından nefret etmelerine şaşmamalı. Egemen sınıfların dayandığı dinin, dinin dayandığı yaratılış ve yazgı inançlarının temellerini oyabilecek böyle bir kurama karşı saldırıya geçmeleri gecikmedi. Öyle ki Darwin’i ve evrimi duymamış çevrelere bile ulaşıp, kafalarda, evrim kuramının girmesini engelleyecek siperleri (yerleşik dinsel inançlara seslenerek) kolaylıkla kazabildiler. Ancak, biyolojinin, genetiğin gelişmesi karşısında, savunma siperlerini temel eğitim kurumlarından başlayıp bilimsel kurumlar olan üniversitelere kadar genişlettiler. Bugün için kapital çevrelerinin desteği ile seslerini buralarda duyurabiliyorlarsa da moleküler biyolojinin endüstrinin sınavından geçirilmesi anlamına gelen biyoteknolojinin, bakterilere ürettirilen ilaçlar, gen terapi, transgenetik canlılar, GDO, kök hücrelerden organ üretimi gibi, yapay “evrim” demek olan başarıları karşısında, çok yakında duyuramaz olacaklar. Çünkü söz konusu bilimsel-teknolojik gelişmeler bugünden evrimin bir kuramdan öte bir olgu, bir gerçek olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Bu yoldaki yeni yeni gelişmeler çok yakında yaratılışçıların çanına ot tıkayacaktır.

Yaratılışçıların evrimciliğe saldırıya geçişleri

Bilimin ve teknolojinin baş döndürücü gelişmesi karşısında, kaçınılmaz sonlarını gören yaratılışçılar, onu geciktirmek için evrimciliğe daha bir kuram düzeyinde olduğu yıllarda savaş açmışlardı. Örneğin Darwin’in (DNA’nın yapısının çözülmesinden yüz yıl kadar önce) kalıtımı açıklayamamış olmasını kuramının (yetersizliğinin değil) geçersizliğinin kanıtı olarak göstermeyi alışkanlık edinmişlerdi. Bu alışkanlıklarını DNA’nın yapısının çözülüp, (Darwin’in kuramında ileri sürdüğü gibi) canlıların yapısının değiştiğinin (laboratuarlarda) gösterilmesinden (evrimin kuramdan öte bir gerçek olduğunun kanıtlanmasından) sonra da sürdüreceklerdi.

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin karşı çıkılamayacak bir hız ve saygınlık kazanması üzerine, evrimciliği yaratılışçı dinsel inançlar yanı sıra bilim ile vurma taktiği izlediler. Bilimi daha fazla karşılarına alamayacaklarını anlayınca, tüm mutasyonların zararlı olacağı savını geliştirdiler. Bu, yaratılışçıların bilime bilimle karşı çıkma, bilimi içten fethetme, bilimi iç etme politikasıydı. Ürünü “bilimsel yaratılışçılık” akımı oldu. Bilim çevreleri buna sessiz kalamazdı:

Başta Amerika Bilimler Akademisi olmak üzere ilgili kurumlar, bilimsel araştırmaların ve bulguların yaratılışı onayladığı savını yalanlayan raporlar, bildiriler yayınladılar. Evrimin bilimsel kanıtlarını, evrim kuramının çağdaş biyolojinin belkemiğini oluşturduğunu belirttiler. Yaratılışçılığın bilimdışı bir “inanç” olduğu saptamasında bulundular.

Yaratılışçılar bu kez de bu tür bilimsel savlar ve olgusal (somut) kanıtlar karşısında, bir yandan “mantıksal” ya da “rasyonel” görünümlü savlar geliştirdiler. “Akıllı Tasarım” ya da “bilinçli tasarım” akımı böyle doğdu. Öte yandan “yaratılış müzesi”, “fosil sergileri”, “yaratılış atlasları” ile fosillerde türlerin değişmezliğinin (sözde) kanıtlarını sunma yoluna gittiler.

Canlıların yapılarının yaratılışlarından beri değişmediği, değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği savları, bilimsel kurumların laboratuar deneylerinde, besin üretiminde tarlalarda, seralarda üretilen transgenetik canlılar, GDO’lar (Genetik yapısı Değiştirilmiş Organizmalar), hastanelerde genetik mutasyonlar ile somut ve kesin olarak çürütülünce, yaratılışçıların elinde kala kala “zararlı mutasyon” savının abartılmasıyla yaratılmış olan eski “insanın tanrı rolü, yaratıcılık oynamaya kalkması” (ing. Play god) yıkım getirir (çarpılırız) korkutmacası kaldı

Dinin ve yaratılışçılığın ideolojik işlevleri

Din daha çok aristokrasisinin ideolojisiydi. Yükselen burjuvazi döneminde bilimsel düşüncelerle ve laik dünya görüşüyle donanmış burjuva ideolojisinin eleştirisine uğradı. Burjuvazi kapitalist düzenini yerleştirdikten sonra ise proletaryanın devrimci eylem ve düşüncelerine karşı dini canlandırma politikasını izledi. Böylece din, burjuvazinin “yedek ideolojisi” işlevini görmeye başladı. Bunalım dönemlerinde ve emekçi sınıfların bilinçlenmesini engelleyip ideolojisini bölmek için kullanılır oldu.

Amerika’da bazı varsıl İsacı çevrelerce geliştirilip desteklenen evrimcilik karşıtı bir (yaratılışçı) akım, bilimsel gelişmelerin ve teknolojilerin başını çeken bir ülkede fazla yandaş bulamadı. Ancak ABD yönetiminin Ortadoğu ve Orta Asya (SSCB’yi kuşatma ve petrol kaynaklarını denetleme amaçlı) politikalarında “ılımlı İslam” yönlendirmesi sürecinde ülkemize “bağış” olarak sunuldu. Böylece yaratılışçılık ve evrim karşıtlığı, tutucu, gerici iktidarların emekçilere, emekçiden yana aydınlara karşı iç politikada kullanabileceği bir ideolojik silah olarak benimsendi. Kurucularına, Türkiye’ye çağırıp propaganda olanağı sağlayan “Bilimsel Yaratılışçılık” (İng. Scientific Creation) kuruluşu ve “Yaratılış Müzesi” (İng. Creation Museum) destekleriyle Türkiye’de Bilimsel Araştırma Vakfı kurulup etkinliğe başladı. Onun fosil sergileri ve Yaratılış Atlası biçimindeki etkinlikleri ABD’deki söz konusu çevrelerin parasal ve teknik bilgi destekleriyle yürütülüyor görünmektedir. Ancak akım, ülkemizin tarihsel, siyasal, kültürel koşullarının elverişli olması nedeniyle ABD’dekinden çok daha güçlüdür.

Ülkemizde Din-Bilim ideolojik savaşımı yaratılışçıların açtığı evrimcilik-yaratılışçılık tartışması çevresinde verilmektedir. Amaç, evrimcileri sıkıştırıp dine, Allah’a, kutsal kitaplara karşı olduklarını söyletmek ve göstermektir. Böylece, önceki yüzyıllarda kazanılmış emekçi sınıfların inançları kullanılarak, emekçilerden yana olan ve emekçilerde sınıf bilinçliliğini uyandırmak isteyen aydınların saygınlığını kırmaktır. Bu amaçla ideolojik savaşım yaratılışçılık-evrimcilik tartışmasında odaklaştırılmıştır. Bu cephe kazanılınca dinsel inançların tartışılmasına, eleştirilmesine, (hele dinci bir partinin siyasal erki ele geçirdiği bir dönemde) girilemeyeceği düşüncesiyle tüm savaşımı kazanmış olacaklarını ummaktadırlar.
Oysa evrimciliğe karşı yaratılışçılığın benimsenip ağır basması kendilerine inananlar kadar onların da sorunlarını çözmeyecek, başlarına yeni sorunlar açacaktır. Karşılaşılabilecek sorunların çapını ve çapraşıklığını yaratılışçılığı önce kuramsal alanda, sonra eylem (pratik) alanında bekleyen kargaşa ve bulanıklıklar gösterecektir.

KURAMSAL ALANDA YARATILIŞÇILARI BEKLEYEN SORUNLAR

Her şeyden önce yaratılışçıların savları ve istekleri, evrimciliği yadsıtıp yaratılışçılığı benimsetmekle bitmeyecektir. Ardından köktendinci olabilen (kutsal kitapta yazılanların noktasına virgülüne doğruluğunun kabulü ve buyrukların eksiksiz yerine getirilmesi) istekler ve yargılar (örneğin İsacılıkta İsa’nın evren yok olana dek -Musacı- şeriatın tek bir noktasının değişmeyeceği sözü, İslamlıkta namaz kılmayıp cihada katılmayanın İslam sayılmayacağı savı) gelebilecektir. Allah’ın, yaratıcının sözcüsü olduğunu ileri sürenler, inançların akla, dinin bilime üstünlüğü ve yaratılıştan söz edilen bütün bilgilerin doğrulunu da ileri sürebileceklerdir. Örneğin İsa’nın tanrılığına, Muhammed’in Burak adlı at ile ışığın iki katı bir hızla yaradan katına çıkmadan önce karnının açılıp iç organlarının temizlendiğine inanılmasını isteyebileceklerdir. Ne zararı mı var? İslamlıkta cinlerin varlığına, İsacılıkta İsa’nın cinleri çıkarışına inanan birini, beyinde lityum gibi bazı maddelerin eksikliğini haplarla gidererek psikolojik bir rahatsızlığı hafifletebilecek doktor yerine çocuğunu büyücülere götürecek birini kim engelleyebilecektir?

Bu durumda evrimciler, tartışmayı yaratılışçılık eleştirisiyle sınırlı tutamayıp, ister istemez öteki inançların eleştirisine girmek zorunda kalacaklardır. Öyleyse yaratılışçılar karşısında hep savunmada kalmak yerine, yaratılışın ayrıntıları ve sonuçları hakkında sorular sorulmalıdır. Sonra onların yanıtlarının karşısına bilimlerin verdiği yanıtlar konarak gerçeğe ulaşmada bir karşılaştırma olanağı sağlanabilir.

Yaratılışçılar şu sorulara tutarlı yanıtlar verebilir mi?

1) Kim yarattı? Tek tanrı mı? İki tanrı mı? İkiden çok yaratıcı mı? Tektanrıcılara gereksiz görünen bu soru geçersiz değildir. İsacılıkta bile tanrının üç görünümü olan Baba-Oğul-Kutsal Ruh’tan hangisinin yaratıcı olup neyi yarattığı sorusu yanıt beklemektedir. Yaratan aynı zamanda tüm canlıları ve insanları “yok eden” midir? Yaratıştan sorumlu bir tanrı yanında yok edişten sorumlu bir tanrı daha var mıdır?

2) Ne yarattı? Evreni mi? Canlıları mı? Cinleri mi, insanları mı? Erkeği mi? Her bir insan ruhunu mu?

3) Nasıl yarattı? Yoktan var ederek mi? Kaos içinde bulunan evrime düzen vererek mi? Sözle mi yarattı, yorulup dinlenecek denli emek dökerek mi?

4) Ne zaman yarattı? İsacı dinin kaynaklarından hesaplandığı gibi MÖ 4004’te mi? İslam kaynaklarında yazıldığı gibi Muhammed’den altı binyıl önce mi?

5) Niçin yarattı? Her bir varlığı tek (aynı) amaçla mı, ayrı ayrı amaçlar için mi?

6) Ne’den (hangi hammaddeden) yarattı?

7) Nerede yarattı? Gökte mi, yerde mi, denizin dibinde mi? Aden bahçesinde mi?

8) Yetkin olarak mı, zayıf, özürlü mü yarattı?

9) Yazgılarını yazarak mı yarattı? Sorumlu tutulup cezalandırabilmek için özgür mü yarattı?

10) Değişmez doğalar vererek mi?

Yaratılış ve Varoluş sıralamaları çakışmakta mı, çatışmakta mı?

Kimi “bilimsel yaratılışçılar” bilimsel yazında varlıkların yeryüzünde görülüş sıralarıyla dinsel kaynaklarda (Tevrat’ta) yaratılış sıralarının “aynı” olduğunu ve bunun yaratılışın bilimsel bir saptama olduğunu gösterdiğini ileri sürmektedir. Bakalım söylendiği gibi aynı mıdır? Dinsel inançlarla bilimsel bulguların böyle bir karşılaştırması din ile bilimin uzlaştırılabilip uzlaştırılamayacağı tartışmasına da ışık tutacaktır.

Dinsel kaynakta (gün olarak)
1. gün: Gök, Yer, Işık
2. gün: suların, kubbenin altındaki ve üstündeki sular olarak ayrılışı
3. gün: karalar, denizler, bitkiler
4. gün: Güneş, Ay, yıldızlar
5. gün: sularda balıklar, göklerde kuşlar
6. gün: evcil, yabanıl hayvanlar, sürüngenler, insanlar
7. gün: Tanrı’nın dinlenmesi
Yaratılış mitoslarının birincisinde “erkek ve kadın olarak denip” ikincisinde insanın erkek biçiminde yaratıldıktan sonra kadının onun alınan kaburgasına et sarılarak yaratılışın günü verilmemiştir.

Bilimsel kaynaklarda (Zamanımızdan Önce yaklaşık olarak)
1. olarak Büyük Patlama (13,7 milyar)
2. olarak cansız maddeler, gök cisimleri
3. olarak Güneş (5 milyar)
4. olarak Dünya, Ay (4,5 milyar)
5. olarak canlılar (4-3,5 milyar), cinsel üreme (1,2 milyar), bitki-hayvan farklılaşması (0,7 milyar)
6. olarak İnsan (3 milyon)
7. olarak çağdaş tipte Homo sapiens ( 200 bin yıl)

EYLEM VE DAVRANIŞ ALANINDA YARATILIŞÇILARIN KARŞILAŞACAKLARI SORUNLAR

Sürüyle; bunlara bilginin edinileceği kaynakların seçimi; doğaya, canlılara, insana bakış; dünya görüşü; çağdaşlık sorunu; kimlik sorunları olarak alt başlıklar altında özetle şöyle değinilebilir:

Bilgi kaynaklarını (bilim-din) seçme sorunu: Doğru bilgiler nerede aranacak? Yaratılışı bir kutsal kitaptan okuyarak ya da bir kutsal kişi ağzından duyup ve doğru kabul edip benimseyen kimseler, öteki bilgileri aynı kaynaktan edinip edinememekte bocalayacaklardır. İçlerinde bilimcileri de görmeye başladığımız bu kimseler, doğa, canlılar, insan, tarih, toplum, sanat, ahlak ile ilgili bilgileri de kutsal kitaptan arayıp edinmeye kalkarlarsa ne olur? Örneğin (“yaratılan”) canlı türleri ve sayıları söz konusu kitaptan çıkarılabilir mi? Petrol Kur’an’dan çıkarılabilir mi? Bu kaynaktan edinilen bilgiler, bilimsel kaynaklardakiyle uyuşmayınca hangisine inanılıp hangisi uygulanacak?

Doğaya-canlılara-insanlara bakış sorunları: Dağlar taşlar, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi canlı mıdır? İsa, iman gücüyle bir dağa şuradan şuraya git derse gider ve inançlıya hiçbir şey olanaksız olmaz mı? Bitkiler hayvanların, hayvanlar insanların yemesi için mi yaratılmıştır? Bu inançta bir baba, vejetaryenliği seçen çocuklarını et yemeye zorlayacak mıdır? İnsanlar Allah’a kulluk etmek için mi yaratılmışlardır? Kitapta “kulun kulu olmaz” denmesine karşın köle sahibi olan peygamberlere, halifelere, sultanlara ne gözle bakılacaktır?

Dünya görüşü sorunu: Yaratılışçı görüşü benimseyen kişi, “geçici bir sınav yeri” hatta “hayal”olduğu yazılıp söylenen bu dünya ile ilgili amaçlara ve değerlere ulaşmak için çaba gösterecek midir? Yoksa bu dünya yaşamını, sonsuz yaşam, sonsuz mutluluk (ya da sonsuz işkence) dünyasına ulaşma amacının bir aracı olarak mı kullanacaktır?

İçinde yaşanan toplumsal düzene ve devlete karşı takınılacak tutum sorunu

Bu dünya düzeninde karşılaşılan acılar, haksızlıklar, kötülükler, hastalıklar, hatta kölelikler karşısında yaradana, düzeltmesi için yakarmakla mı yetinmeli? Yanağımıza tokat atan birine öteki yanağımızı mı çevirmeli? Haksızlıklara tek başına ya da aynısına uğrayanlarla birlikte mi baş kaldırmalı? Dünyayı dar-ül-İslam ve dar-ül harb olarak bölüp İslam yönetimi yoksa ülkemizde bile cihad mı açmalı? Yoksa “Allah belasını versin” deyip yazgıya boyun mu eğmeli? Tüm haksızlıkların hesabının öte dünyada çözüleceğine inanıp beklemeli mi?

Devletin, yöneticinin yönetilenlere bakış sorunu: Kutsal kitapta insanların Tanrı’nın kulu olarak yaratıldığını okuyan yönetici, yönettiklerini kulu gibi görecek mi görmeyecek mi? Onlara uyruklar (teba) gibi mi davranacak, yoksa vatandaş gibi davranıp insan haklarını tanıyacak mı? Yoksa yaradanın yasalarının daha doğru olduğuna inanıp şeriatı mı uygulayacak? Uygularsa şeriatın kestiği parmak acımayacak mı? Ya azat etmesine karşın bir köle efendisi yanında kalmak isterse, bunun işareti olarak (Tevrat’ta yazıldığı gibi) “biz” ile delinen kulağı, (Kur’an’da yazıldığı gibi) hırsızın eli, Allah ve Peygamber hakkında nifak çıkardı diye siyasal karşıtının çapraz olarak eli, ayağı da kesilince acımayacak mı? Kısacası yönetici çağdaş hukuku mu dinsel hukuku mu uygulayacak?

Çağdaşlık sorunu: İçinde yaşanılan çağın toplumun sorunları, içinde bulunulan koşullara ve sahip olunan (çağdaş) olanaklara göre mi çözülmeli? Yoksa katılınan inancın çıktığı bin, iki bin yıl öncesinin, farklı bir dile ve kültüre, farklı bir yapıya sahip olan toplumun sorunlarına bulunan çözümlerine mi başvurmalı?

Kimlik sorunu: Yaratılışa inanan kişi dinsel kimliğini mi, ulusal kimliğini mi öne almalı? Bunların yerine herkesin “insanlık” ortak paydasında birleştirilmeye çalışıldığı bir insan kavramına ulaşılmasına mı çalışılmalı?

Kendisine bir kimlik yüklenmiş, ona göre bazı şeyler yapmaması, bazı şeyler yapması istenmişse tutumu ne olmalı? “Yaratılan kul insan” kimliğini mi “yaratıcı özgür insan” kimliğini mi bellemeli?

SONUÇ: YARATILIŞÇILIK KAFAYI BULANDIRMAYA GÖTÜRÜR EVRİMCİLİK AYDINLANMAYA, BİLİNÇLENMEYE

“Kul insan” kimliğini mi “özgür insan” kimliğini mi edinmeli? sorusu, yazıyı açık ve yalın bir sonuca getirmiş olur: Yaratılışçılığı benimsemek, bir özgür düşünme değil inanç sorunudur. İnanmak, inanılan kişinin ve kurumun hizmetine girme durumunda bedensel köleliğe de varabilir. En azından insanı düşünsel köleliğe, emeğinin sömürülmesine götürür. Mutlak inanmak ise pisipisine ölüme götürebilir.

Yaratılışçılığı benimsemenin bir sonucu da beş bin yıl önce (Enuma Eliş) Babil Yaratılış Mitosu ile biçimlendirilen inançlar kümesini çağdaş bilimsel bulgularla uzlaştırma çabası yaratmasıdır. Her iki sonuç insanı “kafayı yeme” noktasına götürebilir.

Yaratılışçı inançlar insanı getirip “yaratılan kul” noktasında bırakırken, varoluşçu, evrimci tutum, onun yaratıcı özgür insan düzeyine çıkmasına ve doğal toplumsal, bireysel sorunların (yazgıcı değil) nedensellikçi bilimsel çözümlerine yöneltecektir.

DİPNOTLAR
1) Krş. Alexander Heidel, Enuma Eliş (Babil Yaratılış Destanı), çev. İsmet Birkan, Ankara, 2000, Ayraç Yayınevi, VI. Tablet 31-36. satırlarda, yenilgiye uğratılıp tutsak kılınan Tanrı Kingu’nun “kanından yarattılar insan soyunu” denmekte; Samuel Henry Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2002, İmge Kitabevi, s.37’de Lahar ve Aşnan Sümer Mitosunda, insanı Tanrı Erki’nin buyruğuyla doğunun tanrıçası Ninmah’ın sulardan çıkardığı balçığı kararak insanı yarattığı özetleniyor; Kutsal Kitap, “Yaratılış” 1/27: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” Kur’an’ı Kerim (ve Türkçe anlamı, Meal) Ankara, 1987, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, “Secde” 9: “…. İnsanı başlangıçta çamurdan yaratan… ruhundan ona üfleyen Allah’tır.”
2) Enuma Eliş, VI/36: “Ve onları zorunlu kıldıktan sonra tanrılara hizmetle”; Kutsal Kitap, “Yaratılış”, 2/15 : RAB Tanrı Aden bahçesine bakması ve onu işlemesi için Adem’i oraya koydu” (burada “Rab’bın “efendi” anlamına geldiğini anımsamakta yarar var); Kur’an, “Zariyat”, 56: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.”
3) Bkz. William H. McNeill, Dünya Tarihi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2009 baskısı, s.103 ve Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, s.144.
4) Bkz. Kur’an, “Secde”, 9. Kutsal Kitap, “Yaratılış” bölümü içinden Tanrı’nın Adem’i çamurdan Havva’yı kaburgadan yaptıktan sonra “hayat nefesi” üflediğinin yazılması Kur’an’a böyle geçirilmiş olmalı.
5) Sınıf savaşının bir inanç savaşımı görünümü kazanması, bilimsel bir çözümlemeyle Max Beer, Sosyalizm ve Sosyal Mücadelelerin Genel Tarihi, çev. Galip Üstün, İstanbul, 1998, Can Yayınları içinde saptanmıştır.
6) Kutsal kitapların birçok yerinde, düşmanı “Rab’bin” vurduğu, başarıyı onun kazandığı yazılıdır: Örneğin Tevrat, “Mısır’dan Çıkış”, 18/8: “Musa, İsrailliler uğruna RAB’bın firavunla Mısırlılara bütün yaptıklarını… RAB’bın kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı” ve Kur’an, “Fil” suresinde Kabe’yi yıkmaya gelen fil sahiplerine Rab’bın üzerine sert taşlar atan kuş sürülerini göndererek, onları “yenmiş ekin gibi” yapışı anlatılır.
7) Bkz. Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Yusuf Alp ve Mahmut Özışık, İstanbul, 1994 baskısı, İletişim Yayınları’na Yazdığı “Önsöz”de (s.14’te) Murat Belge, Althusser’in feodal toplumda dinin, kapitalist toplumda eğitimin (kurumlarının) başlıca ideoloji üretme aygıtları oldukları görüşünü özetlemektedir.
8) Bkz. Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi (kısaltılmış ve gözden geçirilmiş basım), Ankara, 2009, Bilim ve Sanat Yayınları, s.326.
9) Bkz. Kutsal Kitap içinde İncil “Matta”, 15/24: “İsa, ‘Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim’”; “Luka”, 4/18-19: “Rab’bın Ruhu üzerimdedir. Çünkü o beni yoksullara Müjde’yi iletmek için meshetti/ Tutsaklara serbest bırakılacaklarını/ Körlere gözlerinin açılacağını duyurmak için/ Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak/ ve Rab’bın lütuf yılını ilan etmek için/ Beni gönderdi.”
10) Bkz. İncil “Elçilerin İşleri”, 13/46; “Pavlus’tan Romalılara Mektup”, 13/1-2; “Pavlus’tan Efeslilere Mektup”, 6/5-8.
11) Bu kavramı imparatorluk ile papalığın aynı kişide toplandığı durumun belirtilmesinde kullanılan “Sezaropapizm” yerine, onun Bizans’a uyarlanmış biçimi olarak öneriyorum.
12) “Tanrı yönetimi” anlamına gelen, Yahudi tarihçi ve komutan Josephus tarafından (MS 1. yüzyılda) kullanıma sunulan “teokrasi” (tanrının yönettiği bir toplum görülmediği, görülemeyeceği için) gerçekliği yansıtan bilimsel bir kavram değildir. Onun yerine önerdiğim “dinciler yönetimi” anlamına gelen “klerokrasi” kavramı kullanılabilir.
13) Bu konuda Fransız devrimcilerinin kilisenin topraklarını ellerinden alıp, okullarını kapatma noktasına dek ileri gittikleri görüldü. Laik devlet okullarının açılıp, buralarda dinsel inançlardan arındırılmış bir bilimsel eğitimin ilkelerinin yerleştirilmesi için Fransız Enstitüsü’nde “ ideolojistler” denen (dinsel inançların nedenlerini arayıp bilimsel düşünüşün ilkelerini ortaya koyacak) bilginlerin görevlendirildiğini de biliyoruz. Burjuvazinin varlık-yokluk savaşının başkomutanı Napoleon da onları önceleri göklere çıkarmıştı. Ancak devrimin dümeni burjuvazinin tekeline geçince, kilisenin pazar okullarının yeniden açılıp açılmaması sorunu gündeme geldiğinde, onun da (burjuvazi ve Fransız “ulusu” adına) çark ettiği görüldü. Dinsel okulların açılmasından yana olanların yanında yer aldı. Bu yüzden kendini eleştiren ideolojistleri “sizler Fransa’nın gerçeklerinden habersiz (demagog gibi aşağılayıcı bir sözcükle) ideologlarsınız” diyerek yerden yere vurdu. Benzeri gelişmelerin yüzyıl kadar sonra toplumumuzda başlayıp benzeri sonuçlara ulaşılması ilginçtir. Bu açıdan bakıldığında, Kur’an kursları ve İmam Hatip Liseleri (bilimsel) eğitim birliği ilkesinin “arkadan hançerlenmesi”, üniversitelerde ilahiyat (meslek yüksek okullarının değil) fakültelerinin kurulması, bilim kalelerine “Troya atı” sokulması sayılabilir.
14) “İnançlara saygı” sınıf partileri yasaklanmış ya da engellenmiş burjuva demokrasilerinde (?) kulaklara o kadar alıştırılmış bir slogandır ki onun bir “simgesel putatapıcılık” biçimini alabileceği ancak satanizm, kan davası, töre cinayeti, aile içi şiddet gibi marjinal (sayılan) durumlarda düşünülmektedir. Saygı gösterilmesi gereken öznenin inançlar değil somut insan olduğu gerçeğini en çarpıcı biçimde yansıtan örnek, Hindistan’da bir brahman ölünce karısıyla birlikte yakılmasının doğru olduğu inancıydı (Bkz. Barrington Moore, Jr, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, çev. Şirin Tekeli-Alâeddin Şenel, Ankara, 2003, İmge Kitapevi yayını, s.414.)
15) Mendel’in (1865’teki) kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerin renklerinin ve biçimlerinin kalıtımla belirlenişini sayılara dayandırılan bilimsel yöntemle ortaya koyan yazısından ne aynı onyıllarda araştırıp yazan Darwin ne Marx haberliydi. Mendel ve “kalıtım yasaları” ancak 20.yüzyılın başında (1900’da) keşfedilecekti. (Biyoteknoloji Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği, der. ve çev. Erhan Göksel-Alâeddin Şenel, Ankara, 1987, V Yayınları, s.34.)
16) Bkz. Amerikan Bilimler Akademisi (haz.), Bilim ve Yaratılışçılık, Ankara, 2004, Türkiye Bilimler Akademisi Yayını (bu raporun indirilebileceği internet adresi: http://www.tuba.gov.tr/haber.php?id=102) ve Akademilerarası Panel’in (IAP) 21 Haziran 2006’da kamuoyuna sunulan ve 68 bilim akademisi tarafından imzalanan “Evrim Eğitimi Bildirgesi” (Metin için bkz. Bilim ve Gelecek dergisi, Eylül 2006, Sayı: 31, s.22-24).
17) Bu eleştiri ilk olarak Freeman Dyson tarafından ileri sürülmüştü. Fransız sıra dışı Katolik filozofu Francauer bunun tam zıddı ilginç bir sav geliştirmiştir: “Her zaman ve çoğu kez yürekten inanmaksızın Tanrı suretinde yaratıldığımızı… söyledik durduk… (bu) mantıksal olarak insanın doğası gereği Yaradan’ı gibi bir yaratıcı olduğu anlamına gelir. Öyleyse bugün ya da yakında, geleceğin insanını yaratabileceğimizi öğrenince neden ürperiyoruz? … Bize düşen görev, daha tamamlanmamış, hâlâ evrim göstermekte olan insanın doğasını yaratadurmaktır” (Biyoteknoloji, Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği, s.1 ve 64). Böyle bir yaklaşım bir yandan yaratılışçılık ile evrimciliği uzlaştıran üçüncü bir seçenek sunuyor görünürken, öte yandan yaratılışçılığın, bilimi içten fethederek yeni bir yaşam çizgisi kazanma yolunda nerelere varabileceğini gösteriyor.

Maddesel araçlar alanında “maddenin biçimini” değiştirmesi, simgesel araçlar alanında ise “nesnel dünyada karşılığı bulunmayan simgeleri yoktan var etmesi” anlamında tek “yaratıcı” özne insandır. Söz konusu araçlarını, kafa ve kas emeği dökerek ve deneyim (bilgi birikimi) ile geliştirmesi, insanın yadsınamaz kültürel evrimini de kendisinin yarattığı anlamına gelir. Bu evrimi sırasında önce cansız maddelerin (jeosferin) sonra öteki canlıların (biyosferin) denetimini (yazgısını) eline geçirmiştir. Sıra kendi yazgısı (noosfer) üzerinde (organik yapısına dek) denetimini kurmaya, yazgısını doğanın, yaratıcı inancının elinden kurtarmaya gelmiştir. İnsanın bu kültürel evriminin ise, dikilmeyle, özgür kalan elleriyle ve gelişen beyniyle maddesel ve simgesel araçlar yapıp geliştirmesini sağlayan “organik evrim” üzerinde yükseldiği bir (kuram değil) gerçektir.

Neyi biliyoruz? Neyi bilmiyoruz?

Standart

Saturn halkası ve uydusu

Saturn halkası ve uydusu

Bir odaya girdiğinizi ve odada bulunan bir bilgisayarın size binanın bir yerinde bir küp olduğunu söylediğini hayal edin. Bilgisayar sonra size şunu soruyor : “Küpün içinde ne var?” Çoğumuz bu soruyu abes bir soru olarak kabul ederiz. Küp büyük ya da küçük olabilir. Küp içi dolu katı bir nesne ya da içerisinde gaz partikülleri dışında hiç bir şey olmayan bir boşluk olabilir. Ya da tanıdık veya bilinmeyen milyarlarca cisim ve bunların permütasyonlarını içeriyor olabilir. Bu soruya kesin ve meşru bir cevap veremezsiniz.

Ancak size “küpün içinde ne yok?” diye sorulsaydı bir çok cevap verebilirsiniz. Örneğin küp kesinlikle Amazon Nehrini, Mars Gezegenini ya da “uykudan mamül bir yatak” gibi absürt nesneleri içeriyor olamaz. Hatta, bu ikinci soruya verilebilecek sayısız geçerli cevap vardır.

Bu da bu küpün içeriğine dair ilginç bir asimetriyi ortaya çıkarıyor. Küpün içinde olabilecek ve olamayacak sayısız olasılığa rağmen, kanıt olmadan küpün içinde gerçekten ne olduğuna ya da ne olmadığına dair kesin ve meşru bir cevap verebilmemiz imkansız.

Birisi küpün içerisinde tahta bir kaşık olduğunu iddia ederse haklı olma olasılığı vardır, ancak kanıt olmadığı ve bu iddiaya dair meşru bir dayanak gösteremedikleri için bu iddiayı doğru kabul etmek için hiç bir sebep yoktur.

Peki sözkonusu olan bizim evrenimizin dışında ve tıpkı küp gibi ulaşılamaz olan bir yer olsa idi, şartlar değişik mi olacaktı? Bu evren dışı yerde ne olduğunu (örneğin ilahi bir varlık gibi) kesin olarak söyleyebilecek miydik? Hayır, aynı asimetri burada da mevcut. Sayısız şey bizim evrenimizden bağımsız olarak var olabilir. Sayısız mantıksal olarak imkansız şey de var olamaz. Mantıken imkansız oldukları için sayısız şeyi sıralayabilsek de, gerçekte var olan şeyleri sıralayamayız. Evrenin dışındaki ulaşılamaz alemde belli bir ilahi varlığın var olduğunu iddia etmek, ya imkansız olanın var olduğunu, ya da bilinemeyecek bir şeyin var olduğunu iddia etmektir.

Mantık, imkansız şeyleri çürütebilir, ancak imkan dahilindeki şeylerin varlığını kanıt olmadan tek başına ispatlayamaz. Eğer herhangi bir noktada ölçülebilir, teyit edilebilir ve somut bir kanıt gösteremezseniz, dünyadaki tüm argümanlar bile iddianızın gerçekliğini ispatlayamaz. Bu yüzden karşımızdaki insan mantık yoluyla kişisel bir yaratıcıyı gerektirecek bir argümanı olduğunu söylüyorsa bu iddianın geçersiz olduğunu biliriz zira karşımızdaki kişi bu türden bir “varlık” iddiasını kanıtlamak için ne gerektiğini anlamamıştır. Bu noktadan sonra iş hatanın nerede olduğunu bulmaktadır.

Örneğin, teolog William Lane Craig evrenimizin bir ilk sebebi olduğunu, bu ilk sebebin bizim uzayımız ve zamanımızı yarattığı için bizim uzay ve zamanımızın dışında var olması gerektiğini söyler. Ancak bir şeyin bizim zamanımız ve uzayımızın dışında olması tüm uzay ve zamanın dışında olmasını gerektirmez.

Ancak, Craig’in bu fani olmayan, uzaysal olmayan ilk sebebinin değişmez ve fiziksel vücudu olmayan bir zihin olduğu iddiası daha ciddi bir şekilde hatalıdır. Değişmez bir zihin, tanım itibariyle işlemeyen bir zihindir. Zihinlerin ve kasti yaratmanın değişime ihtiyacı vardır. Craig’in değişmeyen yaratıcısı kendiyle çelişmekte ve “mantıksal olarak imkansız” kategorisine girmektedir.

İhtiyatsız ya da hali hazırda ikna olmuş kişilere ne kadar makul görünse de, spesifik tanrıların varlığına dair tüm popüler argümanlar yanlış önkabuller ve/veya sonuçlar ve ispatlanamayan varsayımlara dayanmaktadır. 100 tane geçersiz argümanı topladığımızda tek bir geçerli argüman oluşturmazlar. Bir çok inançlı insan bu geçersiz argümanlarla uğraşmaz. Mantıkla tanrıları ispatlayamayacaklarını bilirler ve buna ihtiyaçları yoktur. İnançlarının kişisel olduğunu bilirler ve başka insanların da farklı fikirleri olabileceğini kabul ederler.

Ancak farklılıklara saygı duymaya niyetiniz yoksa, sizin görüşünüzü kabul etmedikleri için başkalarını kötüleyecek, onlara saldıracak ya da onların zararına olacak şekilde hareket ederseniz, ezmeye çalıştığınız kişilerin bu kabul edilemez tavrı ve hatalı argümanlarınızı ortaya çıkarmasına ve afişe etmesine şaşırmamanız gerekir.

Bir Tanrı ya da tanrılara inanmak sizin hayatınızda pozitif bir etkiye sahip olabilir, ancak başkalarına kendi görüşlerinizi kabul etmeleri için ve bu görüşün getirdiği sorumlulukları yüklenmeleri için baskı yaparsanız, o zaman kendi görüşünüzü izah etmeme lüksünden vazgeçiyorsunuz demektir. Kendinize ispat yükümlülüğünü yüklüyorsunuz ve bir inancı kendinize haklı göstermek için kullandığınız ve makul görünen sebepler ne kadar ihtiraslı savunulursa savunulsun diğer insanlar için geçerli değildir. İnsanları önce taciz edip sonra kabadayılık edip, sonra davranışlarınız ve tavırlarınıza birisi karşı çıktığında inancınızın arkasına saklanamazsınız. Eğer Tanrı’nın var olduğunu gösteremiyorsanız, insanların inanmasını sağlamak için duygusal şantaj yapmak (cehennemde yanacaksınız), hilekarca bir taktiktir.

Tanrılara inanmayanlar Teistik iddiaların geçersiz olduğunu gösterdiğinde genellikle Tanrı’nın var olmadığını ispatlamaya çalıştıkları söylenir. Aslında, yaptıkları tek şey hatalı akıl yürütmeyi açığa vurarak entelektüel dürüstlüğü özendirmektir. Bazı insanların iddiaları çürütüldüğü zaman bunu hoş karşılamayacakları anlaşılabilir bir şeydir ve hatalı olduklarını kabul etmektense tartışmayı ilgisiz argümanlarla başka bir yere çekmek daha çekici gelir. Ancak tanrıların varlığına dair iddiaları çürütmek sadece bu iddiaları dile getirenlerin hükme bağlamaya çalıştıkları şeyi kesin bir hükme bağlayamayacaklarını göstermektir.

İlahi varlıkları tanımlama aşaması problemlerin başladığı yerdir. Bir Tanrı’yı tanımladığınız anda niye onu o şekilde tanımladığınızı, ona atfettiğiniz her özellik için ayrı ayrı izah etmeniz gereklidir. Tanrı’ya atfettikleri özellikleri meşru bir şekilde açıklayamayacağının farkında olan insanlar, bu tanımları yapmaktan kaçınırlar. Ancak belli özelliklere sahip olan bir Tanrı tanımı olmadan, inanılacak bir şey de yok demektir ve bu da varolduğunu iddia ettikleri tanrıyı tanımlaması istenen insanların tökezledikleri yerdir. İlahi varlığa dair tanımlar daha net ve detaylı oldukça meşru bir şekilde kanıtlanması gerekenler de artar. Kurulan mantıktaki hatalar daha bariz olur ve bunları çürütmek kolaylaşır. Diğer taraftan, tanımlar muğlaklaştıkça var olduğu iddia edilen varlığın herhangi bir ilintisi, önemi kalmaz. Yine de, ironik bir şekilde, bir çok insanın yaptığı tanrı tanımı mantıksal olarak desteklenemediği gibi kanıtlarla da ispatlanamamaktadır.

Örneğin, “Tanrı X fiziksel değildir” dediğiniz zaman bir varlığın ölçülemeyeceği, sınanamayacağı hatta prensipte bile algılanamayacağını söylüyorsunuz. Yani aslında elimizde üstünde konuşacak hiç bir şeyimiz yok. İnsanlar fiziksel olmayan, gözle görülmeyen varlıkların var olduğunu iddia ederken, gözle görülemeyen başka şeylerden örnek verirler, rüzgar ya da hisler gibi. Ancak buradaki sorun, bu şeylerin de fiziksel dünyada etkileri olmasıdır. Rüzgarı göremesek de ölçebiliyoruz, hissedebiliyoruz ve fırtına olduğu zaman yol açtığı zararı gözlemleyebiliyoruz. Benzer şekilde hislerin vücuttaki fiziksel etkilerini gözlemleyebiliyoruz, hormon salgıları, dışarıdan gözle görülebilen etkiler (korkunca gözbebeklerinin büyümesi gibi) bize hislerin gerçek olduğunu gösteren somut kanıtlardır. Buna karşın, “fiziksel özelliklere sahip olmama”nın ne anlama geldiği bile net değildir. Eğer bir varlığın bilinenden değişik bir fiziksel varlığa sahip olduğunu ve insanlar tarafından farkedilmesinin imkansız olduğunu söyleseniz bile, bu sefer sizin bunu nasıl bilebildiğiniz izah etmeniz gereklidir.

Bir çok insan belli tanrıların varlığının gösterilebileceğini, güçlerinin fiziksel sonuçlara sebep olduğunu ve bu fiziksel olayların kanıt yerine geçtiğini iddia eder. Ancak bizim anlayışımızın çok ötesinde ve olağanüstü gibi görünen bir olaya tşahit olsak bile, bu herhangi bir şekilde ilahi bir gücün var olduğuna kanıt olamaz. En fazla doğası ve miktarı bilinmeyen güce, zekaya ve/veya teknolojiye işaret edebilir.

Günümüz teknolojisini tanımayan ve bilmeyen bir grup insan hayal edin. Bu insanlara bir adamın bilgisayar animasyonu kullanılarak hazırlanmış bir aslana dönüşmesi izlettirildiği takdirde bu insanlar ilahi bir mucize gördüklerini düşünebilirler, ancak biz onların bu çıkarımının yanlış olduğunu ve aslında olayın sadece deneyimlerini ve bilgilerini aşan bir teknolojik olay olduğunu biliriz. Benzer şekilde, siz de gerçekten inanılmaz bir şey gördüğünüz zaman, örneğin yıldızların gökyüzünde kelimeler oluşturması gibi, şahit olduğunuz olayın kaynağına dair meşru bir sebep söyleyebilmek için temel alabileceğiniz hiç bir şey yok. Uzaylılar beyninizi kontrol ediyor olabilir. Sizi gerçeklikten koparan bir sinir krizi geçiriyor olabilirsiniz. Beyinlerimizin rüya görürken çok detaylı ve canlı hayaller oluşturabildiğiniz ve beyin fonksiyonlarında bozukluklar olduğunda aynı inandırıcılıkta halüsinasyonlar gördüğümüzü halihazırda biliyoruz. Eğer şahit olduğunuz olaya herhangi bir zeki varlık sebep olduysa bile, fiziksel maddeyi veya algılarımızı manipüle edebilen bir varlık kolaylıkla kendisini de gizleyebilir ve varlığın esas doğasını asla bilemeyebiliriz. Yanılmaya çok müsait beyinlerimiz ve ilkel teknolojimizle, bu çapta bir olay anlayabileceğimiz ve inceleyebileceğimiz şeylerden çok öte bir olay olurdu.

Şimdiki algımız ve teknolojimizin ötesinde çok zeki ve çok güçlü varlıklar bulunabilir mi? Kesinlikle. Ancak daha zeki ve daha güçlü varlıklara dair kanıtlar elde etsek bile bu belli tanrıların varlığına kanıt olamaz. Evrenimizin oluşmasına zeki bir varlık sebep olduysa ile, bu zeki varlığın doğasına dair hiç bir bilgiye sahip değiliz :

* bu varlığın tek bir varlık mı yoksa birlikte çalışan varlıklar mı olduğuna;* bu varlığın ya da varlıkların bırakın insanların yaşamlarını, evrenle ilgilenip ilgilenmediklerine;* bu varlığın bırakın insanlarla iletişim kurmak, bizim minik gezegenimizin varlığından bile haberdar olup olmadığına;* hatta bu varlığın hala var olduğuna

dair hiç bir güvenilir bilgimiz yok.

Evreni yaratan ilahi bir varlığın her insanın hayatını izleyip yargıladığı gibi bir iddiayı tarafsızca incelediğiniz zaman, bu türden bir iddiayı oluşturan meşru bir temele dayanmayan varsayımların oluşturduğu katmanlar bariz bir şekilde görünmektedir. Bir kişinin “Evreni üstün bir uzaylı ırkının çok gelişmiş bir makineyle yarattığı ve yaratma esnasında kendilerini de yok ettiği“ni söylemesi, daha az meşru bir iddia değildir.

Doğası herhangi bir şekilde ölçülemeyen ve prensipte bile algılanamayan bir şeyin var olduğunu iddia ettiğiniz anda, mantık ya da kanıtlarla desteklenemeyen bilim dışı bir şeyden bahsetmiş oluyorsunuz. İddianızı mantık ve/veya kanıtlarla destekleyemediğiniz zaman da kimsenin sizinle aynı fikirde olmasını isteme hakkınız olmuyor. Hele sizinle aynı fikirde olmadıkları için insanları taciz etme, kabadayılık etme hakkınız hiç yok. Ancak eğer özgür düşünceyle başa çıkma yönteminiz bu ise, inanca dayalı bu argümanlarınız, siz herkesin sizin inancınızı paylaşması ihtiyacınızdan vazgeçene kadar açığa vurulacaktır.

Neyi bilip neyi bilmediğiniz hakkında kendi kendinize dürüst olmaya başladığınız zaman, muhtemelen kural koyacak ve bu kuralların uygulanmasını isteyecek pozisyonda olmadığınızı göreceksiniz. Bunu anladığınız zaman da hayatlarımıza etkisi olan şeyin davranışlar olduğunu, hangi tanrılara inandığımız ya da inanmadığımız değil, insanlara nasıl davrandığımızın karakterimiz hakkında en çok şeyi söylediğini göreceksiniz.

Sizin tanrı inancınızı paylaşmayan insanlara saldırır, duygusal şantaj yapar ya da onları lanetlerseniz bu davranışlarınızın sizin hakkında ne söylediğini ve kabul ettiğinizi söylediğiniz değerlerle ne kadar örtüştüğünü düşünmelisiniz.

* Alıntıdır.

Dehri Man (Facebook)