Bilimsel açıklamalar, Evrim teorisi ve Tanrı

Standart

Efendim, biz biliyoruz ki şu anda canlılık var. Ve biliyoruz ki bir zamanlar yoktu. Tam ne zaman oluştuysa o zamanın yakınlarına gidelim. Şimdi diyebiliriz ki, beş dakika önce canlı yoktu ama şimdi var. Evrim olgusu ilk canlıların çok daha basit oluşu, şimdiki düzeye evrile evrile gelişidir. Bu evrilme sürecinde, bildiğimiz kimyasal etkilerin haricinde bir şeye rastlamak mümkün değildir. Bu türden, bilinen etkilerle bilinmeyen bir zaman diliminde neler olduğunu söyleyen teorilere “bilimsel açıklama” denir. Evrim teorisi bir bilimsel açıklamadır.

Yaratılış düşüncesi ise bilimsel olmaktan uzaktır çünkü bilinmeyen bir etkiyi işin içine dahil eder. Bu fikrin savunucuları genellikle argüman olarak doğal süreçlerin canlı gibi kompleks bir yapıyı oluşturma ihtimallerinin düşük olduğunu öne sürerler. Fakat, şu ana kadar gözlemlemediğimiz, bilinmeyen dış etkinin yalnız o zaman için varolma ihtimalini hesaplamazlar. Bu bilinmeyen etkinin yaratıcı olduğunu öne sürmek, hele ki kutsal kitaplarda tariflenen yaratıcının bu olduğunu öne sürmek içinse hiçbir yeterli delil yoktur.

Bu bilinmeyen etkiye her seferinde bilinmeyen etki demek yerine “tanrı” diyelim. Tanrının varlığını ve yokluğunu varsayarak ihtimal hesabını tekrar gözden geçirelim.

1. Tanrı var ise: Etki bilinmeyen birşey olduğundan tam olarak mahiyeti, ne işe yaradığı hakkında bir şey söylenemez. Belki bu etki evrenin oluşumu esnasında bir kez işe müdahil olmuş ve evrim gibi düşük ihtimalli bir olayın gerçekleşmesini sağlamış, veya herşey seyrinde giderken olaya müdahil olmuş ve pat diye “Adem”i yaratmıştır. Hangisini tercih edeceğini bilemediğimizden bu olasılıklardan hangisinin olduğu hakkında bu bilgilerle teorik olarak bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Bu durumda herşey bildiğimiz etkilerle gerçekleşmiş ve o düşük ihtimalli durum olmuş demektir. Ne gözlemsel açıdan ne teorik olarak sorun yoktur.

Bir benzetme yapacak olursak, Ali evde tek başınadır. Evin ilk durumunu bildiğimizi farzedelim. Eve geldiğimizde masanın üzerinde bir bardak görüyoruz ve evden çıkarken orada olmadığını biliyoruz. Bu örnek için bilinmeyen etki olan tanrının varlığını ve yokluğunu varsayıp tekrar düşünelim.

1. Tanrı var ise: Ne düşündüğü ve olaylara nerede ne zaman karışacağı bilinmediğinden, Ali doğmadan çok önce evreni Ali’nin bardağı masanın üzerine koymasını olanaklı kılacak şekilde programladığı mı yoksa Ali evdeyken bizzat bardağı kendisinin mi masanın üstüne koyduğu hakkında bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Ali bardağı masanın üzerine koymuştur. Çünkü evde Ali’den başka kimsenin olduğu bilinmemektedir. Peki neden Ali durduk yere bardağı masanın üzerine koysun? Belki su içmiştir. Veya başka bir şey de içmiş olabilir. Belki de canı sıkılmış, veya içinden bardağı alıp masanın üzerine koymak gelmiştir. Bunların hepsi olabilecek şeylerdir ve bilimsel açıklama sınıfına girer. Şimdi sorsak, Ali’nin evde bu zaman zarfında yapabileceği pratikte sonsuz sayıda işten bardağı masanın üzerine koyma seçeneğinin tutma olasılığı kaçtır? Çok düşük olduğu kesindir.

Bilimsel açıklamalarda olasılığı hesaplamanın yanlışlığı (istatistikteki bir şey olduktan sonra onun olasılığını hesaplamanın yanlış olduğu ilkesi) ortadadır. Çünkü ne kadar düşük olursa olsun öyle bir şeyin olduğu durumların varlığı bir yerlerde hata olduğunu gösterir.

Bunun asıl nedeni teorik olasılık ve deneysel olasılığın işin içine girmesi, bir de yapılan hiçbir deneyin bir diğerinin olasılığını etkilememesi ilkesidir.

Teorik olasılıkta değişkenler bellidir, varsayımlar vardır. Bunun üzerinden hesaplamalar yapılır. Deneysel olasılıksa şakaya gelmez, bütün değişkenleri hesaba katar. Çünkü o deneydir. Ölçtüğümüz şeydir. Yani, teorik olasılıkta ihmal edilen şeyler vardır. İstatistik yapmak bu şeyleri bulmak yerine, birçok deneme yaparak sonuç olarak olasılığın ne olduğunu bilmeye yarar. İstatistik bilimiyse kaç tane deney yaparsak, bulduğumuz sonucun ne kadar kesin olduğu gibi şeylerle ilgilenir. Ali’nin masaya bardak koymasının gerçek ihtimalini bulmak için belki bin tane gözlem yapmak gerekecektir. Bilimsel açıklamaların tipik özelliklerini gösteren bu örnekten de anlaşılacağı gibi olasılık hesaplamak faydasızdır.

Bunun ikinci nedeni, hesapladığımız olasılığın bir işe yaramamasıdır. Çünkü diyelim ki çok geniş bir araştırma ile hileli bir zarın, belli bir odadaki 6 gelme ihtimalini 3/4 bulduk. Sonra odanın tavanından bir delik açtık ve zarı içeri attık. İhtimal kaçtır? Hesapladığımız üzere 3/4’tür. Ama biz ne geldiğini görmedik. İçerde neler olduğunu bilmiyoruz. İçeri girip baktığımızda 4 geldiğini görürsek bunu neye bağlayacağız? Bilinmeyen bir etkiye yukarıdaki iki örnekte bağladığımız gibi aynı şekilde 4 gelme işini yükleyebilir veya doğal süreçlerle, 3/4’ten geriye kalan ihtimallerin bunu yaptığını öne sürebiliriz.

“Tanrı yok ise” seçeneğindeki olasılığın düşüklüğünün bir anlam ifade etmediğini gördüğümüze göre “tanrı var ise” seçeneğini inceleyebiliriz. Herşeyden önce bu, tanrı gibi birşeyin varlığını kabul eder ki bu şey şu ana kadar kontrollü deneylerde karşımıza hiç çıkmamıştır. Doğrudan gözlemlediğimiz vaki değildir bu mahiyeti ve keyfiyeti bilinmeyen etkiyi.

Eğer var ise seçeneğini ikiye böldük, birincisinde tanrının bardağın masaya intikal etmesi anında hiçbir etkisinin olmadığını ve diğerinde doğrudan etki ettiğini belirttik. Eğer birinci seçenek doğru ise, bardağı masaya koyan yine Ali olmalıdır. Tanrının olması olaya yalnızca anlam katar. Tanrı, değişikliği işin başında yapmıştır. Ne kadar başında dersiniz? Ali masaya bardağı koymadan yarım saat önce olabilir mi? Bunun ikinci seçecekten farkı var mıdır? Yoktur, gene işlere doğrudan müdahil olan bir etkiden bahsedilmektedir. O halde bu deistik tanrı, evrenin dışında, evreni yaratmış ve gerisini doğa yasalarına bırakmış bir tanrı olmalıdır.

Bu seçenekte, proses olarak, Ali’nin bizzat kendisinin bardağı alıp masaya koyması ve tanrının olmaması ile empirik açıdan çelişir bir yanı yoktur. Eklenen şey olgusal olmadığından bilimsel olarak incelenemez ve varlığı ya da yokluğu hakkında bir şey söylenemez. Varlığına gerek yoktur denir.

İkinci seçenekte eve gizlice girip bardağı masaya koyan bir tanrı vardır. Bilimde, olan şeylerin sürekli olması beklenir ki “ben arkamı döndüğümde buzdolabı nanik mi yaptı” gibi sorular sorulamasın. Esas olan ölçümdür, gözlemdir. Eğer tanrı sadece biz evde yokken eve girip bardağı masaya koyuyorsa bu tanrı da sınanamazdır denir. Sadece dolaylı etkisi sınanabilmektedir. Doğrudan gözlemlenmemiş bir şeyin fiziksel gerekliliğinden bahsedilemez. “Tanrı nedir?” diye sorulduğunda verilecek cevap empirik olmalıdır ki bu örnekteki tanrının bardağı masaya koymaktan başka bir işlevi yoktur. O halde, tanrı biz evde yokken bardağı masaya koyan etkidir denir. Bunun sınanabilir sonuçları nedir? Bardağın masada olması. Bakarız ve bardağın masada olduğunu görürüz, o halde tanrı vardır deriz. Ama bir dakika! Bu semantik bir probleme dönüştü bu haliyle. Tanımı bu şekilde yapılmış bir tanrıya vardır demek, bardak masanın üzerinde demekten öte bir şey değildir. Oysa ki biz bardağın oraya nasıl geldiğiyle ilgili prosesi öğrenmek istiyorduk. Bu seçenekte de açıkca görüldüğü gibi, Ali’nin ismini “tanrı” olarak değiştirmekten ibarettir.

Tıpkı elmanın yere düşmesindeki etken meleklerdir demek gibi… Eğer bizim yerçekimi dediğimiz şeye birileri melek demek istiyorsa desinler. Bu, anlaşmazlıktan öte bir şeye neden olmaz.

Ali örneği bütün bilimsel açıklamalar için tipik bir örnektir. Gördüğümüz üzere bilimsel olarak kabul edilebilecek tek yaklaşım tanrının yani bilinmeyen bir etkinin varlığının gereksiz olduğunu kabul etmektir. Aynı şeyi ilk örnek olan evrime uygularsanız, pat diye “Adem”in oluşmasının mı yoksa olasılığı düşük de olsa dış etkiye ihtiyaçsız olarak oluşumun mu daha olası olduğunu görürsünüz.

Kaynak: “Dehri Man

Yaratılışçılık kafayı nereden alıp nerelere götürür, bilimsel evrimcilik nereye?

Standart

Yaratılışçılığı benimsemek, bir özgür düşünme değil inanç sorunudur. İnanmak, inanılan kişinin ve kurumun hizmetine girme durumunda bedensel köleliğe de varabilir. En azından insanı düşünsel köleliğe, emeğinin sömürülmesine götürür. Mutlak inanmak ise pisipisine ölüme götürebilir. Yaratılışçı inançlar insanı getirip “yaratılan kul” noktasında bırakırken, varoluşçu, evrimci tutum, onun yaratıcı özgür insan düzeyine çıkmasına ve doğal toplumsal, bireysel sorunların (yazgıcı değil) nedensellikçi bilimsel çözümlerine yöneltecektir.

Alaeddin Şenel

GİRİŞ: YARATILIŞÇILIK-EVRİMCİLİK TARTIŞMASI

Yaratılışçılık-Evrimcilik tartışması, ideolojik savaşım alanlarından biridir. İdeolojik savaşımların altında ise, bilindiği gibi, sınıf savaşı yatmaktadır. Nasıl olup da sınıf savaşı din-bilim kavgası biçimini almıştır? Çağımızda, bilimin doğrudan karşı çıkılamayacak denli ağır basması üzerine, egemen sınıflar nasıl taktik değiştirmiştir? Tutucu ve gerici çevrelerin ideologlarının bilime saldırısı nasıl evrimcilik hedefi üzerinde yoğunlaştırılarak yaratılışçılık-evrimcilik tartışması başlatılmıştır?

Bu soruların yanıtlarını bulabilmek için, tarihsel kurumlar olan sınıfların ve ideolojilerin zaman içindeki gelişmelerine ve ilişkilerine bakmak gerekir.

Ata’dan Tanrı’ya geçiş “ara formu”: İnsanın “tanrı suretinde” yaratıldığı inancı

Din, özellikle tektanrıcılığa varacak Ortadoğu dinsel geleneği, insanlığın ilk sınıflı toplumunda, MÖ 3. binyılda Aşağı Mezopotamya’da (Sümerlerce) başlatılmıştır. Amaç, eşitsizlikçi toplumsal yapının birliğini ve sürekliliğini kurmaya çalışmaktır. Gerçekten, ondan önceki tüm, ondan sonraki bazı “yalın topluluk” (ilkel komünal toplum) birimlerinde birliği sağlama sorunu yoktu. Çünkü kişisel, sınıfsal, toplumsal çıkar farklılaşması aynı atadan (aynı totemden) gelindiği (kardeşlik) düşüncesiyle sağlanabiliyordu.

Ne zaman ki sınıflı toplumlar gelişti, toplum içindeki farklı (eşitsiz) kesimlerden kişilerin aynı atadan geldikleri savı ileri sürülemez oldu. Bu durumda, atalar yanı sıra tarımsal üretimle ilgili doğa güçleri de “aşkın özneleştirme” denebilecek bir düşünsel işlemle kişileştirildi. Bu sanal kişiler gene sanal bir toplum başına geçirildi. Sınıfsal özneler arasındaki konum (statü) eşitsizliğine dayanan böyle bir toplum tasarımı, popüler inanca, “tanrı” denen aşkın öznelerin (egemen sınıflar ve yöneticiler dahil) tüm insanların yaratıcıları ve yöneticileri oldukları mitosuyla yansıtıldı.

Ata kültünden (totemcilikten) tanrı inancına (dine) bu geçişin kültürel gelenekte “fosilleşip” zamanımıza dek kalabilen (“ara form” sayılabilecek) bir kanıtı var elimizde: “Ve Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” . Varlık ve canlılar, “yaratanlar” ile “yaratılanlar” olarak ikiye bölünürken, sınıflı toplumun (efendi-köle ve yöneten-yönetilen) eşitsizlikçi ilişkilerinden esinlenildiği anlaşılıyor. Buna uygun olarak geliştirilen mitosta yaratışın amacının “yaratıcılara hizmet” etmek olduğunun belirtilmesi anlamlıdır.

“Yaratılış mitosu” zamanımıza kalabilen bir “kültürel fosil” olsa gerek

Yaratılış inancı, bir mitosta fosilleşerek, yalnızca (yaratma) içeriğini değil (çamurdan) biçimini bile değiştirmeden günümüze dek gelebilmiştir: İlk sınıflı toplumla (Enuma Eliş mitosunda) çok tanrıcı dinsel ideolojide kesin biçimi (MÖ 2. binyılda) verilmiştir. İsrailoğullarının geleneksel dinsel metinleri içinde yoktur. Söz konusu metinlerin derlendiği yüzyıllarda, Babil Sürgünü (MÖ 587) sırasında, Enuma Eliş’ten Tevrat’ın başına “Yaratılış” (eski Türkçe çeviride “Tekvin”) bölümü olarak aktarılmıştır. Aslında bir Musacı olan İsa ve havarilerinin düşünceleri ve eylemleri ile ilgili metinler (MS ilk yüzyıllarda) İncil başlığı altında derlenip Eski Ahit (Tevrat) sonuna eklenerek oluşturulan Kutsal Kitap ile İsacı tektanrıcı (?) dine geçmiş olur yaratılış mitosu. Oradan, bilindiği gibi Muhammed tarafından (MS 600 dolaylarında) küçük farklarla Kuran’a geçirilmiştir. Önemli sayılabilecek bir değişiklik, Allah’ın Adem’i “Tanrı suretinde” değil (ya da sureti yanı sıra) kendi “ruhundan” (üfleyerek) yarattığının yazılı olmasıdır.

Yaratılışçı mitosun işlevi: Eşitsizlikçi ilişkilerin yeniden üretilmesi

Çoktanrıcı dinden tektanrıcı dine geçen bir söylemle, insanın Tanrı’ya hizmet etmesi (Allah’a kulluk etmesi) için yaratıldığı inancı yerleştirilmiştir. Böyle bir inanç, hegemonik erkini günümüze kadar sürdürmüştür. “Gönüllü kulluk” denebilecek düşünceleri ve davranışları beslemektedir. Sınıflı toplumlarda insan-insan (eşitsiz) ilişkilerinden süzülüp çıkarılmıştır. Eşitsizlikçi ilişkilerin sürtüşmeler azaltılarak yeniden üretilmesine yaramaktadır. Kısacası, tanrı-kul kavramları günümüzde bile eşitsizlikçi ilişkilerin bir kalıbı, bir paradigma işlevi görmektedir.

Sınıf savaşının inanç savaşı biçimini alması

Geçmişi insanlığın ilk uygarlığı olan Sümer’e (MÖ 3 bin dolaylarında) dayanan yaratılış mitosu, Sümer dincilerinin (din adamlarının) “eşitlikçi topluluk” düzeninden “eşitsizlikçi toplum” düzenine geçişin yarattığı hoşnutsuzluğu (silah yanı sıra inançla) bastırmak için uydurulmuş görünüyor. Eşitsizlikçi düzenin açıklanıp aklanması yolunda mitosa yansıyan düşünsel çabalar bunu gösteriyor. Dolayısıyla bu mitosun, sınıf savaşının (karmaşık bir süreç sonunda) aldığı ideolojik bir biçim (bir “dinsel ideoloji”) olduğu söylenebilir. Söz konusu ideolojinin sınıfsal niteliği İsrailoğullarının göçebe çoban topluluktan yerleşik uygar topluma geçişlerinde daha yalın ve açık olarak gözlemlenebilir:

Musacılık (Musevilik) Musa’nın önderliğinde Yehova (kabileler konfederasyonu baştanrısı) inancı rehberliğinde bir fetih, yerleşme ve uygarlaşma ideolojisi olarak (MÖ 1200 dolaylarında) belirdi. Yerleşme ve Davut’un krallığının (MÖ 1000 dolaylarında) kuruluşuyla uygar topluma geçilmiş oldu. Bunu şunlar izler: Göçebe çoban topluluğun eşitlikçi yapısı çözülür. Kimi kabileler, kimi aileler (toplumsal artı üretilip aktarılması olanaklarının doğuşuyla) varsıllaşırken kimileri daha da yolsullaşır. Buna koşut olarak konfederasyonun (12 kabilenin) birleştirici inancından (Yehovacılıktan) soğumalar, kopmalar görülür. Varsıllaşan, özel mal mülk edinen kimi soylular, “orduların rabbi” Yehova yerine çevrelerindeki yerleşik eski halkların (Kenanlıların, Filistinlilerin) Baaller ve İştarlar olarak anılan tanrılarına ve tanrıçalarına tapınma yoluna saparlar.

Bu durumda, Yehova’nın sözcüleri olarak daha önce seçkinlerden yana yontan peygamberler onlara karşı çıkarlar. Yehova inancına bağlı kalmış alt katmanlara yanaşırlar. Yehova adına onların duygu, umut ve beklentilerini dile getirmeye başlarlar. Ötekileri “Baal’ler ve İştar’lar ile zina” yapmakla suçlarlar. Böylece sınıf savaşı (Yehuda krallığı ile Yahudi adını alacak olan) bu toplumda daha ilk görünüşünde içte bir inanç savaşımı biçimini alır. Öteki halklarla (dış) ilişkilerde eski din savaşı niteliğini sürdürür. Sonuçta tektanrıcılığa varacak dinsel gelenek, sınıf savaşını “dinsel ideolojiler” örtüsü altında verilebilecek bir yola sokmuş olur.

Bu yolda dinsel ideolojiye, hem (daha çok) gerici hem ilerici, hem ezenlerce hem ezilenlerce kullanılabilen bir ideolojik esneklik kazandırılacaktır. Ezenlerin ezilenleri (önce savaş, kolluk güçleri, sonra propaganda, eğitim, içselleştirme, gönüllü kulluk yollarıyla) kendilerine bağlayabilmelerini sağlayacaktır. Sınıflı toplumun ve sömürünün sürdürülmesine yarayan en güçlü, en sürekli ideoloji olacaktır. Tohumları eşitlikçi topluluğun çıkar ve inanç birliği döneminde atılan, eşitsizlikçi toplum düzeninin başında alt katmanların duygu ve düşüncelerinin dile getirildiği bir ideoloji, ilerde üst katmanların ve yöneticilerin sahiplenmesiyle içine onların çıkarlarını da almış olacaktır. Öyle ki, toprak sahibi ile serfi, patron ile işçiyi (varsıl ile yoksulu) havralarda, kiliselerde, camilerde yan yana, omuz omuza getirebilecektir.

Bu yapısıyla dinsel ideoloji (ezilenlerce ülke içindeki ve dışındaki ezenlere karşı, altında toplanılan bir sancak oluşturduğu durumlarda bile) sınıf bilinçliliğine ulaşılmasını frenleyecektir. Sınıf bilinçliliğinin yerine konan, hatta yoldan çekilmedikçe ona ulaşılmasını olanaksızlaştıran bir yapı kazanacaktır. Halkların emperyalist devletlere karşı direnişlerinde, başarıya ulaşılsın ulaşılmasın, kan emekçilerden akacak, şan (sınıf değil) din defterine yazılacaktır. Başarıya ulaşan kurtuluş savaşlarının emekten yana görünümlerini yitirip, emek karşıtı düzenlerin gelişmesinin nedenlerinden biri de bu “dinsel ideoloji” olsa gerektir (6).

Kilisenin neredeyse devletleşmesi

Laik devlet-teokratik devlet kavgasına varacak din devlet ilişkisi İsacılığın (Hıristiyanlığın) çıkışıyla birlikte başlayıp gelişmiştir. İsacılar kovuşturma sırasında, Roma İmparatorluğu’nun kamu yönetsel yapısına koşut bir yasadışı örgütler ağı geliştirmişlerdi. Kovuşturma (MS 312’de) kaldırılınca, tektanrıcı din imparatorluk çapında sıkı bir hiyerarşik kurum niteliği kazandı. Öyle ki, barbar Cermen akınları sonucunda Batı Roma İmparatorluğu (410’da) yıkılınca, kilise ortalıkta tek güçlü ve en örgütlü kurum olarak kaldı. Devletin vergi toplama, (hayır işleriyle) toplumsal güvenliği sağlama, eğitim, (dinsel hukukuyla) yargı gibi işlevlerini üstlendi.

Ortaçağ batı feodal düzeni biçimlenirken, toprak sahibi (ve savaşçı) feodal beylerin (Althusser’in ileri sürdüğü kavramlarla) “devletin baskı aygıtları”, dincilerin (klerjenin) “devletin ideolojik aygıtları” üreticileri ve kullanıcıları olacakları bir işbölümünün geliştiği söylenebilir. Böylece İsacılık, daha çok feodal düzenin egemen katmanlarının ideolojisi işlevini görmeye başladı. Onun yeniden İsa dönemindeki gibi yoksulların ve kölelerin inancı yapılabileceğini sanarak köylüleri ayaklandıran Thomas Münzer’in (1525’te) başına gelecekler de bunu göstermektedir.

İmparatorluğun tektanrıcı dini “evlat edinmesi”

İsacılık aslında Musacılığın yeni bir yolu (tarikatı) olarak doğmuştu. Roma İmparatorluğu yönetimi altında ezilen halklardan birinin tepkisiydi. Aynı zamanda sınıflı toplumun sömürülen en alt katmanlarının özlemlerini dile getirmekteydi. İsa’nın “müjde” anlamına gelen İncil’inin verdiği umut “İsrailoğullarının dağılmış sürüsünü toplamak” ve “kölelere özgürlük” ile “yoksullara kurtuluş” oldu.

İsacılık çıkışında, bu niteliğinden dolayı, imparatorlukların yönetimleri altındaki halkların farklı dinlerine hoşgörü geleneksel politikasını güden Romalı egemen sınıfların ve yöneticilerin bile tepkisini çekmişti. Onu ağır bir kovuşturma sonunda yok olma olasılığından Pavlus kurtardı. Hem bir örgütçü ve eylemci hem de bir kuramcı olan Pavlus, İsacılığın asıl kurucusu sayılabilir. Bu yolda yaptığı değişikliklerden en önemlileri, onu öteki halklara, egemen katmanlara ve yöneticilere açmak oldu: Musacılara, Tanrı’nın (yeni) sözünü kabul etmezlerse öteki halklara gideceklerini söyledi. Her erkin tanrıdan geldiği, yöneticiye karşı çıkanın Tanrı’ya karşı çıkmış sayılacağını bildirerek Romalı yöneticilerin kuşkularını azalttı. Kiliseye katılan kölelere seslenen mektuplarında, bedenlerinin efendisine, ruhlarının efendisine (İsa’ya) hizmet eder gibi candan gönülden hizmet ederlerse bunun karşılığını bu dünyada, olmazsa öte dünyada alacaklarını bildirdi.

Ne var ki İsacılığı kurtarmak için (bile olsa) bu değişiklikler ona, ezilenlerin ideolojisi olması yanı sıra ezenlerin de benimseyebileceği bir yapı kazandırmış oldu. Böyle her halka ve katmana açılmış bir inancın, imparatorluğa en uygun ideoloji olacağı anlaşılınca kovuşturma (MS 312’de Konstantinos’ca) kaldırılacaktı. Dahası, Theodosius (380’de) onu imparatorluk (devlet) dini yapıp öteki dinleri yasaklayacaktı.

“Kayserci Patriklik” ile “Halife Sultanlık”

Doğu Roma İmparatorluğu barbar akınlarını yıkılmadan atlatınca, ilerde Bizans İmparatorluğu’na dönüşecek olan bölgede, din devlet ilişkilerinde Latin (Batı) İsacılık dünyasından farklı bir durum gelişecekti. Kilise, kovuşturmayı kaldırmış, İznik Konsilini (325’te) toplamış imparatorun kanadı altında gelişti. Devletin ağır basıp kilisenin egemen üst sınıfların ideologluğu yanı sıra devletin (imparatorun) savunmanlığını yaptığı “Kayserci Patriklik” denebilecek bir durum doğdu.

Benzeri bir gelişme (MS 8. yüzyıldan başlayarak) Peygamberin ve ardıllarının (halifelerin) aynı zamanda yönetici oldukları İslam dünyasında görüldü. Ancak orada dinin, hiç değilse Abbasiler’e (750’lerde) dek, devlete ağır bastığı söylenebilir. Bu siyasal düzene bilindiği gibi “Halife Sultanlık” denmektedir. Bizans İmparatorluğu ile İslam İmparatorluğu arasında gelişen Osmanlı’da (14. yüzyıldan sonra) Kayserci-Patriklik ile Halife-Sultanlık karması sayılabilecek bir durum görüldü. Siyasal alanda devlet, hukuk alanında din ağır bastı. Buna da, (klerokrasiden farkı vurgulanarak) “şeriat devleti” denebilir.

ÇAĞDAŞ TOPLUMDA SINIF-DİN-BİLİM İLİŞKİLERİ

İnsanlığın maddesel ve simgesel araçlarının, bilimin, teknolojinin yeterince gelişmediği çağlarında, dinsel inançların (egemen katmanlardan, yöneticilerden yana yontsa da) tüm insanlara “soruna katlanıcı” bir kültür sağladığı söylenebilir. Ancak bilimin, teknolojinin ve bilimsel düşünüşün insanlığı “sorun çözücü kültür” dönemine geçirdiği çağımızda, din bu niteliğini yitirerek daha çok sömürgen bir ideoloji işlevi görecektir. Bu değişiklik sınıf-din-bilim ilişkilerinde gözlemlenebilir.

Burjuvazinin, proletaryanın ve bilimin doğuşu

Tarımın ağır bastığı üretim biçimlerinde dinsel ideoloji, üretim ilişkilerini (efendi-köle, bey-serf) ve siyasal ilişkileri (yönetici-uyruk) açıklamaya uygundu. Dolayısıyla (eski) egemen katmanlardan yana yontuyordu. Haçlı Akınları’nı (12. yüzyılı) izleyen dönemde gelişen denizaşırı ticaretle birlikte kentsel bir varsıl sınıf (burjuvazi) belirmeye başladı. Ticaret devrimini izleyen endüstri devrimi, bu sınıfın ağırlığını artırırken bir başka sınıfı (proletaryayı) tarih sahnesine soktu. Her iki sınıfın yaşayış biçimi ve çıkarları, tarımsal üretim ilişkileri çevresinde konumlanan katmanlarınkinden farklıydı. Düşünüş biçimi (bilimsel) ve değerleri (budünyacı) ister istemez farklı olacaktı.

Endüstri üretimi, ilgiyi ve bilgiyi, yaratan-yaratılan, mutlak yönetici-uyruk ayrımına uygun tarımsal üretim alanından uzaklaştırdı. Canlılar dünyasından (bitkisel ve hayvansal besin üretiminden) çok cansız maddeler dünyasına (mal üretimine) kaydırdı. Böyle bir alanda, yoktan var eden (yaratan) inancıyla, yani insanların doğmalarından önce yazgısını yazan, öldükten sonra öte dünyada yargılayacak bir aşkın özne inancıyla, insan-insan, insan-doğa ve üretim-tüketim ilişkileri (erekselci açıklamalarla) ne anlaşılabilir ne de değiştirilebilir, geliştirilebilirdi. Kısacası, endüstri devrimine koşut ve uygun nedensellikçi açıklamalarla “bilimsel düşünüş biçimi” ve “budünyacı” değerler gelişecekti.

Yeni egemen sınıfın din eleştirisinden inançlara saygı politikasına geri dönüşü

Yeni, kentli sınıflar kadar (eski egemen katmanların boyunduruğu altındaki) kırsal kesimlerin (özgür köylülerin ve serflerin) burjuva devrimleri saflarına çekilmelerinde “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” söylemi yanı sıra “bilim ve teknoloji” söyleminin ve eski dinsel inançların eleştirilmesinin de az çok etkisi olmuştu.

Devrimin örgütleyiciliğini ve öncülüğünü yapan burjuvazi, ekonomik erkine dayanarak bir devrimle siyasal erki ele geçirince “laiklik” olarak adlandırılacak bir politika geliştirdi. Onunla din ile devlet kurumlarının etkinlik alanlarını ayırmaya kalktı. Din ile devlet ilişkilerini yeni bir anlayışla (devletin ağır basacağı yönde) düzenlemeye girişti. Hatta dinin “ötedünyacı” ve tanrıdan (dolayısıyla dinciler kesiminden) yana değerleri yerine “budünyacı” ve (kulluktan, uyruktan kurtarmaya çalıştığı insandan yana) “insancı” (hümanist) değerlere dayanan bir etik önerdi. İnançlar yerine eleştirel ve özgür düşünmeye dayanacak bir “bilimsel düşünüş” alışkanlığı yaratıp yaygınlaştırmaya çalıştı.

Ne var ki burjuva sınıfı, onun politikacıları ve ideologları bu politikalarında yolun sonuna dek gitmediler. Yarı yolda durdular; hatta geri çark ettiler. Din eleştirisi, devrimde serfleri (emekçileri) eski yöneticilerin ve kilisenin elinden kurtarma (sonra da kendi buyrukları altına alma) amaçlarına yetmişti. Endüstri üretiminde işçilerin, kendilerini kuşatan aristokrat devletlere karşı verdikleri varlık yokluk savaşlarında ise askerlerin bilimsel düşünmelerine ne gerek vardı? Fabrikalarda ve savaş alanlarında verilen (bilimsel bilgilere dayanan) buyrukları yerine getirmeleri yeterdi. Hatta dinsel inançlar, işçilerin patronların kendilerinden istediklerini “kimin çıkarına?”diye sorgulayıp eleştirmeye kalkmamalarına, savaşçıların (askerlerin) komutanlarının kendilerini ölüme yollayabilen buyruklarına boyun eğmelerine (yazgılarına katlanmalarına), umutlarının, beklentilerinin ötedünyaya ertelenmesine yardımcı olabilirdi.

Din, özgür düşünüşün ve bilimsel eleştirinin pençesinden kurtarıldı. Önce dinsel inançlara “hoşgörü” sonra “saygı” politikasına geçildi. Dinsel inançların aile kurumunda yeniden üretilmesi desteklendi. Temsili demokrasi, dinsel amaçlı partilerin kurulup inançların oy amacıyla sömürülmesine olanak sağladı. Sonunda halk adına seçilen temsilciler, egemen sınıfların çıkarlarını “halkın iradesi” söylemiyle örtüp, din eleştirisinin “halkın inançlarına saygısızlık” sayılarak cezalandırılmasını sağlayacak yasalar çıkardılar. Böylece emekçilerin, sömürülenlerin bilinçlenmelerinin dinsel ideolojiyle engellenmesi yoluna geri dönüldü. Bu yolda kullanılan “inanç özgürlüğü” söylemi aydınlatıcıdır. İnanmanın her insana tanınması gereken bir hak, hatta bir insan hakkı olduğu (tartışmalıysa da) ileri sürülebilir. Ama onun bir ”özgürlük” olduğu söylenemez. Çünkü inanmak, bir düşünceyi, bir şeyin varlığını, doğruluğunu, kuşkulanmadan, eleştirmeden, hatta düşünmeden benimsemek demektir. Bu niteliğiyle değil düşünme özgürlüğünden, insanı hayvandan ayırt edici özelliğinden (gönüllü gönülsüz, bilinçli bilinçsiz) vazgeçilmesi, vazgeçirilmesidir!

Bilimlerin bilgi alanlarını dinin elinden bir bir kurtarışı

Endüstri devrimiyle üretim teknolojileri bilimselleştirilirken çağdaş bilim dallarının bir bir geliştiği görüldü. Astrolojinin yerini Astronomi aldı, fiziğin gelişmesini simya yerine konan kimya bilimlerindeki gelişmeler izledi. Bu alanlarda, yaratılışçı, ereksellikçi açıklamaların yerini, cansız doğa nesnelerini ve olayların nedenlerini anlayıp onları etkileyerek mal üretimi sürecinde yönlendirme anlayışı aldı. Hangi nedenlerin hangi sonuçlara yol açtığını anlama çabası sel gibi nedensellikçi kuramların ortaya atılmasına yol açtı.

Endüstri devrimini izleyen onyıllarda bilimlerin “uçuşa geçme” sürecine girmeleri, ilgili kuramların (neden sonuç varsayımlarının) fabrikalarda, makine ve mal üretiminde teknolojinin; meslek okullarında, üniversitelerde ve laboratuarlarda ise gözlem ve deneylerin (kısacası pratiğin) sınavından geçirilmesi olanaklarının doğuşunun ürünüydü. Bu sınavı alamayan kuramlar bırakılıyordu. Alanlar birikip daha büyük çaplı, daha genel olgular için daha kapsamlı kuramların sınavına hazırlanıyordu.

Bu yolda, önce cansız doğa olayları (örneğin yıldırım, yer sarsıntısı, güneş, yağmur) Tanrı’nın cezalandırma ya da ödüllendirme araçları olmaktan kurtarıldı. Cansız doğa olaylarının inançlarla açıklanması dönemi kapatıldı. Nedenlerinin kavranıp etkilenmesiyle olumsuz sonuçlarından kurtulunması, olumlu sonuçlara yönlendirilmesi dönemi başladı. Bu bir bakıma cansız doğanın yazgısının Tanrı’nın elinden insanın eline geçirilmesi demekti.

Biyokimya ve biyoloji bilimlerinin geliştirilmesiyle canlılar dünyası da insanın denetimine girmeye başladı. İnsanlık, yazgı kavramının en ağır bastığı doğum, hastalık, ölüm gibi olguları bile etkileme yolunda ilerlemeye başladı. Bu yola girilmesinde ilk büyük katkının bir dinciden (Mendel) sağlanması, ikinci büyük katkının dinci olmak üzere yetiştirilip bilimciliğe geçen kişiden (Darwin) gelişi, yaratılışçılar açısından tarihin acı bir cilvesidir.

Evrimciler ile Yaratılışçıların karşı karşıya gelişi

İnsan-doğa ve insan-insan ilişkileri ve toplumlar arası ilişkiler alanlarında kutsal kitaplara dayandırılan açıklamalardan ve değerlendirmelerden uzaklaşma (Machiavelli’nin Prens adlı yapıtında gözlemlenebileceği gibi) 16. yüzyılın başında başlamıştı. Endüstri devriminin kapitalist (bireysel çıkarcı, yarışmacı) bir biçim kazanmasının yol açtığı üretim ilişkileri toplumsal bunalım yarattı. Bu insanlık dışı gidişin yol açtığı sorunlara çözüm arama yolunda İsa’dan yardım bekleme, inançları canlandırarak vicdanlara seslenme girişimleri (örneğin Hıristiyan sosyalist akımlar ve koloniler) hiçbir önemli, kalıcı sonuç vermedi. Bunun üzerine gelişen öteki toplumcu akımlar, din dışı, ama (bilimsel değil) “ütopyacı sosyalist” düşünürleri yetiştirdi. Onların değerlerine katılmakla birlikte ütopyacılığını eleştiren düşünürler ise “bilimsel sosyalizm” dedikleri akımı yarattılar. Böylece, bilimsel bakış açısıyla tarihin ve toplumun yasaları araştırılmaya başlandı. Bu girişim aynı zamanda kişilerin, sınıfların, toplumların içinde bulundukları olumsuz koşulların nedenlerinin kavranılmasından sonra devrimle onların değiştirilerek olumlu koşulların yaratılması akımıydı.

Söz konusu akımın başını çeken Marx ve Engels görüşlerini ve eylemlerini kapitalizm öncesi toplumların yapıları ve kapitalist toplumun ekonomi politiği yanı sıra fizik, kimya hatta biyoloji alanlarındaki bilimsel gelişmelerle temellendirmeye çalışıyorlardı. Ne var ki daha insanın da içine girdiği canlılar dünyasının temel yasalarını kavramalarına yardımcı olacak bilimsel kuram yoktu. Cansız doğa, sınıflı toplumlar, kapitalist düzen kadar canlı formlarının da (türlerin de) “yaratılış ürünü” ve “değişmez” olmadıkları görüşünü destekleyecek genel ve temel bir kurama gereksinim duymaktaydılar.
Darwin’in Türlerin Kökeni yapıtının (1859’da) yayınlanmasını bu bakımdan büyük bir coşku ile karşılamalarının nedeni söz konusu gereksinimdi. Bu durumda (idealist) dincilerin (materyalist) sosyalistler kadar (doğa bilimci) Darwin’den ve onun evrim kuramından nefret etmelerine şaşmamalı. Egemen sınıfların dayandığı dinin, dinin dayandığı yaratılış ve yazgı inançlarının temellerini oyabilecek böyle bir kurama karşı saldırıya geçmeleri gecikmedi. Öyle ki Darwin’i ve evrimi duymamış çevrelere bile ulaşıp, kafalarda, evrim kuramının girmesini engelleyecek siperleri (yerleşik dinsel inançlara seslenerek) kolaylıkla kazabildiler. Ancak, biyolojinin, genetiğin gelişmesi karşısında, savunma siperlerini temel eğitim kurumlarından başlayıp bilimsel kurumlar olan üniversitelere kadar genişlettiler. Bugün için kapital çevrelerinin desteği ile seslerini buralarda duyurabiliyorlarsa da moleküler biyolojinin endüstrinin sınavından geçirilmesi anlamına gelen biyoteknolojinin, bakterilere ürettirilen ilaçlar, gen terapi, transgenetik canlılar, GDO, kök hücrelerden organ üretimi gibi, yapay “evrim” demek olan başarıları karşısında, çok yakında duyuramaz olacaklar. Çünkü söz konusu bilimsel-teknolojik gelişmeler bugünden evrimin bir kuramdan öte bir olgu, bir gerçek olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Bu yoldaki yeni yeni gelişmeler çok yakında yaratılışçıların çanına ot tıkayacaktır.

Yaratılışçıların evrimciliğe saldırıya geçişleri

Bilimin ve teknolojinin baş döndürücü gelişmesi karşısında, kaçınılmaz sonlarını gören yaratılışçılar, onu geciktirmek için evrimciliğe daha bir kuram düzeyinde olduğu yıllarda savaş açmışlardı. Örneğin Darwin’in (DNA’nın yapısının çözülmesinden yüz yıl kadar önce) kalıtımı açıklayamamış olmasını kuramının (yetersizliğinin değil) geçersizliğinin kanıtı olarak göstermeyi alışkanlık edinmişlerdi. Bu alışkanlıklarını DNA’nın yapısının çözülüp, (Darwin’in kuramında ileri sürdüğü gibi) canlıların yapısının değiştiğinin (laboratuarlarda) gösterilmesinden (evrimin kuramdan öte bir gerçek olduğunun kanıtlanmasından) sonra da sürdüreceklerdi.

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin karşı çıkılamayacak bir hız ve saygınlık kazanması üzerine, evrimciliği yaratılışçı dinsel inançlar yanı sıra bilim ile vurma taktiği izlediler. Bilimi daha fazla karşılarına alamayacaklarını anlayınca, tüm mutasyonların zararlı olacağı savını geliştirdiler. Bu, yaratılışçıların bilime bilimle karşı çıkma, bilimi içten fethetme, bilimi iç etme politikasıydı. Ürünü “bilimsel yaratılışçılık” akımı oldu. Bilim çevreleri buna sessiz kalamazdı:

Başta Amerika Bilimler Akademisi olmak üzere ilgili kurumlar, bilimsel araştırmaların ve bulguların yaratılışı onayladığı savını yalanlayan raporlar, bildiriler yayınladılar. Evrimin bilimsel kanıtlarını, evrim kuramının çağdaş biyolojinin belkemiğini oluşturduğunu belirttiler. Yaratılışçılığın bilimdışı bir “inanç” olduğu saptamasında bulundular.

Yaratılışçılar bu kez de bu tür bilimsel savlar ve olgusal (somut) kanıtlar karşısında, bir yandan “mantıksal” ya da “rasyonel” görünümlü savlar geliştirdiler. “Akıllı Tasarım” ya da “bilinçli tasarım” akımı böyle doğdu. Öte yandan “yaratılış müzesi”, “fosil sergileri”, “yaratılış atlasları” ile fosillerde türlerin değişmezliğinin (sözde) kanıtlarını sunma yoluna gittiler.

Canlıların yapılarının yaratılışlarından beri değişmediği, değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği savları, bilimsel kurumların laboratuar deneylerinde, besin üretiminde tarlalarda, seralarda üretilen transgenetik canlılar, GDO’lar (Genetik yapısı Değiştirilmiş Organizmalar), hastanelerde genetik mutasyonlar ile somut ve kesin olarak çürütülünce, yaratılışçıların elinde kala kala “zararlı mutasyon” savının abartılmasıyla yaratılmış olan eski “insanın tanrı rolü, yaratıcılık oynamaya kalkması” (ing. Play god) yıkım getirir (çarpılırız) korkutmacası kaldı

Dinin ve yaratılışçılığın ideolojik işlevleri

Din daha çok aristokrasisinin ideolojisiydi. Yükselen burjuvazi döneminde bilimsel düşüncelerle ve laik dünya görüşüyle donanmış burjuva ideolojisinin eleştirisine uğradı. Burjuvazi kapitalist düzenini yerleştirdikten sonra ise proletaryanın devrimci eylem ve düşüncelerine karşı dini canlandırma politikasını izledi. Böylece din, burjuvazinin “yedek ideolojisi” işlevini görmeye başladı. Bunalım dönemlerinde ve emekçi sınıfların bilinçlenmesini engelleyip ideolojisini bölmek için kullanılır oldu.

Amerika’da bazı varsıl İsacı çevrelerce geliştirilip desteklenen evrimcilik karşıtı bir (yaratılışçı) akım, bilimsel gelişmelerin ve teknolojilerin başını çeken bir ülkede fazla yandaş bulamadı. Ancak ABD yönetiminin Ortadoğu ve Orta Asya (SSCB’yi kuşatma ve petrol kaynaklarını denetleme amaçlı) politikalarında “ılımlı İslam” yönlendirmesi sürecinde ülkemize “bağış” olarak sunuldu. Böylece yaratılışçılık ve evrim karşıtlığı, tutucu, gerici iktidarların emekçilere, emekçiden yana aydınlara karşı iç politikada kullanabileceği bir ideolojik silah olarak benimsendi. Kurucularına, Türkiye’ye çağırıp propaganda olanağı sağlayan “Bilimsel Yaratılışçılık” (İng. Scientific Creation) kuruluşu ve “Yaratılış Müzesi” (İng. Creation Museum) destekleriyle Türkiye’de Bilimsel Araştırma Vakfı kurulup etkinliğe başladı. Onun fosil sergileri ve Yaratılış Atlası biçimindeki etkinlikleri ABD’deki söz konusu çevrelerin parasal ve teknik bilgi destekleriyle yürütülüyor görünmektedir. Ancak akım, ülkemizin tarihsel, siyasal, kültürel koşullarının elverişli olması nedeniyle ABD’dekinden çok daha güçlüdür.

Ülkemizde Din-Bilim ideolojik savaşımı yaratılışçıların açtığı evrimcilik-yaratılışçılık tartışması çevresinde verilmektedir. Amaç, evrimcileri sıkıştırıp dine, Allah’a, kutsal kitaplara karşı olduklarını söyletmek ve göstermektir. Böylece, önceki yüzyıllarda kazanılmış emekçi sınıfların inançları kullanılarak, emekçilerden yana olan ve emekçilerde sınıf bilinçliliğini uyandırmak isteyen aydınların saygınlığını kırmaktır. Bu amaçla ideolojik savaşım yaratılışçılık-evrimcilik tartışmasında odaklaştırılmıştır. Bu cephe kazanılınca dinsel inançların tartışılmasına, eleştirilmesine, (hele dinci bir partinin siyasal erki ele geçirdiği bir dönemde) girilemeyeceği düşüncesiyle tüm savaşımı kazanmış olacaklarını ummaktadırlar.
Oysa evrimciliğe karşı yaratılışçılığın benimsenip ağır basması kendilerine inananlar kadar onların da sorunlarını çözmeyecek, başlarına yeni sorunlar açacaktır. Karşılaşılabilecek sorunların çapını ve çapraşıklığını yaratılışçılığı önce kuramsal alanda, sonra eylem (pratik) alanında bekleyen kargaşa ve bulanıklıklar gösterecektir.

KURAMSAL ALANDA YARATILIŞÇILARI BEKLEYEN SORUNLAR

Her şeyden önce yaratılışçıların savları ve istekleri, evrimciliği yadsıtıp yaratılışçılığı benimsetmekle bitmeyecektir. Ardından köktendinci olabilen (kutsal kitapta yazılanların noktasına virgülüne doğruluğunun kabulü ve buyrukların eksiksiz yerine getirilmesi) istekler ve yargılar (örneğin İsacılıkta İsa’nın evren yok olana dek -Musacı- şeriatın tek bir noktasının değişmeyeceği sözü, İslamlıkta namaz kılmayıp cihada katılmayanın İslam sayılmayacağı savı) gelebilecektir. Allah’ın, yaratıcının sözcüsü olduğunu ileri sürenler, inançların akla, dinin bilime üstünlüğü ve yaratılıştan söz edilen bütün bilgilerin doğrulunu da ileri sürebileceklerdir. Örneğin İsa’nın tanrılığına, Muhammed’in Burak adlı at ile ışığın iki katı bir hızla yaradan katına çıkmadan önce karnının açılıp iç organlarının temizlendiğine inanılmasını isteyebileceklerdir. Ne zararı mı var? İslamlıkta cinlerin varlığına, İsacılıkta İsa’nın cinleri çıkarışına inanan birini, beyinde lityum gibi bazı maddelerin eksikliğini haplarla gidererek psikolojik bir rahatsızlığı hafifletebilecek doktor yerine çocuğunu büyücülere götürecek birini kim engelleyebilecektir?

Bu durumda evrimciler, tartışmayı yaratılışçılık eleştirisiyle sınırlı tutamayıp, ister istemez öteki inançların eleştirisine girmek zorunda kalacaklardır. Öyleyse yaratılışçılar karşısında hep savunmada kalmak yerine, yaratılışın ayrıntıları ve sonuçları hakkında sorular sorulmalıdır. Sonra onların yanıtlarının karşısına bilimlerin verdiği yanıtlar konarak gerçeğe ulaşmada bir karşılaştırma olanağı sağlanabilir.

Yaratılışçılar şu sorulara tutarlı yanıtlar verebilir mi?

1) Kim yarattı? Tek tanrı mı? İki tanrı mı? İkiden çok yaratıcı mı? Tektanrıcılara gereksiz görünen bu soru geçersiz değildir. İsacılıkta bile tanrının üç görünümü olan Baba-Oğul-Kutsal Ruh’tan hangisinin yaratıcı olup neyi yarattığı sorusu yanıt beklemektedir. Yaratan aynı zamanda tüm canlıları ve insanları “yok eden” midir? Yaratıştan sorumlu bir tanrı yanında yok edişten sorumlu bir tanrı daha var mıdır?

2) Ne yarattı? Evreni mi? Canlıları mı? Cinleri mi, insanları mı? Erkeği mi? Her bir insan ruhunu mu?

3) Nasıl yarattı? Yoktan var ederek mi? Kaos içinde bulunan evrime düzen vererek mi? Sözle mi yarattı, yorulup dinlenecek denli emek dökerek mi?

4) Ne zaman yarattı? İsacı dinin kaynaklarından hesaplandığı gibi MÖ 4004’te mi? İslam kaynaklarında yazıldığı gibi Muhammed’den altı binyıl önce mi?

5) Niçin yarattı? Her bir varlığı tek (aynı) amaçla mı, ayrı ayrı amaçlar için mi?

6) Ne’den (hangi hammaddeden) yarattı?

7) Nerede yarattı? Gökte mi, yerde mi, denizin dibinde mi? Aden bahçesinde mi?

8) Yetkin olarak mı, zayıf, özürlü mü yarattı?

9) Yazgılarını yazarak mı yarattı? Sorumlu tutulup cezalandırabilmek için özgür mü yarattı?

10) Değişmez doğalar vererek mi?

Yaratılış ve Varoluş sıralamaları çakışmakta mı, çatışmakta mı?

Kimi “bilimsel yaratılışçılar” bilimsel yazında varlıkların yeryüzünde görülüş sıralarıyla dinsel kaynaklarda (Tevrat’ta) yaratılış sıralarının “aynı” olduğunu ve bunun yaratılışın bilimsel bir saptama olduğunu gösterdiğini ileri sürmektedir. Bakalım söylendiği gibi aynı mıdır? Dinsel inançlarla bilimsel bulguların böyle bir karşılaştırması din ile bilimin uzlaştırılabilip uzlaştırılamayacağı tartışmasına da ışık tutacaktır.

Dinsel kaynakta (gün olarak)
1. gün: Gök, Yer, Işık
2. gün: suların, kubbenin altındaki ve üstündeki sular olarak ayrılışı
3. gün: karalar, denizler, bitkiler
4. gün: Güneş, Ay, yıldızlar
5. gün: sularda balıklar, göklerde kuşlar
6. gün: evcil, yabanıl hayvanlar, sürüngenler, insanlar
7. gün: Tanrı’nın dinlenmesi
Yaratılış mitoslarının birincisinde “erkek ve kadın olarak denip” ikincisinde insanın erkek biçiminde yaratıldıktan sonra kadının onun alınan kaburgasına et sarılarak yaratılışın günü verilmemiştir.

Bilimsel kaynaklarda (Zamanımızdan Önce yaklaşık olarak)
1. olarak Büyük Patlama (13,7 milyar)
2. olarak cansız maddeler, gök cisimleri
3. olarak Güneş (5 milyar)
4. olarak Dünya, Ay (4,5 milyar)
5. olarak canlılar (4-3,5 milyar), cinsel üreme (1,2 milyar), bitki-hayvan farklılaşması (0,7 milyar)
6. olarak İnsan (3 milyon)
7. olarak çağdaş tipte Homo sapiens ( 200 bin yıl)

EYLEM VE DAVRANIŞ ALANINDA YARATILIŞÇILARIN KARŞILAŞACAKLARI SORUNLAR

Sürüyle; bunlara bilginin edinileceği kaynakların seçimi; doğaya, canlılara, insana bakış; dünya görüşü; çağdaşlık sorunu; kimlik sorunları olarak alt başlıklar altında özetle şöyle değinilebilir:

Bilgi kaynaklarını (bilim-din) seçme sorunu: Doğru bilgiler nerede aranacak? Yaratılışı bir kutsal kitaptan okuyarak ya da bir kutsal kişi ağzından duyup ve doğru kabul edip benimseyen kimseler, öteki bilgileri aynı kaynaktan edinip edinememekte bocalayacaklardır. İçlerinde bilimcileri de görmeye başladığımız bu kimseler, doğa, canlılar, insan, tarih, toplum, sanat, ahlak ile ilgili bilgileri de kutsal kitaptan arayıp edinmeye kalkarlarsa ne olur? Örneğin (“yaratılan”) canlı türleri ve sayıları söz konusu kitaptan çıkarılabilir mi? Petrol Kur’an’dan çıkarılabilir mi? Bu kaynaktan edinilen bilgiler, bilimsel kaynaklardakiyle uyuşmayınca hangisine inanılıp hangisi uygulanacak?

Doğaya-canlılara-insanlara bakış sorunları: Dağlar taşlar, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi canlı mıdır? İsa, iman gücüyle bir dağa şuradan şuraya git derse gider ve inançlıya hiçbir şey olanaksız olmaz mı? Bitkiler hayvanların, hayvanlar insanların yemesi için mi yaratılmıştır? Bu inançta bir baba, vejetaryenliği seçen çocuklarını et yemeye zorlayacak mıdır? İnsanlar Allah’a kulluk etmek için mi yaratılmışlardır? Kitapta “kulun kulu olmaz” denmesine karşın köle sahibi olan peygamberlere, halifelere, sultanlara ne gözle bakılacaktır?

Dünya görüşü sorunu: Yaratılışçı görüşü benimseyen kişi, “geçici bir sınav yeri” hatta “hayal”olduğu yazılıp söylenen bu dünya ile ilgili amaçlara ve değerlere ulaşmak için çaba gösterecek midir? Yoksa bu dünya yaşamını, sonsuz yaşam, sonsuz mutluluk (ya da sonsuz işkence) dünyasına ulaşma amacının bir aracı olarak mı kullanacaktır?

İçinde yaşanan toplumsal düzene ve devlete karşı takınılacak tutum sorunu

Bu dünya düzeninde karşılaşılan acılar, haksızlıklar, kötülükler, hastalıklar, hatta kölelikler karşısında yaradana, düzeltmesi için yakarmakla mı yetinmeli? Yanağımıza tokat atan birine öteki yanağımızı mı çevirmeli? Haksızlıklara tek başına ya da aynısına uğrayanlarla birlikte mi baş kaldırmalı? Dünyayı dar-ül-İslam ve dar-ül harb olarak bölüp İslam yönetimi yoksa ülkemizde bile cihad mı açmalı? Yoksa “Allah belasını versin” deyip yazgıya boyun mu eğmeli? Tüm haksızlıkların hesabının öte dünyada çözüleceğine inanıp beklemeli mi?

Devletin, yöneticinin yönetilenlere bakış sorunu: Kutsal kitapta insanların Tanrı’nın kulu olarak yaratıldığını okuyan yönetici, yönettiklerini kulu gibi görecek mi görmeyecek mi? Onlara uyruklar (teba) gibi mi davranacak, yoksa vatandaş gibi davranıp insan haklarını tanıyacak mı? Yoksa yaradanın yasalarının daha doğru olduğuna inanıp şeriatı mı uygulayacak? Uygularsa şeriatın kestiği parmak acımayacak mı? Ya azat etmesine karşın bir köle efendisi yanında kalmak isterse, bunun işareti olarak (Tevrat’ta yazıldığı gibi) “biz” ile delinen kulağı, (Kur’an’da yazıldığı gibi) hırsızın eli, Allah ve Peygamber hakkında nifak çıkardı diye siyasal karşıtının çapraz olarak eli, ayağı da kesilince acımayacak mı? Kısacası yönetici çağdaş hukuku mu dinsel hukuku mu uygulayacak?

Çağdaşlık sorunu: İçinde yaşanılan çağın toplumun sorunları, içinde bulunulan koşullara ve sahip olunan (çağdaş) olanaklara göre mi çözülmeli? Yoksa katılınan inancın çıktığı bin, iki bin yıl öncesinin, farklı bir dile ve kültüre, farklı bir yapıya sahip olan toplumun sorunlarına bulunan çözümlerine mi başvurmalı?

Kimlik sorunu: Yaratılışa inanan kişi dinsel kimliğini mi, ulusal kimliğini mi öne almalı? Bunların yerine herkesin “insanlık” ortak paydasında birleştirilmeye çalışıldığı bir insan kavramına ulaşılmasına mı çalışılmalı?

Kendisine bir kimlik yüklenmiş, ona göre bazı şeyler yapmaması, bazı şeyler yapması istenmişse tutumu ne olmalı? “Yaratılan kul insan” kimliğini mi “yaratıcı özgür insan” kimliğini mi bellemeli?

SONUÇ: YARATILIŞÇILIK KAFAYI BULANDIRMAYA GÖTÜRÜR EVRİMCİLİK AYDINLANMAYA, BİLİNÇLENMEYE

“Kul insan” kimliğini mi “özgür insan” kimliğini mi edinmeli? sorusu, yazıyı açık ve yalın bir sonuca getirmiş olur: Yaratılışçılığı benimsemek, bir özgür düşünme değil inanç sorunudur. İnanmak, inanılan kişinin ve kurumun hizmetine girme durumunda bedensel köleliğe de varabilir. En azından insanı düşünsel köleliğe, emeğinin sömürülmesine götürür. Mutlak inanmak ise pisipisine ölüme götürebilir.

Yaratılışçılığı benimsemenin bir sonucu da beş bin yıl önce (Enuma Eliş) Babil Yaratılış Mitosu ile biçimlendirilen inançlar kümesini çağdaş bilimsel bulgularla uzlaştırma çabası yaratmasıdır. Her iki sonuç insanı “kafayı yeme” noktasına götürebilir.

Yaratılışçı inançlar insanı getirip “yaratılan kul” noktasında bırakırken, varoluşçu, evrimci tutum, onun yaratıcı özgür insan düzeyine çıkmasına ve doğal toplumsal, bireysel sorunların (yazgıcı değil) nedensellikçi bilimsel çözümlerine yöneltecektir.

DİPNOTLAR
1) Krş. Alexander Heidel, Enuma Eliş (Babil Yaratılış Destanı), çev. İsmet Birkan, Ankara, 2000, Ayraç Yayınevi, VI. Tablet 31-36. satırlarda, yenilgiye uğratılıp tutsak kılınan Tanrı Kingu’nun “kanından yarattılar insan soyunu” denmekte; Samuel Henry Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2002, İmge Kitabevi, s.37’de Lahar ve Aşnan Sümer Mitosunda, insanı Tanrı Erki’nin buyruğuyla doğunun tanrıçası Ninmah’ın sulardan çıkardığı balçığı kararak insanı yarattığı özetleniyor; Kutsal Kitap, “Yaratılış” 1/27: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” Kur’an’ı Kerim (ve Türkçe anlamı, Meal) Ankara, 1987, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, “Secde” 9: “…. İnsanı başlangıçta çamurdan yaratan… ruhundan ona üfleyen Allah’tır.”
2) Enuma Eliş, VI/36: “Ve onları zorunlu kıldıktan sonra tanrılara hizmetle”; Kutsal Kitap, “Yaratılış”, 2/15 : RAB Tanrı Aden bahçesine bakması ve onu işlemesi için Adem’i oraya koydu” (burada “Rab’bın “efendi” anlamına geldiğini anımsamakta yarar var); Kur’an, “Zariyat”, 56: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.”
3) Bkz. William H. McNeill, Dünya Tarihi, çev. Alâeddin Şenel, Ankara, 2009 baskısı, s.103 ve Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, s.144.
4) Bkz. Kur’an, “Secde”, 9. Kutsal Kitap, “Yaratılış” bölümü içinden Tanrı’nın Adem’i çamurdan Havva’yı kaburgadan yaptıktan sonra “hayat nefesi” üflediğinin yazılması Kur’an’a böyle geçirilmiş olmalı.
5) Sınıf savaşının bir inanç savaşımı görünümü kazanması, bilimsel bir çözümlemeyle Max Beer, Sosyalizm ve Sosyal Mücadelelerin Genel Tarihi, çev. Galip Üstün, İstanbul, 1998, Can Yayınları içinde saptanmıştır.
6) Kutsal kitapların birçok yerinde, düşmanı “Rab’bin” vurduğu, başarıyı onun kazandığı yazılıdır: Örneğin Tevrat, “Mısır’dan Çıkış”, 18/8: “Musa, İsrailliler uğruna RAB’bın firavunla Mısırlılara bütün yaptıklarını… RAB’bın kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı” ve Kur’an, “Fil” suresinde Kabe’yi yıkmaya gelen fil sahiplerine Rab’bın üzerine sert taşlar atan kuş sürülerini göndererek, onları “yenmiş ekin gibi” yapışı anlatılır.
7) Bkz. Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Yusuf Alp ve Mahmut Özışık, İstanbul, 1994 baskısı, İletişim Yayınları’na Yazdığı “Önsöz”de (s.14’te) Murat Belge, Althusser’in feodal toplumda dinin, kapitalist toplumda eğitimin (kurumlarının) başlıca ideoloji üretme aygıtları oldukları görüşünü özetlemektedir.
8) Bkz. Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi (kısaltılmış ve gözden geçirilmiş basım), Ankara, 2009, Bilim ve Sanat Yayınları, s.326.
9) Bkz. Kutsal Kitap içinde İncil “Matta”, 15/24: “İsa, ‘Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim’”; “Luka”, 4/18-19: “Rab’bın Ruhu üzerimdedir. Çünkü o beni yoksullara Müjde’yi iletmek için meshetti/ Tutsaklara serbest bırakılacaklarını/ Körlere gözlerinin açılacağını duyurmak için/ Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak/ ve Rab’bın lütuf yılını ilan etmek için/ Beni gönderdi.”
10) Bkz. İncil “Elçilerin İşleri”, 13/46; “Pavlus’tan Romalılara Mektup”, 13/1-2; “Pavlus’tan Efeslilere Mektup”, 6/5-8.
11) Bu kavramı imparatorluk ile papalığın aynı kişide toplandığı durumun belirtilmesinde kullanılan “Sezaropapizm” yerine, onun Bizans’a uyarlanmış biçimi olarak öneriyorum.
12) “Tanrı yönetimi” anlamına gelen, Yahudi tarihçi ve komutan Josephus tarafından (MS 1. yüzyılda) kullanıma sunulan “teokrasi” (tanrının yönettiği bir toplum görülmediği, görülemeyeceği için) gerçekliği yansıtan bilimsel bir kavram değildir. Onun yerine önerdiğim “dinciler yönetimi” anlamına gelen “klerokrasi” kavramı kullanılabilir.
13) Bu konuda Fransız devrimcilerinin kilisenin topraklarını ellerinden alıp, okullarını kapatma noktasına dek ileri gittikleri görüldü. Laik devlet okullarının açılıp, buralarda dinsel inançlardan arındırılmış bir bilimsel eğitimin ilkelerinin yerleştirilmesi için Fransız Enstitüsü’nde “ ideolojistler” denen (dinsel inançların nedenlerini arayıp bilimsel düşünüşün ilkelerini ortaya koyacak) bilginlerin görevlendirildiğini de biliyoruz. Burjuvazinin varlık-yokluk savaşının başkomutanı Napoleon da onları önceleri göklere çıkarmıştı. Ancak devrimin dümeni burjuvazinin tekeline geçince, kilisenin pazar okullarının yeniden açılıp açılmaması sorunu gündeme geldiğinde, onun da (burjuvazi ve Fransız “ulusu” adına) çark ettiği görüldü. Dinsel okulların açılmasından yana olanların yanında yer aldı. Bu yüzden kendini eleştiren ideolojistleri “sizler Fransa’nın gerçeklerinden habersiz (demagog gibi aşağılayıcı bir sözcükle) ideologlarsınız” diyerek yerden yere vurdu. Benzeri gelişmelerin yüzyıl kadar sonra toplumumuzda başlayıp benzeri sonuçlara ulaşılması ilginçtir. Bu açıdan bakıldığında, Kur’an kursları ve İmam Hatip Liseleri (bilimsel) eğitim birliği ilkesinin “arkadan hançerlenmesi”, üniversitelerde ilahiyat (meslek yüksek okullarının değil) fakültelerinin kurulması, bilim kalelerine “Troya atı” sokulması sayılabilir.
14) “İnançlara saygı” sınıf partileri yasaklanmış ya da engellenmiş burjuva demokrasilerinde (?) kulaklara o kadar alıştırılmış bir slogandır ki onun bir “simgesel putatapıcılık” biçimini alabileceği ancak satanizm, kan davası, töre cinayeti, aile içi şiddet gibi marjinal (sayılan) durumlarda düşünülmektedir. Saygı gösterilmesi gereken öznenin inançlar değil somut insan olduğu gerçeğini en çarpıcı biçimde yansıtan örnek, Hindistan’da bir brahman ölünce karısıyla birlikte yakılmasının doğru olduğu inancıydı (Bkz. Barrington Moore, Jr, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, çev. Şirin Tekeli-Alâeddin Şenel, Ankara, 2003, İmge Kitapevi yayını, s.414.)
15) Mendel’in (1865’teki) kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerin renklerinin ve biçimlerinin kalıtımla belirlenişini sayılara dayandırılan bilimsel yöntemle ortaya koyan yazısından ne aynı onyıllarda araştırıp yazan Darwin ne Marx haberliydi. Mendel ve “kalıtım yasaları” ancak 20.yüzyılın başında (1900’da) keşfedilecekti. (Biyoteknoloji Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği, der. ve çev. Erhan Göksel-Alâeddin Şenel, Ankara, 1987, V Yayınları, s.34.)
16) Bkz. Amerikan Bilimler Akademisi (haz.), Bilim ve Yaratılışçılık, Ankara, 2004, Türkiye Bilimler Akademisi Yayını (bu raporun indirilebileceği internet adresi: http://www.tuba.gov.tr/haber.php?id=102) ve Akademilerarası Panel’in (IAP) 21 Haziran 2006’da kamuoyuna sunulan ve 68 bilim akademisi tarafından imzalanan “Evrim Eğitimi Bildirgesi” (Metin için bkz. Bilim ve Gelecek dergisi, Eylül 2006, Sayı: 31, s.22-24).
17) Bu eleştiri ilk olarak Freeman Dyson tarafından ileri sürülmüştü. Fransız sıra dışı Katolik filozofu Francauer bunun tam zıddı ilginç bir sav geliştirmiştir: “Her zaman ve çoğu kez yürekten inanmaksızın Tanrı suretinde yaratıldığımızı… söyledik durduk… (bu) mantıksal olarak insanın doğası gereği Yaradan’ı gibi bir yaratıcı olduğu anlamına gelir. Öyleyse bugün ya da yakında, geleceğin insanını yaratabileceğimizi öğrenince neden ürperiyoruz? … Bize düşen görev, daha tamamlanmamış, hâlâ evrim göstermekte olan insanın doğasını yaratadurmaktır” (Biyoteknoloji, Genetik Mühendisliği ve İnsanlığın Geleceği, s.1 ve 64). Böyle bir yaklaşım bir yandan yaratılışçılık ile evrimciliği uzlaştıran üçüncü bir seçenek sunuyor görünürken, öte yandan yaratılışçılığın, bilimi içten fethederek yeni bir yaşam çizgisi kazanma yolunda nerelere varabileceğini gösteriyor.

Maddesel araçlar alanında “maddenin biçimini” değiştirmesi, simgesel araçlar alanında ise “nesnel dünyada karşılığı bulunmayan simgeleri yoktan var etmesi” anlamında tek “yaratıcı” özne insandır. Söz konusu araçlarını, kafa ve kas emeği dökerek ve deneyim (bilgi birikimi) ile geliştirmesi, insanın yadsınamaz kültürel evrimini de kendisinin yarattığı anlamına gelir. Bu evrimi sırasında önce cansız maddelerin (jeosferin) sonra öteki canlıların (biyosferin) denetimini (yazgısını) eline geçirmiştir. Sıra kendi yazgısı (noosfer) üzerinde (organik yapısına dek) denetimini kurmaya, yazgısını doğanın, yaratıcı inancının elinden kurtarmaya gelmiştir. İnsanın bu kültürel evriminin ise, dikilmeyle, özgür kalan elleriyle ve gelişen beyniyle maddesel ve simgesel araçlar yapıp geliştirmesini sağlayan “organik evrim” üzerinde yükseldiği bir (kuram değil) gerçektir.

Olgu ve kuram olarak evrim

Standart

Evrimin olduğuna dair güvenimiz üç genel kanıta dayanır. Birincisi; etkin durumda olan evrimin, gerek laboratuvar dışından, gerekse laboratuvar içinden bol miktarda doğrudan ve gözlemsel kanıtına sahibiz. İkinci kanıtımız doğanın kusursuz olmayışının evrimi açıklamasıdır. Hepimiz ortak bir atadan miras almamış olsak, neden aynı kemiklerden kurulmuş yapılarla bir fare koşsun, bir yarasa uçsun, bir domuz balığı yüzsün ve ben de bu makaleyi yazayım? Bir mühendis, her birimiz için daha uygun eller ve ayaklar tasarlayabilirdi. Üçüncü kanıt, daha doğrudandır: bir durumdan ötekine geçişler çoğunlukla fosil kayıtlarında bulunur.

Stephen Jay Gould

Doksan yaşında hayata gözlerini yuman, Amerika’da bilimin ve Hıristiyan dininin temel direklerinden Kirtley Mather benim en aziz dostlarımdandı. Aramızdaki yarım yüzyıllık yaş farkı, ortak ilgilerimiz karşısında silinip yok olmuştu. Paylaştığımız en ilginç şey ise, ikimizin de aynı yaşlarımızdayken verdiğimiz savaştı. Kirtley, 1925 Scopes Davası’nda (1) evrim lehine tanıklık etmek üzere Clarence Darrow ile birlikte Tennessee’ye gitmişti. Tüm bilimin en iyi belgelenmiş, en saygın ve en heyecan verici düşüncelerden biri için yeniden aynı mücadeleye girişmek durumunda kaldığımızı düşününce, ağlamalı mı, gülmeli mi, bilmiyorum.

Bilimsel söylemin idealize edilmiş ilkelerine göre, rafa kalkmış sorunların yeniden canlanması, bir kenara itilmiş kavramlara yeni yaşamsallık sağlayan taze verilerin ortaya çıktığını göstermelidir. Bu yüzden şimdiki tartışmayı dışarından izleyenlerin, yaratılışçıların yeni bir şeyle ortaya çıktıklarını ya da evrimcilerin ciddi bir iç sorunla karşılaşmış olduklarını sanmaları mazur görülebilir. Oysa ortada değişen hiçbir şey yoktur, yaratılışçılar tek bir yeni olgu ya da kanıt sunmuş değillerdir. Darrow ile Bryan, günümüzde bizim gibi daha az zıt olan hasımlardan hiç değilse daha eğlendirici ve daha ilgi çekici kimselerdi. Yaratılışçılığın ortaya çıkışı politik, yalın ve basittir; yeniden canlanan Evanjelik sağın tek sorununu (ve elbette baş kaygısını) temsil eder. Daha on yıl önce acayip görünen kanıtlar, yeniden genel kabul gören düşünceler arasına girmiş görünüyor.

Kuram nedir? Olgu nedir?

Modern yaratılışçıların temel saldırısı, daha evrime saldırılarının farazi olgusal ayrıntılarına varmadan iki genel sava ayrılıyor. Birincisi, konuşma dilinde “teori” (kuram) kelimesinin yanlış anlaşılmasını istismar ederek, biz evrimcilerin oluşturduğumuz düşünsel yapıdaki çürük özü gizlediğimiz şeklinde bir yanlış izlenimi yayıyorlar. İkincisi, evrime saldırarak bilimsel bir tavır gösterdiklerini iddia edebilmek için popüler bilim felsefesini suiistimal ediyorlar. Oysa aynı felsefe, onların inancının bilim olmadığını, “bilimsel yaratılışçılığın” saçma ve kendisiyle çelişen, Orwell’in “yenikonuş”unun örneği (2) bir şey olduğunu gösteriyor.

Gündelik Amerikan konuşma dilinde “teori-kuram” çoğunlukla “tamamına erişmemiş olgu” anlamına gelir; olgudan kurama, hipoteze, varsayıma doğru tepeden aşağıya inmekte olan inanılırlık hiyerarşisinin bir parçasıdır. Buradan hareketle yaratılışçılar, evrimin “sadece” bir kuram olduğunu ve kuramın pek çok yönü üzerinde artık yoğun tartışmaların alevlendiğini ileri sürerler. Evrim, olgudan daha az bir şeyse ve bilim adamları bu kuramla ilgili düşüncelerini derleyip toparlayamıyorlarsa, böyle bir durumda evrime ne kadar güven duyulabilir ki? Aslında Başkan Reagan bu savı Dallas’ta evanjelik bir grup önünde yaptığı konuşmada, şu sözlerle yansıtmıştı: “Evet, o bir kuram, yalnızca bilimsel bir kuram; son yıllarda bilim dünyasında tartışıladuran, yani bilim camiası içinde bile yanılmaz olduğuna bir zamanlar inanıldığı kadar inanılmayan bir kuramdır.”

Evet evrim bir kuramdır. Ama aynı zamanda bir olgudur da. Ve olgularla kuramlar birbirinden farklı şeylerdir, kesinliğin arttığı bir hiyerarşi içindeki basamaklar değil. Olgular, dünyanın sunduğu verilerdir. Kuramlar ise, olguları açıklayıp yorumlayan düşünce yapılarıdır. Bilim adamları olguları açıklamak üzere birbirine karşıt kuramları tartıştıkları zaman, bu olgular ortadan kalkmaz. Einstein’ın kütle çekimi kuramı, Newton’unkinin yeri aldı, ama elmalar varılacak sonucu beklemek üzere havada asılı kalmadılar. Ve insanlar maymun benzeri atalardan evrildiler, Darwin’in ileri sürdüğü mekanizmayla ya da henüz keşfedilmeyi bekleyen bir başkasıyla. Üstelik “olgu” da “mutlak kesinlik” anlamına gelmez. Mantığın ve matematiğin sonul kanıtları, belirlenmiş önermelerinden tümdengelim yoluyla ilerler ve ancak ampirik dünyaya ilişkin olmadıkları için kesinlik kazanır.

Evrimciler ölümsüz doğrular iddia etmezler, buna karşılık yaratılışçılar çoğu zaman bunu yapar (ve kendi beğendikleri türden kanıt tarzı göstermemiz için bizlere saldırırlar). Bilimde “olgu”, ancak “geçici ve şartlı olarak kabul edilmemesinin mantıksız olacağı ölçüsünde doğrulanmış” anlamına gelir. Ben elmaların yarından itibaren düşmeyip yukarı yükseleceğini varsayabilirim ama bu olasılığa fizik derslerinde eşit süre tanınmayacaktır.

Biz evrimciler, evrimin oluşmasını (olgu) sağlayan mekanizmaları (kuram) tam olarak anlamaktan ne kadar uzak olduğumuzu daima kabul ettiğimiz içindir ki, daha en başından olgu ile kuram arasındaki bu ayrımın bilincinde olmuşuzdur. Darwin, birbirinden ayrı iki büyük başarısı: evrim olgusunu saptayış ile evrim düzeneğini açıklayacak bir kuram -doğal seçilim- öne sürme arasındaki farkı sürekli olarak vurgulamıştı. The Descent of Man’de (İnsanın Türeyişi) şunları yazmıştı: “İki farklı şeyi göz önünde bulundurdum: birincisi, türlerin ayrı ayrı yaratılmadığını göstermek; ikincisi doğal seçilimin değişimdeki baş etken olmuş olması… Bu yüzden [doğal seçilimin] gücünü abartarak yanılmışsam… en azından ayrı ayrı yaratılışlar dogmasının yıkılmasına iyi bir hizmette bulunmuş olduğumu umuyorum.”

Darwin böylece evrim olgusunu onaylarken, doğal seçilimin geçici ve şarta bağlı olma niteliğini kabul ediyordu. Darwin’in başlatmış olduğu verimli tartışma hiç bitmedi. Darwin’in doğal seçilim kuramı, 1940’lardan 1960’ların içlerine kadar kendi yaşamı sırasında hiç sahip olmadığı geçici bir hegemonyaya ulaştı. Ama yeniden başlayan tartışma, on yılımızın ayırıcı özelliğini belirler ve doğal seçilimin öneminden hiçbir biyolog kuşku duymazken, pek çoğu doğal seçilimin her yerde geçerli olduğundan kuşku duyar. Özellikle, birçok evrimci önemli miktarda genetik değişimin doğal seçilime bağlı olmayabileceğini ve popülasyonlar aracılığıyla rasgele yayılabileceğini öne sürüyor. Daha başkaları da Darwin’in doğal seçilimi tüm ara basamaklar boyunca aşamalı ve fark edilmez düzeydeki değişimlere bağlamasına karşı çıkıyorlar; çoğu evrimsel olayın, Darwin’in tasavvur ettiğinden çok daha hızlı bir biçimde ortaya çıktığını öne sürüyorlar.

Bilim adamları kuramın temel konuları üzerindeki tartışmaları, düşünsel zindelik belirtisi ve bir heyecan kaynağı sayarlar. İlginç fikirleri kurcalayıp durduğu, içermelerini incelediği ve eski bilgilerin şaşırtıcı biçimde yeni yollarla açıklanabileceğini anladığı anlar, bilimin -nasıl desem- en keyifli anlarıdır. Evrim kuramı şimdi bu müstesna gücü taşımaktadır. Böyle olmakla birlikte, bütün bu karmaşa içinde hiçbir biyolog evrimin var olduğu olgusundan kuşkuya kapılmamıştır; bizim tartıştığımız şey, evrimin nasıl olduğudur. Hepimiz aynı şeyi: bütün organizmaları soybilim (genealogy) aracılığıyla birbirine bağlayan evrimsel soyağacı ile açıklamaya çalışırız. Yaratılışçılar, bu tartışmanın temelini oluşturan ortak yargıyı, kendi işlerine gelecek bir tarzda göz ardı ederler ve biz evrimcilerin anlamak için mücadele etmekte olduğumuz olgunun kendisinden kuşkuya düştüğümüz yalanını öne sürerek tartışmayı karikatürleştirirler.

“Bilimsel yaratılışçılık” bilimsel mi?

İkinci olarak da, yaratılışçılar, Darwin’in yüzyıl önce “ayrı ayrı yaratılışlar dogması” olarak tanımladığı şeyin, liselerde biyoloji öğretim programı içinde evrimle eşit süre verilmeye layık bir kuram olduğunu iddia ederler. Oysa bilim felsefecileri arasında yaygın olan görüş bu savı yalanlar. Düşünür Karl Popper, bilimin on yıllardır en başta olan ölçütünün, kuramlarının yanlışlanabilirliği olduğunu ileri sürmüştür. Hiçbir zaman kesinlikle kanıtlayamasak da yanlışlayabilmeliyiz. İlkesel olarak, yanlışlanamaz olan bir düşünce dizisi bilim değildir.

Yaratılışçı programın tümü, evrimi, destekçileri arasında farazi çelişmeler sunarak retorik bir yanlışlama girişiminden biraz fazlasını içerir. Evrimi yok etmek için Poppervari bir modeli izledikleri için kendi yaratılışçı markalarının “bilimsel” olduğunu iddia ederler. Oysa Popper’in savının her iki yönde uygulanması gerekir. Bir kimse, karşıt ve gerçekten bilimsel olan bir sistemi çürütmeye çalışmak gibi basit bir davranışla bilim insanı olmaz; Popper’in ölçütüne uygun alternatif bir sistemi de sunması gerekir- bu sistem de ilkesel olarak yanlışlanabilir olmalıdır.

“Bilimsel yaratılışçılık, yanlışlığının kanıtlanması kesinkes imkânsız olduğu için, kendi kendiyle çelişen, saçma bir deyimdir. Bildiğim her evrimci kuramın yanlış olduğunu kanıtlayacak gözlemler ve deneyler tasavvur edebilirim, ama olası hangi verilerin yaratılışçıları inançlarını bırakmaya yöneltebileceğini düşünemiyorum. Yenilmez olan sistemler bilim değil, dogmadır. Yüksekten konuşan biri gibi görünmemek için, yaratılışçılığın önde gelen düşünürü felsefe doktoru Duane Gish’in son kitabı Evolution? Fossils Say No!’dan (‘Evrim mi? Fosiller Hayır Diyor!’) alıntı yapayım: “Yaratılışla biz, temel hayvan ve bitki türlerinin doğaüstü bir yaratıcı tarafından birdenbire ya da emirle yaratıldığını kastederiz. Yaratanın nasıl yarattığını, hangi süreci kullandığını bilmiyoruz, çünkü şimdi doğal evrende işlemeyen süreçleri kullanmıştır [italikler Gish’in]. Yaratılışa özel yaratılış dememizin nedeni budur. Yaratan tarafından kullanılan yaratma süreçleri konusunda bilimsel araştırmalarla hiçbir şeyi keşfedemeyiz.” O halde Dr. Gish, ne olur şu son cümlenizin ışığında neyin bilimsel yaratılışçılık olduğunu söyler misiniz?

Evrim olgusunun kanıtları

Bizim evrimin olduğuna dair güvenimiz üç genel kanıta dayanır. Birincisi, etkin durumda olan evrimin, gerek laboratuvar dışından, gerekse laboratuvar içinden bol miktarda doğrudan ve gözlemsel kanıtına sahibiz. Söz konusu kanıtlar, laboratuvarda yapay seçilime tabi tutulan meyve sineklerinden, sanayinin doğurduğu hava kirliliği yüzünden üzerinde dinlendikleri ağaçların rengi kararınca renkleri siyahlaşan İngiliz güvelerinin ünlü popülasyonlarına kadar, hemen her şeye uzanan sayısız deneye dayanır (güveler, keskin gözlere sahip olan kuşlardan, üzerinde bulundukları zemine uyum sağlayarak korunurlar). Yaratılışçılar bu gözlemleri yadsımazlar; nasıl yadsıyabilirlerdi ki? Yaratılışçılar etkinliklerini daraltmış bulunuyorlar. Artık Tanrı’nın yalnızca “ana türleri” yarattığını ve bu türler içinde dolambaçlı bir devinime izin verdiğini ileri sürüyorlar. Buna göre minik kanişler ve iri danualar köpek türünden gelir, pervaneler renklerini değiştirebilir, ama doğa bir köpeği kediye, bir maymunu insana dönüştüremez.

Evrimin -büyük değişimlerle ilgili olan- ikinci ve üçüncü kanıtları, oluş halindeki evrimin doğrudan gözlemini içermez. Bunlar çıkarsamaya dayanır, ama bu yüzden daha az güvenilir olduklarını iddia etmek hiç de doğru değildir. Büyük evrimsel değişme, kayda alınmış insan tarihi ölçeğine göre çok uzun bir doğrudan gözlemi gerektirir. Bütün tarihsel bilimler çıkarsamaya dayanır; bu bakımdan evrim, jeoloji, kozmoloji ya da insanlık tarihinden farksızdır. Genel olarak geçmişte olup bitmiş süreçleri gözlemleyemeyiz. Bu süreçleri bizi halen çevrelemekte olan sonuçlardan: evrim için canlı ve fosil organizmalardan, insanlık tarihi için belgeler ve insan eliyle yapılmış eşyalardan, yerbilim için katmanlar ve topografyadan çıkarsamamız gerekir.

İkinci kanıt -doğanın kusursuz olmayışının evrimi açıklaması- pek çok kimseye ironik gelir. Çünkü onlar evrimin en mükemmel biçimde bazı organizmaların neredeyse kusursuz olan adaptasyonunda, örneğin martı kanadının bombesinde ya da yaprakları tıpa tıp taklit ettikleri için çerçöp yığını içinde görülemeyen kelebeklerde sergilendiğini düşünürler. Oysa kusursuzluk, akıllı bir yaratıcı tarafından uygulanabilir ya da doğal seçilimle evrilebilirdi. Kusursuzluk geçmiş tarihin izlerini örter. Ve geçmiş tarih -soyun kanıtı- evrimin işaretidir.

Evrim bir soygeçmiş tarihini kayda geçiren kusursuz olmama durumunda açığa çıkar ve uzanıp gider. Hepimiz ortak bir atadan miras almadıkça, neden aynı kemiklerden kurulmuş yapılarla bir fare koşsun, bir yarasa uçsun, bir domuz balığı yüzsün ve ben de bu makaleyi yazayım? Kargacık burgacık bir takım şekillerle işe koyulan mühendis, her birimiz için daha uygun eller ve ayaklar tasarlayabilirdi. Avustralya’nın yerli iri memelileri, eğer bu kıta adada tecrit olmuş ortak bir atadan gelmiyor olsalar, neden tümüyle keselilerden oluşsun? Keseliler Avustralya için “en iyi”, ideal uygunlukta olan memeliler değildir; bunların birçoğu başka kıtalardan getirilen eteneli (plasentalı) memeliler tarafından yok edildi. Kusursuz olmama ilkesi bütün tarihsel bilimler için geçerlidir. ‘September’ (Yedinci-Eylül), ‘October’ (Sekizinci-Ekim), ‘November’ (Dokuzuncu-Kasım), ‘December’ (Onuncu-Aralık) etimolojisi kavranınca, bir zamanlar yılın Mart’ta başladığını ya da eski on aylık takvime sonradan iki ay eklenmiş olduğunu öğreniriz.

Üçüncü kanıt, daha doğrudandır: bir durumdan ötekine geçişler çoğunlukla fosil kayıtlarında bulunur. Korunmuş geçişler yaygın değildir, bizim evrim anlayışımıza göre zaten öyle olmaması gerekir. Ama yaratılışçıların çoğunlukla iddia ettikleri gibi, tümüyle yok da değildir. Sürüngenlerin altçenelerinde birkaç kemik bulunur, memelilerin altçenelerinde ise tek bir kemik vardır. Memeli olmayanlara has çene kemikleri, memeli atalarında çene kemiğinin arkasına konumlanmış minik yumrucuklar durumuna gelinceye kadar, adım adım küçülmüştür. Memelilerdeki “çekiç” ve “örs” gibi kulak kemikleri bu yumrucukların torunlarıdır.

Yaratılışçılar, “böyle bir geçiş nasıl tamamlanabildi?” diye soruyorlar. Bir kemik kesinlikle ya çenede ya da kulaktadır. Buna karşılık paleontologlar, therapsid’lerin (memeli benzeri sürüngen) iki geçiş soyunu keşfetmiştir ki bunlarda, biri çok geçmeden çekiç ve örs kemikleri olacak eklem kemiklerinden ve eski dördülden, öteki (modern memelilerde) olduğu gibi dentary ve squamosal kemiklerden oluşan ikili bir çene kemikleri bulunmaktadır. Hoş bu konuyla ilgili, Australopithecus aferensis’ten, insansı maymununkine benzer damak yapısına, insan dik duruşuna ve aynı ağırlıktaki bir insansı maymunun kafatasından daha büyük ama bizimkinden tam 1000 cm3 küçük olan bir kafatası hacmine sahip olan o en eski insandan daha iyi bir geçiş formu ne olabilir ki? Çok eski kayalarda keşfedilmiş yarım düzine insan türünden her birini Tanrı yaratmışsa, gitgide daha bugünküne yaklaşan özellikleri -artan kafatası hacmini, küçülmüş yüz ve dişleri, daha iri vücudu- niçin zamanın akışı içinde ardışık olarak yarattı ki? Evrimi taklit etmek, bu yolla bizim inancımızı sınamak için mi?

Evrimin bu olgularıyla ve kendi konumlarının felsefi iflasıyla karşı karşıya kalan yaratılışçılar tumturaklı iddialarını ayakta tutmak için tahrifatlardan ve kinayelerden medet umuyorlar. Bu sözlerim kulağınıza çok sert geliyorsa, sebebi bu tür davranışların gerçekten başlıca hedeflerinden biri olmamdır.

Kesintili denge yaratılışçılarca çarpıtılıyor

Ben kendimi, değişimin düzgün şekilde aşama aşama değil, sıçramalı ya da epizodik şekilde yaşandığını öne süren evrimciler arasında sayıyorum. 1972’de, çalışma arkadaşım Niles Eldredge ile birlikte kesintili denge kuramını geliştirdik. Fosil kaydının önemli iki olgusunun -yeni türlerin jeolojik olarak “aniden” ortaya çıkışının ve ardından uzun süreli değişmezlik dönemlerinin (stasis)- fosil kayıtlarındaki eksiklik ve kusurları değil, evrimci kuramın öngörülerini yansıttığını öne sürdük. Kuramların çoğuna göre küçük popülasyonlar yeni türlerin kaynağıdır ve türleşme süreci binlerce ya da on binlerce yılı kapsar. Bizim yaşamlarımızla ölçüldüğünde bu denli uzun olan zaman süresi, jeolojik olarak bir mikro saniyedir. Bu da, omurgasız bir türün fosilinin on milyon yılı aşkın yaşam süresinin yüzde birinden azına denk düşer. Öte yandan, büyük, geniş alanlara yayılmış ve istikrarlı bir yapıya sahip türlerin pek fazla değişmesi beklenemez. Geniş popülasyonların devinimsizliğinin ve durağanlığının (inertia), çoğu fosil türlerinin milyonlarca yıl değişmeden kalışlarını (stasis) açıkladığına inanırız. Fosil kayıtlarındaki yaygın (pervasive) eğilimlere büyük ölçüde farklı bir açıklama getirmek için kesintili denge kuramını önerdik. Bu eğilimlerin kuşaklar içindeki aşamalı değişmeye bağlanamayacağını, türlerin belli çeşitlerinin farklı başarılarından kaynaklanması gerektiğini öne sürdük. Bir eğilimin, eğik bir düzlemde yuvarlanma biçiminde olmasından çok, katlar arasındaki merdivenden yukarıya çıkmak gibi (kesintili ve duraksamalı) olduğunu belirttik.

Genel eğilimleri açıklamak üzere kesintili dengeleri öne sürmemizden bu yana, yaratılışçıların kasıtlı mı, yoksa budalalıktan ötürü mü bilmiyorum, bunu fosil kayıtlarının hiçbir geçiş formu içermediğinin kabulü olarak alıntılamaları insanı çileden çıkarıyor. Türler düzeyinde geçiş formları genellikle yoktur, ama büyük topluluklar arasında bol miktarda bulunur. Böyle olduğu halde, “Harvard Bilimcilerinin Evrimi Kabul Etmeleri Bir Aldatmacadır” başlıklı broşürde: “Gould ve Eldrege’in, Darwincileri içlerine sindirmeye zorladıkları kesintili denge olguları, Bryan’ın ısrarla üzerinde durduğu ve Tanrı’nın bizlere Kitabı Mukaddes’te açıklamış olduğu tabloya uyuyor” deniyor.

Birçok yaratılışçı çarpıtmaları sürdürerek, kesintili denge kuramını ilk büyük genetikçilerden Richard Goldschmidt’in kanılarının bir karikatürüyle özdeşleştiriyorlar. Goldschmidt 1940’ta yayımladığı ünlü kitabında, yeni grupların büyük mutasyonlar yoluyla hepsinin birden ortaya çıkabileceklerini kanıtlamaya çalışıyordu. Aniden dönüşüm geçirmiş bu yaratıklardan, “geleceği parlak ucubeler” olarak söz ediyordu (Karikatürleştirilmemiş metnin bazı yanları benim de ilgimi çekmişti, ama Goldschmidt’in kuramının, kesintili denge ile hiçbir ilişkisi yoktur. Yaratılışçı Luther Sunderland, ‘kesintili dengenin geleceği parlak ucubeleri’ kuramından söz ederek, geleceği parlak okuyucularına, “Bu, evrim karşıtlarının bütün yaşamın ortak bir ataya bağlı olduğu kuramını destekleyen hiçbir fosil kaydı olmadığını ileri sürmekte haklı olduklarının, üstü kapalı şekilde kabulü anlamına gelir” diyor. Duane Gish şöyle yazıyor: “Goldschmidt’e ve şimdi anlaşıldığı kadarıyla Gould’a göre, bir sürüngen yumurtladı ve ilk kuş, telekleri ve diğer her şeyiyle bu yumurtadan üredi.” Entelektüel çevrede böyle bir saçmalığa inanan her evrimciye gülüp geçilir; oysa kuşların kökeni konusunda yumurtanın içinde iş bitiren Tanrı gibi bir senaryoyu kafasında kurabilecek tek kuram, yaratılışçılıktır.

Yaratılışçılar beni hem öfkelendiriyor, hem de eğlendiriyor; ama çoğu kez derin bir üzüntü duyuyorum. Çünkü yaratılışçı çağrılara yanıt veren bunca insanın başları haklı nedenlerle sıkıntıya giriyor, ama öfkelerini yanlış hedefe yöneltiyorlar. Bilim insanlarının birçoğunun dogmacı ve seçkinci oldukları doğrudur. “Bilim adamları X marka ilacın ayak parmağınızdaki iltihaplı nasırı diğerlerinden on kez daha çabuk iyileştirdiğini söylüyor” diyen reklamlardaki beyaz gömleklilerin, bizleri temsil etmelerine izin verdiğimiz de. Yeni bir ruhban sınıfı olarak ortaya çıkmaktan çıkar sağladığımız için bununla gerektiği gibi mücadele etmedik. Ayrıca kimliği belirsiz ve bürokratik devlet erkinin yaşamlarımızın içine davetsiz olarak gitgide daha fazla girdiği, bireylerin ve toplumların seçim haklarını yok ettiği de doğrudur. Yukarıdan dayatılan ve yerel çabanın katkıda bulunmadığı okul öğretim programları, bütün bu alanlara bir başka saldırı olarak da görülebilir. Ama bunun suçlusu evrim ya da doğal evrenin bir başka olgusu olamaz. Meşru düşmanlarınızı saptayıp savaşın, ama biz o düşmanların arasında değiliz.

Üzülüyorum, çünkü bu hengamenin pratik sonucu yaratılışçılığı içerecek bir kapsama genişlemeyecek olsa da (ki beni bu da üzerdi), ortaöğretim programlarında evrim konusunun daha az yer almasına ya da programlardan çıkarılmasına yol açacaktır. Evrim, bilimin geliştirdiği yarım düzine “büyük düşünce”den biridir. Hepimizi hayran bırakan soyağacının derin sorunlarını, “kökler” olgusunu ele alır ve açıklığa kavuşturur. Nereden geldik? Yaşam nerede ortaya çıktı? Nasıl gelişti? Organizmaların birbirleriyle ilişkisi ne? Bütün bunlar bizleri düşünmeye, üzerlerinde kafa yormaya, merak etmeye zorlar. Milyonları bu bilgiden yoksun kılarak, biyolojiyi bir kere daha farklı malzemeyi esnek ve yumuşak bir birleşim olarak birbirine dokuyan ipler olmadan, donuk ve birbiriyle ilgisiz olgular dizisi olarak mı öğreteceğiz?

Ama ben en çok, çalışma arkadaşlarımın arasında yeni fark etmeye başladığım bir eğilimden üzülüyorum. Şimdilerde bazılarının evrimci biyolojiye yeni bir yaşam getirmiş bulunan kuram konusundaki sağlıklı tartışmaların sesini kısmak istediklerini seziyorum. Bunun, çarpıtılarak da olsa, yaratılışçıların değirmenine su taşımaktan başka bir şey olmadığını söylüyorlar. Belki de bizim başlarımızı eğip, bizim açımızdan bir tür kadim din olan katı Darwincilik bayrağı etrafında toplanmamız gerekiyor.

Ama bir başka metaforu devralıp dört bir yanı mahva götüren yollarla kuşatılmış düz ve dar bir patikada ilerlemek zorunda olduğumuzu da anlamamız gerekiyor. Çünkü eğer var olmayan ve olmaması gereken bir noktada birleşik bir cephe sunmak için yanlış bir çaba uğruna, doğayı anlamaya yönelmiş araştırmamızı bastırmaya ve entelektüel heyecanımızı söndürmeye başlarsak, işte o zaman gerçekten yok olup gitmişizdir.

DİPNOTLAR

1) Scopes Davası: Dyton’da (Tennessee) 10 Temmuz 1925’te başlayan, 21 Temmuz 1925’te sona eren yargılama. 20. yüzyıl ABD tarihinin kamuoyunun en yoğun ilgisini çeken hukuk davalarından biriydi. İddia edilen suç, Dayton’da Rhea lisesinin bilim öğretmeni John Thomas Scopes’un, okullarda evrim kuramını anlatmayı yasaklayan Tennessee eyalet yasasını çiğnemiş olmasıydı.

Tennessee eyaleti bu ilk evrim karşıtı yasayı 13 Mart 1925’te kabul etmişti. Yasa esas olarak, “üniversitelerde, eyalet normal okullarında ve diğer okullarda insanın Kitabı Mukaddes’teki ilahi yaratılış öyküsüne karşıt, onun yerine insanın daha aşağı bir hayvan takımından geldiğini ileri süren bir kuramı öğretmenin” yasa dışı olduğunu belirtiyordu.

Duruşmada devlet adına savcılığı ABD Kongresi üyesi ve eski dışişleri bakanı W. J. Bryan, Scopes’un savunmasını ise ünlü hukukçu C. Darrow üstlenmişlerdi. Mahkeme, yasanın anayasaya uygunluğunu ve Darwin’in kuramının geçerliliğini ele almayı baştan reddederek, Scopes’un yalnızca öğrencilerine evrim kuramını öğretip öğretmediğini ele aldı ve Scopes’u 100 dolar para cezasına çarptırdı. (Encyclopaedia Britannica, XX, pp.125-26, 1971)

2) Yenikonuş (Newspeak): George Orwell’ın 1984 romanında kurguladığı totaliter devletin resmi konuşma dili. Kelime sayısının giderek azaltılmasına ve dildeki kısıtlamayla düşüncenin sınırlandırılmasına dayanır. (Çev.)

Şu meşhur ‘indirgenemez komplekslik’

Standart

Indirgenemez komplekslik kavrami, Akilli Tasarim (AT) hareketini savunanlarin en fazla basvurduklari ve belki de AT’nin bilimsel bir teori oldugunu savunmak için kullandiklari yegâne argüman olarak karsimiza çikiyor. Aslinda indirgenemez komplekslik, AT’nin ispatlanmasi için kullanilamaz yani dogru olmasi AT’nin dogrulugunu göstermez ama bu yazimda bu konuyu bir kenara birakip indirgenemez kompleksligin bilimsel konumunu inceleyecegim.

Indirgenemez komplekslik kavraminin mucidi olan Michael J. Behe, 1996 yilinda yazdigi Darwin’in Kara Kutusu (Darwin’s Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution) kitabinda indirgenemez kompleksligi söyle tanimliyor:

By irreducibly complex I mean a single system composed of several well-matched, interacting parts that contribute to the basic function, wherein the removal of any one of the parts causes the system to effectively cease functioning. (s. 39)

An irreducibly complex system cannot be produced directly (that is, by continuously improving the initial function, which continues to work by the same mechanism) by slight, successive modifications of a precursor system, because any precursor to an irreducibly complex system that is missing a part is by definition nonfunctional. (s. 39)

Burda Michael Behe, asagi yukari söyle diyor:
Indirgenemez kompleks sistem ile temel fonksiyona katkida bulunan, birbiriyle etkilesim halinde olan, iyi eslesmis çesitli parçalardan olusan ve bu parçalardan herhangi birinin çikarilmasiyla çalismasi sonlanacak olan tek bir sistemi ifade ediyorum.

Indirgenemez kompleks bir sistem, öncü bir sistemin ufak, birbirini takip eden degisimleriyle direk olarak (yani ayni mekanizma ile çalisip ilk fonksiyonu devamli olarak gelistirerek) üretilemez çünkü indirgenemez kompleks bir sisteme giden herhangi bir öncü sistem tanim geregi islevsizdir.

Iste Michael Behe indirgenemez kompleks sistemi böyle tanimliyor ve canlilarda bu özellikleri gösteren biyokimyasal yapilar oldugunu iddia ediyor. Bu yapilara örnekler veriyor ve kitabinda bunlari uzun uzun anlatiyor. Örnek olarak bakteri kamçisi (bacterial flagellum), kan pihtilasma sistemi (blood clotting system) ve bagisilik sistemi (immune system) gibi birkaç sistem veriyor ve bunlarin kendi tanimina göre indirgenemez kompleks olduklarini ve bu sebeple de evrimlesmis olamayacaklarini iddia ediyor.

Simdi ilk olarak Michael Behe’nin yaptigi indirgenemez komplekslik tanimini ve daha sonra da bu tanim geregi evrimlesmis olamayacagini düsündügü sistemleri inceleyelim.

Behe yasamin tasarlanmis olmasi gerektigi sonucuna su mantiksal düzen içinde ulasiyor. Tanim geregi, indirgenemez kompleks bir sistemin bir parçasi eksik öncüsünün islevsiz olmasi gerekiyor. Böylece dogal seçilimde islevsiz bir yapinin seçilmis olamayacagi ve böylece indirgenemez kompleks yapinin bir bütün olarak tasarlanmis olmasi gerektigi sonucuna varliyor. Ama gerçekte durum böyle degil. Ilk olarak öncü bir sistemin daha az parçadan olusmasi gibi bir zorunluluk yokur, yani daha fazla parçadan da olusuyor olabilir. Ikinci olarak öncü sistem farkli bir görevi yapiyor olabilir, yani öncü sistemin tanimdaki gibi islevsiz olmasi sarti yoktur. Öncü sistem farkli bir fonksiyonu gerçeklestiriyor olabilir. Görüldügü gibi Behe’nin kurmus oldugu mantiksal düzende belirgin bir sorun var. Behe’nin indirgenemez komplekslik tanimina uygun yapilar olabilir ama bu onlarin evrimlesmis olamayacagi anlamina gelmez.

Peki Behe’nin indirgenemez kompleks oldugunu düsündügü, dolayisiyla da evrimlesmis olamayacagini ileri sürdügü ve “biyokimyasal makineler” olarak adlandirdigi yapilar gerçekten evrimlesmis olamaz mi? Bu yapilar gerçekten de bir bütün halinde mi ortaya çikmis olmak zorunda? Iste bu noktada, Behe’nin vermis oldugu örnekler incelendiginde, bilim adamlari bu yapilarin evrimlesmis olabilecekleri sonucuna variyor. Ilk olarak bakteri kamçisini ele alalim.

Bakteri kamçisi
Flagellum yani kamçi organi prokaryot ve ökaryot hücrelerde bulunabiliyor. Bakteriler kamçilarini sivi ortamlarda hareket etmek için kullaniyorlar. Bakteri kamçisinin islevini ve yapisini Mustafa Akyol söyle açikliyor (1):

Organ, bakterinin hücre zarina tutturulmustur ve canli ritmik bir biçimde dalgalandirdigi bu kamçiyi bir palet gibi kullanarak diledigi yön ve hizda yüzebilir.

[…] Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlariyla ayni mekanik özellige sahiptir. Iki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kisim (rotor) ve bir duragan kisim (stator).

Bu organik motor, mekanik hareketler olusturan diger sistemlerden farklidir. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde sakli tutulan hazir enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynagi vardir: Bakteri, zarindan gelen bir asit akisindan aldigi enerjiyi kullanir. Motorun kendi iç yapisi ise olaganüstü derecede komplekstir. Kamçiyi olusturan yaklasik 240 ayri protein vardir.

[…] Bakteri kamçisini kitabinda detayli olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapisinin dahi, evrimi “yikmak” için yeterli oldugunu savunmaktadir.

Aslinda bakteri kamçisinin indirgenemez kompleks olup olmadigiyla veya evrimlesmis olup olamayacagiyla çok ilgisi yok ama yine de belirtmek lazim. Burda adi bahsi geçen bakteri kamçisini olusturan farkli protein sayisi olan 240 dogru degil. Bakteri kamçilarinin çok daha az proteinle olustuklari yapilan arastirmalarda ortaya konmustur. Örnegin E. coli türü bakterinin kamçisinin yapisinda 18-20 farkli protein bulunmaktadir (2). Ayrica farkli bakteri türlerinde farkli (E. coli’ninkinden daha az) sayida proteinden olusan kamçi türleri vardir. Ökaryot hücrelerdeki kamçi ise “cilium” olarak adlandirilmaktadir. Yapi olarak bakteri kamçisindan oldukça farkli yapidadir. Örnegin bir hayvan sperm hücresindeki cilium 250 civarinda proteinden olusmaktadir (2). Aslinda sayilarda yapilan bu yanlisligin çok da önemi yok. Asil önemli olan nokta bakteri kamçisinin herhangi bir parçasi çikarildiginda islevsiz olacagi ve bu sebeple evrimlesmis olamayacagi gibi hatali bir sonuca varilmis olmasidir.

Yapilan homoloji çalismalari bakteri kamçisi ile “tip III salgilama sistemi” (type III secretory system) (TTSS)’nin birçok parçasinin birbiriyle iliskiligi oldugunu hatta bazi bakterilerde tamamen ayni oldugunu göstermektedir (3). TTSS bakterilerin baska hücrelerin içine protein aktarmak için kullandigi bir yapidir. Hatta bazi ölümcül bakteriler ürettikleri protein toksinleri bu yöntemle kurbanlarinin hücrelerine bu yolla aktarirlar (4). TTSS’nin protein yapisi üzerinde yapilan arastirmalarda bakteri kamçisinin bazal (temel) bölümünün TTSS ile direk homolog oldugunu göstermektedir (4). Yani indirgenemez kompleks oldugu iddia edilen bakteri kamçisinin ufak bir bölümünün oldukça islevsel oldugu görülmektedir. Behe ise tek bir parçanin bile çikarilmasinin geri kalan kismi islevsiz kilacagini ve dogal seçilim mekanizmasi tarafindan seçilemeyecegini söylüyordu. Ama görüldügü gibi indirgenemez kompleks kavramina yapilan itirazdaki gibi öncü bir sistemin asil sistem ile ayni görevde olmasi zorunlulug yoktur. Farkli görevi yapan bir sistem gen eslesmesi, mutasyon ve dogal seçilim sayesinde baska bir islev gören bir yapiya dönüserek sagladigi avantaj sayesinde de korunarak gelecek nesillere aktarilabilir.

Peki bakteri kamçisinin TTSS’den nasil evrimlesmis olabilecegiyle ilgili neler biliniyor? Bu konuda en genis bilgiye Nick Matzke’nin makalesinden (4) ulasmak mümkün. Matzke makalesinde bakteri kamçisinin ve TTSS’nin yapisiyla ilgili bilgi veriyor, bakteri kamçisinin evrimiyle ilgili önceki modeller hakkinda bilgi veriyor ve daha sonra kendi modelini anlatiyor. Bu modellerin kesin dogru oldugunu iddia etmek mümkün degildir ama zaten bu modellerin amaci da bu yapilarin nasil evrimlesmis olabilecegiyle ilgili mantikli, olasi varsayimlar ortaya koymaktir çünkü Behe indirgenemez kompleks oldugunu söyledigi yapilar için bu tip olasi modellerin olusturulmasinin mümkün olmadigini söylemektedir.

Bakteri kamçisini bir kenara koyarsak yilan baligi sperm hücresinin kamçisinda (ökaryot bir hücrede oldugu için cilium) üç önemli bölüm eksiktir. Yani Behe’nin kitabinda indirgenemez kompleks oldugunu iddia ettigi ve bu yapinin vazgeçilmez parçalari olarak belirttigi bazi parçalar bu yilan baligi sperm hücresi kamçisinda bulunmamaktadir ve buna ragmen normal olarak görevini görmektedir (6). Bu da Behe’nin belirttigi yapinin kendi tanimina göre indirgenemez kompleks olmadigini göstermektedir.

Kan Pıhtılaşma Sistemi
Michael Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği bir başka sistem de omurgalılardaki kan pıhtılaşma sistemidir. Omurgalıların kan pıhtılaşma sistemi “kaskat” olarak adlandırılan bir yapıdadır. Yani bir nevi domino taşlarından kurulmuş bir sistemdir ve son hamlede kan pıhtılaşması gerçekleşir. Sistemde görevli proteinler, kofaktörler (enzimlerin çalışmasını sağlayan maddeler) ve proteazlar (proteinleri peptit bağlarını kopararak parçalayan enzimler) görev almaktadır. Kan pıhtılaşması iki farklı yolla gerçekleşebilir: İntrensek ve ekstrensek yol. Bu iki yol Jeremy M. Berg’un Biochemistry kitabında aşağıdaki şekilde gösterilmektedir.

İntrensek ve Ekstrensek Yollar

Bu şekilde pembe ile gösterilenler maddelerin aktif olmayan, sarı ile gösterilenler ise aktif halledir, mavi ile gösterilenler ise kofaktörlerdir. Ayrıca tüm Roma Rakamıyla gösterilenler rakamın önüne “faktör” koyularak okunur. Örnek vermek gerekirse faktör VIIIa bir kofaktördür ve aktif haldeki faktör IX (yani faktör IXa)’un yardımcı olarak inaktif haldeki faktör X’u aktive hali olan faktör Xa‘ya dönüşmesini sağlar. Şekilden bakarak aynı mantıkla her adımda neler olduğunu anlayabilirsiniz.

Şekilden görülebileceği gibi intrensek ve ekstrensek yollar bir noktada birleşir. İki yolla da faktör X aktive edilir ve faktör Xa ile faktör Va, protrombini trombine dönüştürür. Trombin ise kan plazmasında çözünebilir bir protein olan fibrinojeni parçalayarak fibrine dönüşmesini sağlar ve daha sonra faktör XIIIa‘nın da devreye girmesiyle fibrin pıhtıları oluşarak gerekli yerlerin tıkanması sağlanır. Burda temel yapıyı kısaca anlatmak istedim, daha ayrıntılı bilgi için buraya, buraya ve buraya bakabilirsiniz.

İşte Michael Behe bu sistemin indirgenemez kompleks olduğunu ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağını iddia ediyor. Yani Michael Behe’nin tanımına göre bu sistemin bir parçasının bile olmaması sistemin çökmesine, çalışmamasına sebep olacaktır. Ama intrensek yolda karşımıza çıkan faktör XII veya diğer adıyla Hageman faktörü yunuslarda ve balinalarda yoktur (5) ama kan pıhtılaşma sistemleri çalışmaktadır. Yani kan pıhtılaşma sisteminin indirgenemez kompleks olmadığını çok açık bir şekilde görmekteyiz. Ama bunu Michael Behe de görüyor. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’ndeki bir forumda Kenneth Miller ile Michael Behe karşılıklı tartışırken (tartışma metnine buradan ulaşabilirsiniz) Miller yunuslardaki bu olayı dile getiriyor ve Behe kan pıhtılaşma sisteminde gereksiz parçalar olduğunu kabul ediyor. Behe bu sebeple bütün pıhtılaşma sistemi yerine bu sistem içindeki sadece 4 parçayı (fibrinojen, protrombin, Stuart faktörü, and proakselerin) seçerek bunların indirgenemez kompleks bir sistemin parçaları olduğunu söylüyor. Ama ortada sadece bu parçalardan oluşan bir sistem yok gerçekte ve evrim sürecinde sadece bu parçalardan oluşan bir sistemin oluşması şart değildir. Kaldı ki Behe’nin kitabında söylediği gibi kan pıhtılaşma sisteminin moleküler evrimiyle ilgili hiçbir şey bilinmiyor falan değildir. Literatürde bu konuyla ilgili birçok makale ve çalışma vardır. PubMed‘de arama yaparak bu konu ile ilgili yazılmış makalelerin listesini görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da bu konuyla ilgili önemli birçok referansa ve linke ulaşabilirsiniz. Yani Michael Behe ya bilimsel literatürü pek iyi takip etmiyor ya okuyucularının takip etmediğini düşünerek bol keseden atıyor ya da hiçbir açıklamayı nedense tatmin edici bulmuyor.

Bağışıklık Sistemi
Michael Behe, Darwin’in Kara Kutusu kitabının 6. bölümünü bağışıklık sisteminin parçası olan ve indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği 3 sisteme ayırıyor. Bu 3 sistemin neden indirgenemez kompleks olmadığı Matt Inlay tarafından Evolving Immunity başlıklı yazısında ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Bu 3 sistemden biri olan tamamlayıcı sistemin (Complement System) neden indirgenemez kompleks olmadığı Mike Coon’un Is the Complement System Irreducibly Complex? başlıklı yazısında incelenmektedir. Ayrıca bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiği konusunda da birçok bilimsel makale mevcuttur. Mesela daha önce linkini vermiş olduğum PubMed‘de arama yaparak bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili ne kadar çok makale olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da konu ilgili faydalı kaynaklara ulaşabilirsiniz. Ama nedense bunların hiçbiri Michael Behe için yeterli olmuyor. Amerika’da Dover’daki Akıllı Tasarım davasının kararında Yargıç Jones, Behe’ye bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili 58 peer-reviewed (hakemli dergilerde) makale, 9 kitap ve birkaç ders kitabı bölümü gösterildiğini ama Behe’nin bunların hiçbirini yeterli görmediğini söylüyor. Hem de bu kitapların ve makalelerin çok büyük bir kısmını okumamış olmasına rağmen kendi istediği şekilde bir evrim sürecinin bu kitap ve makalelerde anlatılmadığını düşündüğünü söylüyor. Ayrıca yine bu davada verdiği ifadesinde bir yerde bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiğiyle ilgili araştırma yapmadığını çünkü bunun verimli bir çalışma olmayacağını (yani sonuca ulaşamayacağını) düşündüğünü söylüyor. Yani Behe bunun olamayacağına kendini öyle inandırmış ki konuyla ilgili ne tüm bilimsel görüşleri ve bakış açılarını inceleme gereği duyuyor ne de nasıl evrimleşmiş olabileceğini ve kökenini kendi araştırıyor. Aslında bu sadece bağışıklık sistemi ile ilgili de değil. Yukarda anlattığım diğer yapılar için de aynı şey geçerli.

Sonuç
Tüm bunlar bize Michael Behe’nin en başında önemli bir hata yaptığını göstermektedir. Michael Behe bir biyokimyacıdır ve özellikle de protein sistemleriyle uğraşmaktadır. Proteinlerden oluşan kompleks yapıların evrimi konusunda yanlış bir düşüncesi var. Behe şöyle düşünüyor: Elimizde 100 proteinden oluşan kompleks bir sistem varsa bu sistemin evrimleşmiş olması için daha önce 99 proteinden oluşan ve aynı görevi yapan bir yapı olmalıdır. 99 proteinlik yapı ise ancak 98 proteinlik ve aynı görevi yapan bir yapıdan evrimleşmiş olmalı. İşte Behe biyokimyasal yapıların evriminin böyle olması gerektiğini düşünüyor. Ama bunun böyle olması gerekmediği çok açık. Proteinlerden oluşan yapıların evrimi DNA yapısındaki değişikliklerle olur ve DNA yapısında oluşacak değişikliğin tek bir protein eklenmesine veya yapı içindeki sadece bir proteinin değişmesine sebep olmak zorunda olmadığı çok açıktır. Ayrıca öncü bir sistemin aynı görevi yapıyor olma gibi bir zorunluluğu da mevcut değildir. Ama Behe böyle olması gerektiğini düşünüyor ve bu tip adım adım kademeli bir evrim sürecinin bilim adamları tarafından açıklanamadığını söylüyor. Yani yukarda anlattığım gibi Behe’nin kendisine sunulan ve bu yapıların olası evrim modellerini anlatan makale ve kitapları bu sebeple kabul etmiyor ve yeterli görmüyor. Sanırım bu sebeple Behe hiçbir zaman bu açıdan kendini tatmin eden bir evrim modeliyle karşılaşmayacak çünkü beklediği şey zaten mümkün olmayan birşey.

En son olarak da Michael Behe’nin veya başka birinin şimdiye kadar, herhangi bir yapının indirgenemez kompleks olduğunu ve evrimleşmiş olamayacağını savunduğu ve hakemli dergilerde yayınlanmış hiçbir makale olmadığını belirtmek istiyorum. Sanırım Behe artık, konuyu fazla bilmeyen ve araştırma yapma imkanı olmayan insanları etkilemek için kitap yazmak yerine bilimsel olduğunu iddia ettiği argümanlarını hakemli dergilerdeki makaleleriyle bilim adamlarına sunmalı.

Akıllı Tasarım hareketi argümanlarını bilgisizlikten almaktadır. Bilimde bazı boşluklar yaratıp bunların sebebini akıllı bir tasarımcıya atfetmek bilimin araştırma, gözlem ve deney gibi kademelerini ortadan kaldırmak ve yüzyıllar öncesinin gücünü bilgisizlikten alan düşüncelerini kabullenmekten başka birşey değildir. Baksanıza Behe bağışıklı sistemiyle ilgili araştırmalarda sonuca ulaşılamayacağını düşündüğü için araştırmadığını söylüyor. Bu nasıl bir bilimsel yaklaşımdır. Bir bilim adamı böyle önyargılarla hareket etmemelidir. Behe işin başından kendi kriterlerine göre evrimleşmiş olmayacağına karar veriyor ve bu sebeple o yapıları araştırmıyor hatta yapılan tüm araştırmaları inceleme gereği bile duymuyor.
Bir de Akıllı Tasarımcılar teorilerinin bilimsel olduğu iddiasıyla okullarda öğrencilere öğretilmesi gerektiğini savunuyorlar. Hakkında hakemli saygın bilim dergilerinin hiçbirinde bir tane destekleyici makale yazılmamış bir teorinin (aslında ortada teorisi falan yok ama…) okullarda öğretilmesi çok yanlış olur.

Referanslar:
1. Mustafa Akyol, Akıllı Tasarım [Intelligent Design] Teorisi, 2004
2. N. J. Matzke, Evolution in (Brownian) space: a model for the origin of the bacterial flagellum, 2003
3. Ian Musgrave, Evolution of the Bacterial Flagella, 2000
4. Kenneth R. Miller, The Flagellum Unspun: The Collapse of “Irreducible Complexity”, 2004
5. Robinson, A. Jean, Kropatkin, Mona, and Aggeler, Paul M. 1969. Hageman Factor (Factor XII) Deficiency in Marine Mammals. Science 166:1420-1422.
6. Kenneth R. Miller, Answering the Biochemical Argument from Design, 2003