Rüyalar ve Dualar gerçekleşir mi?

Standart

Genellikle mucize iddiaları, duaların kabul olmasından tutun büyülerin/muskaların işe yaramasına kadar çok sayıda mistik iddiaya dayanır. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:

Annem kanser olmuştu, doktorlar bunun üzerine onun asla iyileşmeyeceğini söylemişlerdi. Kurtulmasının neredeyse olanaksız olduğu bu hastalıktan, dualarımız sayesinde kurtuldu.

Sihir ve büyü ile ilgili şöyle bir mucize iddiası da öne sürülebilir:

Yeni kiraladığımız ev ilk başta gözüme güzel gözükmüştü. Fakat o eve geldikten sonra başıma bir sürü talihsizlik geldi. İşimden kovuldum, sevgilimden ayrıldım… Yaşayabileceğim en kötü anları yaşadığımı diyebilirim. Sonra evi inceleyince evin içinde muska buldum… Böyle bir mucizevî olaydan sonra inançsız olmam imkânsız…

Bunun dışında rüyaya dayalı mucize iddialarından birine şu şekilde bir örnek verilebilir:

Ablamın uzun yıllar boyunca çocuğu olmuyordu. Bir gün rüyamda bebek sesi duydum, O sese yaklaşınca yeni doğmuş bir bebek olduğunu anladım. Bir hafta sonra da ablamın hamile olduğunu öğrendik. Bu tesadüf olamaz, muhakkak bir mucize olmalı.

Buna benzer iddiaların ardı arkası kesilmez. Hepsinin temel noktası, hatalı ilişki kurmanın sonucu olarak ‘mucize’ diye ortaya atılmış olmalarıdır. Dualarda, batıl inançlarda ve kişisel hayatımızda deneyimlediğimiz onca olayda düştüğümüz bir mantık hatası var. Aslında birbirleriyle bağlantılı olmayan iki olay, sırf bizlerin bazı şeyleri birbirleriyle bağlantılı olduğu fikrinde genel bir kanıya sahip olmamızdan dolayı birbirleriyle bağlantılı gibi durabilirler. Konu ile bağlantı kurmadan önce ‘olaylar arasında ilişki kurmanın evriminden’ söz etmek istiyorum.

Çok eski zamanlarda, henüz medeniyetler oluşmadan önce yaşayan iki insanı gözünüzün önüne getirin. Herhangi bir sebeple otların arkasından hışırtı sesleri geldiğini varsayalım. Bu hışırtı seslerinin ardından bu insanlardan birinin vahşi hayvanlarla ses arasında ilişki kurduğunu ve doğal olarak oradan kaçtığını; ikinci bireyin ise böyle bir ilişki kurmadığını ve o yerde kalmaya devam ettiğini tahayyül edersek ilişki kuran bireyin hayatta kalma şansının daha yüksek olduğunu anlayabiliriz. Bu durumda, atalarımızın ilişki kurma yönünde evrim geçirmiş olduğunu düşünmek ve bu sebeple ilişki kuran bir beyne sahip olduğumuzu savunmak tutarlı hale gelir. Ne var ki kurulan ilişkiler her zaman doğru olmayabilir. Örneğin çalı sesleri ile vahşi hayvanlar arasında ilişki kuranın yaşama şansı daha yüksek olsa da kurduğu ilişki hatalı olabilir. Bu durumda beynimizin kurduğu her ilişkiyi gözü kapalı kabul etmemiz gerekiyor. Bu durumda kurulan ilişkiyi, yeterli bir deneme-yanılma sürecinden geçirdikten sonra, yüksek yargılama gücümüzün etkisiyle sorgulamamız gerekmektedir. Dua ile gerçekleşen olay arasında kurulan ilişki, mutlak doğru bir sonucu vermeyebilir. Aynısı rüya ve mucize, muska ve kötülük ilişkileri için de geçerlidir.

Aslında birbirleriyle alakası olmayan iki olay, bizim ilişki kurma eğilimimizden ve birinin diğerinden sonra gerçekleşmesinden dolayı birbirleriyle bağlantılı gibi durabilir. Örneğin dua ettikten sonra duada bahsettiğimiz olayın gerçekleşmesi bizi ‘Dua ettiğim için bu olayı yaşadım’ düşüncesine yöneltebilir. Aslında dua eylemi ile bağlantısı olmayan bir olay gerçeklemiştir. Ama ilişki kurma yetimiz bu iki olay arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşündürmüştür. Burada ‘Post hoc ergo propter hoc’ olarak bilinen mantık hatasına düşülür. Bu deyimi ‘Bundan sonra o halde bunun sebebiyle’ olarak çevirmemiz mümkün. Mantık hatası ise şu şekilde işler:

1- (A) olayı gerçekleşti
2- (A) olayından sonra (B) olayı gerçekleşti.
3- O halde (A) olayı, (B) olayının sebebidir.

(B) olayının (A) olayından önce gerçeklemiş olması, (B)’nin (A) sebebiyle olduğunu göstermez. Bunun iddia edilebilmesi için (A) olayı ile (B) olayı arasında doğrudan bir ilişki kurulmalıdır. Birbirleriyle bağlantısız olan herhangi iki olay düşünün. Örneğin kitabınızı kaybetmiş olun(A olayı) ve tam bu sırada arkadaşınız kapınızı çalsın(B olayı). Bu iki olayın arka arkaya gerçekleşmiş olması, bu iki olay arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermeyecektir. Kitabınızı kaybetmeniz ile arkadaşınızın sizi ziyarete gelmiş olması bağlantısız olaylardır ve bu ikisinin arka arkaya gelmesi elbette tesadüftür. Tesadüf derken şunu kastediyorum: o an kitabınızı kaybetmemiş olabilirdiniz ve arkadaşınız sizi ziyaret etmiş olabilirdi; o an kitabınızı kaybetmiş olabilirdiniz ama arkadaşınız sizi ziyaret etmiyor olabilirdi. Şimdi (A) olayı yerine ‘dua etme’ eylemini (B) olayı yerine de ‘duada bahsi geçen olayın gerçekleşmesi’ ifadesini koyun veya (A) olayı için ‘rüya görme’ (B) olayı için ‘mucizevî gerçekleşme’ ifadelerini yerleştirin. Tüm bunlar birbirleriyle bağlantısız olan farklı iki olayı bağlantılı gibi görme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Dua etmeseniz de o olay gerçekleşecektir, rüyayı görmemiş olsaydınız da ablanız hamile kalacaktır/kalmayacaktır, evinizde muska olmasaydı da başınıza kötü olaylar gelecektir/gelmeyecektir. Bu olaylar arasında bağlantı olmadığı açıktır. Zira aynı şekilde o olayın tersi için dua etmiş olsaydınız, duanız gerçekleşmeyecekti. Farklı bir rüya görmüş olsaydınız, rüyanız gerçekleşmeyecekti. İki olayın bağlantılı olmadığını düşünmemiz için görmemiz gereken her şeyi dua/büyü/rüya olaylarında görmekteyiz. Bu durumda doğal olarak ‘post hoc ergo propter hoc’ mantık hatasına düşüldüğü savunulmalıdır. Bunun dışında dua etme ile duanın gerçekleşmesi arasında kurulan bağlantı kara kedi görme ve başınıza kötü bir olay gelme; merdivenin altından geçme ve bir akrabanın ölüm haberini duyma gibi batıl inançlarda da rastlanmaktadır.

Birbiriyle bağlantısız ama biri diğerinden sonra gelen iki olay düşünelim: örneğin bir gökdelenden aşağıya doğru taş bıraktığınızı, taşı bırakmadan önce ‘Taş, düşmeni emrediyorum’ dediğinizi varsayalım. Bu iki olay arasında bağlantı olup olmadığını test etmek için şunları yapabiliriz:

1- Taşı bıraktığınızda fakat ‘Düşmeni emrediyorum’ demediğinizde taşın düştüğü en az bir durum varsa
2- Taşı bıraktığınızda ve ‘Düşmeni emrediyorum’ dediğinizde taşın düşmediği en az bir durum varsa

…taşın düşmesi ile sizin sözünüz arasında bir bağlantı yok demektir. Dikkat edilecektir ki taş bırakıldığında sözler söylenmese bile taş düşecektir. Aşağıdan yüksek bir hava akımı verildiğini ve bu akımın yarattığı basıncın, taşa uygulanan yer çekimi kuvvetinden daha yüksek olduğunu varsayalım. Bu koşullar altında taş bırakılsa ve sözler söylense bile taş düşmeyecektir. Bu durumda iki koşulu da görmemizden kaynaklanarak, taş ile söz arasında doğrudan bir ilişki olmadığını anlayabiliriz. Aynı uygulamayı muska-kötülükle karşılaşma ilişkisi için düşünelim:

1- Muskanın olmadığı fakat başa kötülük gelen en az bir durum varsa
2- Muskanın olduğu fakat ciddi kötü durumlarla karşılaşılmadığı en az bir durum varsa

…muska ile yaşanan olay arasında doğrudan bir ilişki olmadığını anlayabiliriz. İki duruma da oldukça rastlanıldığı şüphe götürmez şekilde doğrudur. Muskanın olduğu durumlarda başınıza iyi şeyler de gelebilir; muskanın olmadığı durumlarda başınıza kötü şeyler de gelebilir. Aynı şey dua-iyileşme, rüya-gerçekleşme gibi bağlantılı sanılan ilişkilerde de geçerliliğini sürdürür.

Bunun dışında bahsettiğimiz dua/büyü/rüya mucizelerine dair küçük bir olasılık hesaplaması yaparsak bahsettiğim natüralist açıklamanın tutarlılığı gözler önüne gelecektir. Bir gün içinde milyarlarca insan rüya görür; bir gün içerisinde milyarlarca olay yaşanır. Bu milyarlarca rüyanın bazılarının gerçekleşmiş olması şaşılası bir durum mudur? Yüzlerce muska/büyü arasından bazılarının tutmuş olması şaşırılması gereken bir olay mıdır? İşin en dini içerikli olanını, duaları düşündüğümüzde; her gün hastanelerde binlerce, on binlerce, yüz binlerce hasta bulunur. Bu hastaların ailelerinde muhakkak dini bütün insanlar vardır ve bu hastalar için dua edecektirler. Bu hastalardan bazıları, doğal olarak, iyileşecektir. Fakat doktorların zorlu süreçleri, çabaları bir kenara atılarak bu iyileşmenin sebebi olarak dualar gösterilir. Bu tavır oldukça ukalaca bir tavırdır. Bunun dışında, iyileşmeyen o kadar hasta içerisinde iyileşenlerin ailelerinin duaları bu kadar önemsemeleri takdire şayandır. Bahsetmeye çalıştığım şey, görülen milyarlarca rüyadan gerçekleşmeyenlerin bir çöpe atılıp gerçekleşenlerin mucize olarak görülmesi; edilen onlarca duanın gerçekleşenleri mucize olarak görülürken gerçekleşmeyen sayısız duanın unutulması; yapılan büyüler arasında gerçekleşmeyenlerinin hafızadan silinirken gerçekleşenlerin büyütülerek göz önünde bulundurulması yalnızca algıda seçiciliktir. Buradan herhangi bir açıklama çıkmayacaktır.

Tüm bunları bir kenara bırakacak olursak olanak sınırlarının biraz dışına çıkıldığında duaların/büyülerin/rüyaların etkisiz olduğunu anlamamız kolaylaşacaktır. Nelly Karpova ile evlenmek için dua etmeyi deneyin; İstanbul’da iken beş dakika sonra New York’ta olmak için büyü yaptırın… Yüksek ihtimalle bunlar gerçekleşmeyecektir. Durum böyle olunca, fizik kurallarının biraz dışına çıkıldığında Tanrı’nın bu olaylara müdahale etmediğini düşünüyorsak fizik kuralları dâhilindeki olaylar için de Tanrı’nın doğal bir müdahalede bulunduğunu söylememiz için yeterli bir sebep yoktur.

Reklamlar

İkizler paradoksu ve Genel görelilik

Standart

Uzay yolculuğu insanı yaşlandırır mı? İşte size uzay-zaman mucizesinin kurbanı olan ikizlerin hikayesi ve Einstein’ın “hayatımın en mutlu düşüncesi” dediği fikri…

Einstein, mekanikle elektromanyetizmayı birleşik bir kuram haline getirirken, uzay ve zaman üzerindeki düşüncelerimizde köklü değişiklikler yapmak zorunda kaldı. Özellikle de, iki olayı ayıran zamanın, ancak bu olayın gerçekleştiği referans sistemi içerisinde ölçülmesi durumunda anlamı olabileceğini gösterdi. Bir başka referans sisteminden bakıldığında, iki olayı ayıran zaman aralığının görünürde uzun olduğunu ve bu sürenin, referans sistemlerinden birinin hızının diğerininkine göre ne kadar fazla olursa o kadar uzun olacağını ortaya koydu. Langevin’in ikizler paradoksu bunun daha iyi anlaşılmasını sağlar.

İkiz kardeşleri ele alalım. Biri gezegenlerarası bir gezi için füzeyle yola çıkar; ikincisi yeryüzünde kalır. Dünyada kalan kardeş için, çok büyük bir hızla hareket eden diğer kardeşin kalbi kendi kalbine göre daha yavaş atıyor gibi gözükmektedir. Birinci kardeş Dünya’ya döndüğünde ikinciden daha genç olacaktır. Ama olay ikinci kardeş açısından incelendiğinde, füzede bulunana göre sonuç farklı olacaktır. Onun için, Dünya’da kalan hareket halindedir; o halde Dünya’da kalanın kalbinin kendi kalbine göre daha yavaş çarptığını görecektir ve karşılaştıklarında birinci ikiz, ikinci ikizin daha genç kaldığı izlenimini edinecektir. Peki, kim haklıdır? Ne biri, ne de öteki… İşte bu soruna ancak Genel Görelilik açıklama getirecektir.

İkizler paradoksunda “aksayan” nokta, füzeyle giden ikizin belirli bir anda geri dönmüş olduğunun unutulmuş olmasıdır; zira ikizler tekrar Dünya’da buluşmuşlardır. Oysa, geri dönmek yavaşlamayı ve/veya yön değiştirmeyi gerektirmektedir. Demekki füzedeki ikiz her zaman düzgün doğrusal hareket yapmamış, yönünü değiştirmiştir. Oysa Einstein’ın özel görelilik kuramının sonuçları ancak, birbirlerine göre herhangi bir bağıl ivmesi olmayan düzgün öteleme durumundaki sistemler için geçerlidir. Demek ki, bir paradokstan çok bir mantık hatası söz konusudur.

Birbirlerine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemlerine uygulanan bu özel kuram, 1910’lu yıllarda Albert Einstein’ın zihnini meşgul ediyordu. Mantıksal olarak doğa yasalarının, bunları betimlemek için seçilen bakış açısı ne olursa olsun, aynı olması gerekiyordu. Bu yasaların yalnızca birbirine göre düzgün öteleme halinde olan referans sistemleri için değişmez olduğunu söylemek de keyfi bir yaklaşım gibi görünüyordu. Görelilik kuramını “genelleştirmek” mümkün olamaz mıydı?

Einstein’ı meşgul eden bir başka sorun daha vardı: Henüz açıklanamamış olsa bile, Newton’dan beri, herhangi bir cismin harekete karşıkoyan “eylemsizlik” kütlesiyle başka cisimlerce çekilmesini sağlayan “kütleçekimsel” kütlesinin aynı olduğu biliniyordu. Bu sorun güncelliğini hala korumaktadır ve bu eşitliğin doğrulanmasına yönelik yüksek duyarlıklı deneyler yapılmaktadır.

İşte bu sorunu araştıran Albert Einstein, kendisinin de dediği gibi, “hayatının en mutlu düşüncesi”ni buldu. Madem ki çekim kütlesiyle eylemsizlik kütlesi eşitti, bu durum eylemsizlikle kütle çekiminin iki ayrı bakış açısından yorumlanan bir ve aynı olgu olduğunu kanıtlamaz mıydı? Bu temel üzerine Einstein, uzay ve zaman kavramlarımızı bir defa daha değiştirmemize yol açacak karmaşık bir matematiksel kuram geliştirdi: uzay, üzerinde cisimlerin herhangi bir etkide bulunmadığı boş bir toplanma mekanı değildi; kütlelerin etkisiyle değişikliğe uğruyordu: her cisim, bir çeşit uzay-zaman oyuğu içinde yuvalanıyordu ve bu, cismin kütlesi arttıkça daha belirgin bir hale geliyordu.

Bugüne kadar genel göreliliğin geçerliliği deneysel olarak hiçbir şekilde olumsuzlanamamıştır. Dahası, “ikili pulsarlar” ve kara delikler gibi bazı gök cisimlerinin incelenmesi genel görelilik kuramına giderek daha fazla haklılık kazandırmaktadır.

Kaynak: İzafiyet

Işık hızında ve üzerinde yolculuk

Standart

Işık hızına yakın rölativistik hızlarda yolculuk yaptığınızda zaman sizin için yavaşlayacağı için yolculuğunuz “durağan” bir izleyiciyle kıyaslandığında çok daha kısa sürer. Örneğin, ışık hızına çok yakın bir hızda Alpha Centauri yıldızına doğru yola çıkıp oraya vardığınızda dünyadaki biri için 4 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen sizin için sadece birkaç hafta veya ay geçmiş olur. Yine, “sizin için” zaman yavaşlaması nedeniyle kısa sürecek olan 50 ışık yıllık bir mesafeye gidip döndüğünüzde dünyada 100 yıl geçmiş olduğunu, tüm hayatınızın ve tanıdıklarınızın yok olduğunu görürsünüz.

Tüm bu bahsettiğimiz, ışık hızını “konvansiyonel” yöntemlerle ulaşmaya çalıştığınızda gerçekleşir. Tabii ışık hızına ulaşmak veya aşmak biz kütleli varlıklar için mümkün değil. Fakat ışık hızının %95-97′si kadar bir hıza ulaşabilirseniz (ki pratikte mümkündür) yukarıda yazdıklarımıza çok benzer durumlar yaşarsınız. Yine Dünya’da Alpha Centauri’ye birkaç ayda gidersiniz; ama Dünya’da 5 yıl geçmiş olur. Bu hızla (ışık hızının %95-97’si hızla) binlerce, hatta milyonlarca ışık yılı uzağa kendi ömür sürenizin kısa bir diliminde gidip dönebilirsiniz. Lakin Dünya’da binlerce yıl geçmiş olacağını göz önünde bulundurmak durumundasınız.

ZAMAN, ISIK HIZI VE MADDE ARASINDAKI ILISKI..

Bu bölümde zamanla madde arasındaki ilişkiyi quantum fiziği müvacehesinde inceleyeceğim. Madde ışık hızını saptırıyorsa ve ışık hızı hızı zamanı yaratıyorsa, “madde, ışık hızı ve zaman” arasında bir ilişki olmalıdır. Bu ilişkinin doğası nedir?
Konuyu, okuması kolay olsun diye, birbiri ile ilgili dört ileti şeklinde yayınlamak istiyorum önce zamandan, sonra quantum mekaniğine göre zamandan, daha sonra da maddeden bahsedeceğim. Dördüncü iletimde ise bunlarla ilgili geliştirdiğim felsefi bir kuramı formüle etmeye çalışacam..

ZAMAN NEDiR?

Geçen, kullanılan, harcanan bir değerdir…sayıdır… Kendi dışındaki objelere ve olgulara anlam veren bir kavramdır…. Tek başına mevcut değildir… Bir referansa gereksinim gösterir. Bir başlangıcı vardır… Bu referans bir hareket de olabilir, bölünme, parçalanma, büyüme, genişleme, ortaya çıkma, yaratılma gibi fiziksel bir olgu da… Zaman, çeşitli süreçleri anlamamıza yardım eden, onlarla ilgili niteliklerden bazılarının ölçülmesinde kullanılan bir değerdir….
Tek başına zamandan bahsedilemez. Çünkü zaman tek başına bir değer değildir. Tek başına bir anlam taşımaz. Tek başına ölçülemez. Maddenin yaratıldığı an, zamanın başladıgı andır. Zaman ve madde birlikte, aynı anda, yaratılmıştır. Maddenin yaratıldığı mekan da dikkate alınınca, “uzay, madde ve zamanın” neden birbirleri ile ilgili olması gerektiği anlaşılır.
Enerjinin maddeye dönüştügü Big Bang, zamanın başladıgı anı simgeler. Zaman Big Bang’le birlikte başlamıstır. Madde de aynı anda yaratılmıştır. Big Bang zamanın doğduğu sıfır noktadır. O andaki uzay yöresi sıfır genişliktedir ve maddenin varlıgı sıfırdır. Zaman, uzay ve madde sıfırdır. Hiçbirşeyliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir, zamandan önceki dönem… Zaman ve madde öncesi dönem… Hatta uzay öncesi dönem…

Einstein’a göre zaman rölatiftir. Büyük cisimlerin yakınında zaman yavaşlar, hatta kara deliklerde durur. Einstein kara delikleri bilmiyordu, dolayısıyla, zamanın durabileceğini düşünemezdi ama, onun rölatif olduğunu ileri suren ilk bilim adamıydı. Işık hızının sınırı vardır. Işık saniyede 300 bin km’den daha hızlı hareket edemez. Zaman iki referans noktası arasındaki hareketi gösterdiğinden, ışık hızından hızlı olamaz. Yani zamanın maksimum hızı ışıgın hızına eşittir. Zaman ışık hızından daha hızlı geçemez ama, daha az geçebilir.
Peki, aynı şeyleri ışık hızı için de söyleyebilir miyiz? Evet, söyleyebiliriz… Işıgın en fazla gidebileceği hız saniyede 300 bin km’dir. Ama daha da az hareket edebilir!
Işık hızı geçilemez…. Ama neden? Çünkü ışığın fiziksel nitelikleri ile ilgili bir durum bu sınırdan sorumludur. Işık fotonlarının hız sınırı budur. En uygun koşullarda, ısık saniyede 300 bin km’yi geçemez.
Işık hızına bu sınırı koyan, daha doğrusu, bu sınır üzerinde etkili olan diğer etkenler var mıdır? Saniyede 300 bin km’den daha hızlı gidemeyecek ışıgı yavaşlatan nedenler var mıdır? Bunlar aynı zamanda zamanı yavaşlatan etkenler olabilir mi? Zamanı yavaşlatan etkenler var mıdır?
Vardır! Büyük kütlelerin yakınında zaman daha yavaş geçmektedir. Bir cisim büyük bir kütlenin ne kadar yakınında ise, o kadar uzun zamana tabi olmaktadır. O cisim için zaman o kadar yavaş olarak geçmektedir. Kütleçekim zamanı uzatmaktadır. Bu durum deneysel olarak kanıtlanmıstır. Atomik saat kullanarak, yeryüzündeki zamanın, 20 km yukardakinden daha yavaş geçtiği saptanmıştır… Einstein’in rölativite kuramı, bir kere daha kanıtlanmıştır…

Zamanın Big Bang’le başladığından bahsetmiştik. Big bang sırasında, bir nesnenin patladığına, zamanın, maddenin ve uzayın yaratıldıgına değinmiştik. Daha da ilginç olarak, Big Bang’in ilk saniyesinde, içinde yaşadığımiz evrenin yüzde 70’inin yaratıldıgını belirtmiştik. Öyle muhteşem bir genişleme idi ki bu, ışık hızı milyonlarca kere aşılmıştı. Bu nasıl olabilirdi? Işık hızı nasıl ve neden geçilmişti?
Big Bang öncesinde evrenin bilinmediğinden bahsetmiştim. O dönemdeki fizik kanunlarının hiç bilinmediğine değinmiştim. O dönemde zamanın olmadığını
vurgulamıştım. Zamanın olmaması, onun hızla geçmesi ile eşdeğerdir. O kadar hızla geçmektedir ki, zaman, o yoktur. Başlangıcı yoktur, sonu yoktur. Anlamı
yoktur. Tanımı yoktur. Referans noktaları yoktur. Bu koşullarda, bir şey patlamıstır. Uyacağı fiziksel bir kanun yoktur. Varsa bile o çok değişik bir kanundur. Bu
patlamada açığa çıkanlar o kadar çabuk hareket etmişlerdir ki, zaman saptanana kadar, aradan zaman geçmemiştir!

Nedir bütün bunların anlamı?
Big Bang’den önce madde yoktur! Madde, Big Bang sırasında yaratılmışıtır…… Bu durumun daha başka bir yorumu olabilir mi? Olabilir. Bu durum, Einstein’in rölativite kuramını desteklemektedir. Işık hızına sınır getiren nesne, maddedir, kütledir.Kütle nasıl uzay dokusunun kendi üzerinde katlanmasına neden oluyorsa, zamanı da yavaşlatmaktadır. Maddenin yakınlarında zaman katılığını kaybetmekte ve daha plastik bir nitelik (rölativite) kazanmaktadır. Kütle yoksa, zaman sonsuzdur. Kütle bu sonsuz hızı yavaşlatmaktadır. Işık hızını, zamanı, mevcut kütle saptamaktadır.

Big Bang öncesinde madde yoktur, zaman yoktur, uzay yoktur…. Bu nedenlerden dolayı, Big Bang’ın ilk saniyesi içinde evren bugünkünün yüzde 70’i
kadar genişleyebilmiştir. Big Bang zamanın ve maddenin olmadığı bir anda patlamıştır. Işık, zaman, madde ve uzayın olmadığı bir zaman ve mekanda patlamış ve genişlemiştir.
Görülüyor ki, zamanla kütle ve enerji arasında bir ilişki vardır. O da Einstein’a göre şu dur; E=MC^2…

Peki zamanla madde arasındaki ters ilişkinin nedeni ne olabilir? Büyük kütlelerin yakınlarında zaman neden yavaşlamaktadır? Bu durum quantum mekanigi ile açıklanabilir mi?

Bu soruyu yanıtlamadan önce kısaca zamanın ve maddenin quantum mekanik tanımına değinelim. Önce zamanın quantum mekanik tanımını inceleyelim….

QUANTUM MEKANİĞİNE GÖRE ZAMAN NEDİR?

ZAMANIN QUANTUM MEKANIK TANIMI..

Zaman hic bir zaman tersine işlemeyen bir değerdir.Bunun çok basit bir nedeni vardır. Işık saniyede 300 bin km’den daha hızlı gidemez.. Hiç bir şey o kadar hızlı gidemez. Zamanı saptayan ışık hızıdır. Dolayısıyla zaman geriye dönemez.. Işının bir kaynaktan etrafa yayılması da aynı şeydir. Hareket yalnız belli
bir yöne doğrudur. Geriye hareket olamaz.. Işık fotonları yalnız bir yöne doğru ilerler..

>Işık hızının geçilmeyeceği ve kesin olarak bir sayı ile saptandığı,termodinamik kanunlarının hüküm sürdüğü bir evrende yaşıyoruz. Zaman ve ısı yalnız bir yöne doğru hareket etmektedirler.

Mikroskopik dünyada zamanın akışı hissedilmez.. Bunun nedeni o dünyada zamanı ışığın saptamamasıdır. Karanlık bir ortamdır orası.. Dolayısıyla o dünyada zaman yoktur. O dünyada ayrıca ne üst vardır, ne alt, ne sağ vardır ne sol.. Orası sihirli bir dünyadır.

sihirbazlar bu dünyada mı yaşar?

> Atom üstü dünyada ışık hızı referansına bakarak zamanı değerlendirebiliriz. Öyle bir referans atomaltı dünyada yoktur. Hareketi referansa olarak almamız gerekir ama,Heisenberg’in belirsizlik ilkesi zamanı kesin olarak saptamamızı önler.. Hareketin kesinliksizliği vardır. Hiç bir şey kesin değildir. Her şey mümkündür.. Oradaki karmaşık fiziksel süreçlerin toplamı, kendini dış dünyaya bir düzen şeklinde yansıtır.
Kaosdan düzen doğar.. Işığın kaynağı olan atomlar, kendi dünyalarını onunla aydınlatamazlar belki ama,quantum mekanik davranışlarıyla atomüstü dünyadaki her türlü düzenin ve dengenin, tek kelime ile simetrinin, tesisini sağlarlar. Zaman, quantum dunyasında olmayan ama, oradaki quantum mekanik etkinliklerden kaynak alan ışık aracılıgı ile atomüstü evrene yansıyan bir değerdir.
> Quantum Mekanigine göre zaman, atom altı dünyadaki quantum mekanik süreçlerden arta kalan, bir artefakttır..

MADDE NEDİR?

Madde nedir? Bir enerjidir, Einstein’in ünlü formülünden hatırladığımız gibi:E=MC2….. Çifte doğalıdır. Hem dalgadır, hem de zerre.
Quantum fiziğine göre, kendisini oluşturan atomaltı ögelerin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Bunlar atom çekirdeği ve elektronlardan oluşmuşlardır. Atom çekirdeğini nötron ve protonlar oluşturur. Protonlar pozitif yüklü partiküllerdir ve quarklardan oluşmuşlardır. Nötronların yükü yoktur.. Nötronların protonların etrafında hale oluşturduğuna inanılmaktadır. Nötron ve protonlar farklı quarklardan oluşmuşlardır. Çekirdekdeki proton ve nötron sayısı maddenin kimyasal yapısını, yani elementleri saptar.
Quantum fiziğine göre maddeyi oluşturan atomaltı ögeler son derece kaotik bir davranış içindedirler. Hareketlerini ve birbirleri ile olan ilişkilerini, bire-bir anlamaya olanak yoktur. Onların yalnız istatistiki bir anlamı vardır. Birbirlerinin etkilerini nötralize ederler ve dışarıya yansıyan güçler atomaltı dünyadaki kaosu değil, o kaosdan çıkan düzeni yansıtırlar. Madde göründüğü gibi davranmayan bir nesnedir.. Bir tür yanıltmacadır, hayaldir.. Çünkü temel dogasını hiç bir zaman açığa vurmaz. Bizi kandırır. Dindarlar ve tasavvufcular bunu öteden beri söyler dururlardı zaten.. Ama nedenini açıklayamıyorlardı. Quantum mekaniği ise açıklayabiliyor. Atomaltı dünyada, daha önce de değindiğimiz gibi, ışık yoktur, üst, alt, on arka yoktur. Bir hareketin başlangıcı ve sonu yoktur, geldiği mi yoksa gittiği mi bilinmez..
Quantum mekaniğine göre madde davranışı belirsiz, kesin olmayan ögelerden oluşmuştur.

ZAMAN MADDE VE ISIK HIZI ARASINDAKI İLİSKİ.
FELSEFİ BİR KURAM…

Diğer iletilerde ışık hızını maddenin (kitlenin) sınırlandırdığından ve zamanın da ışık hızına bağlı olarak geçtiğinden, yani rölatif olduğundan bahsetmiştik.. Peki ama madde neden ve nasıl ışık hızını ve zamanı etkilemektedir? Quantum mekaniğine göre atomaltı evrende, quantum dunyasında, zamanın olmadıgını vurgulamıştık. Eğer gerçekten büyük kütlelerin civarında zaman yavaşlıyorsa, kütle, yani madde ile zaman arasında bir ilişki olmalıdır. Aynı şekilde ışık hızı ile zaman arasında da bir ilişki vardır. Ancak, ışık hızı ile zaman arasındaki ilişki birbirleri ile doğru orantılı, madde ile zaman arasındaki ilişki ise birbirleri ile ters orantılıdır. Bu durumda zamanın büyük cisimler yakınında yavaşlaması nedenini şöyle formüle edebilirim…

T=C^2/M

Burada T zaman, M kutle ve C^2 ışık hızının karesidir.

Buradaki ışık hızının karesi sembolik bir ifadedir. Aşağıda bu sembolik sayıyı neden kullandığımı açıklayacam…

Eğer büyük kütlelerin yakınında ışık hızı azalıyorsa, Hacı ‘nın bu formülü doğru olmalıdır. Gözlemler bana ait değil ama, formül bana aittir.. Zaten bu yüzden bu formülle ifade ettiğim kuram tümüyle felsefidir.. Bilimsel değil..

Yukardaki formülün yanı sıra, bu iletimde, zamanın yavaşlamasına quantum mekanik bir açıklama getirmek istiyorum. Şöyle ki;

Yukarda değindiğim üzere, quantum dünyasında zaman yoktur. Çünkü o ortamda fotonlar yoktur. Fotonlar o ortamın bir ögesi olamayacak kadar büyük partikül-dalga ikilemidirler. Bana göre zaman, “atomaltı mikro ortamdan atomüstü evrene, atom çekirdeğinin ve elektronların hareketi sırasında, ışık şeklinde yansıyan bir artefakttir”.

Kütle ne kadar küçükse zaman o kadar hızlı geçer. T=C^2/M formülüne göre, kütlenin olduğu bir ortamda, yine de saniyede 300 bin km den hızla hareket edemez. Zaman quantum ortamından dışa yansıyan bir artefakt ise, kütle ne kadar büyükse zaman etrafa o kadar az veya yavaş yayılacaktır. Çünkü, zaman ve ışık hızı, kütle ile ters orantılıdır. Kütlenin olmadığı durumda zaman ışık hızının karesine eşittir. Yani ışık hızı geçilebilir. “C^2’yi” Einstein’in E=MC^2 formülünden çalmadım. Benim bahsettigim “C^2” sembolik bir sayıdır. Başka türlü de yazılabilir.. Yani “C^N” şeklinde.. Ama kolay olsun diye öyle ifade ettim..Yani ışık hızının geçilebileceğini belirten bir sayıdır..

Kara deliklerde kütle ve kütleçekim çok yoğundur ve dolayısıyla onlardan ışık bile kaçamaz. Yani kara deliklerden zaman artefakti etrafa yayılamaz. Benim formüle göre ve gözlemlere göre, kütle ile ışık hızı arasındaki ilişki ters olduğuna göre, kara deliklerden ışığın kaçamaması ve kara delikler civarında zamanın yavaşlaması ve içinde durması normaldir. Bu formül ayrıca kara deliklerin doğası hakkında da, az çok, ip ucu vermektedir. Belki de kara delikler, atomaltı ögelerin atom oluşturmadan bir araya geldiği kütlelerdir. Quantum mekanik kanunları kara deliklere uygularsak, kara deliklerde atom parçalanmıs olduğu için, etrafa ışık ve zaman artefakti kaçamaz. Elektronlar protonlarla birleşmiş ve nötronları oluşturmuşlardır. Elektronların olmadığı ortamda ışık da olamaz.. Kara deliklerde zaman durur, ışık durur, bilinen fizik kanunları, örneğin quantum fiziği, durur.. Kara deliklerde atom yoktur.. Korkunç bir kütleçekim vardır. Atomun şimdiye kadar hiç bahsetmediğim ve asla gözlemlenmemiş kuramsal bir ögesinin kara deliklerde açığa çıkıyor olması olanağı bile vardır..

Kaynak: İzafiyet

Bilimsel açıklamalar, Evrim teorisi ve Tanrı

Standart

Efendim, biz biliyoruz ki şu anda canlılık var. Ve biliyoruz ki bir zamanlar yoktu. Tam ne zaman oluştuysa o zamanın yakınlarına gidelim. Şimdi diyebiliriz ki, beş dakika önce canlı yoktu ama şimdi var. Evrim olgusu ilk canlıların çok daha basit oluşu, şimdiki düzeye evrile evrile gelişidir. Bu evrilme sürecinde, bildiğimiz kimyasal etkilerin haricinde bir şeye rastlamak mümkün değildir. Bu türden, bilinen etkilerle bilinmeyen bir zaman diliminde neler olduğunu söyleyen teorilere “bilimsel açıklama” denir. Evrim teorisi bir bilimsel açıklamadır.

Yaratılış düşüncesi ise bilimsel olmaktan uzaktır çünkü bilinmeyen bir etkiyi işin içine dahil eder. Bu fikrin savunucuları genellikle argüman olarak doğal süreçlerin canlı gibi kompleks bir yapıyı oluşturma ihtimallerinin düşük olduğunu öne sürerler. Fakat, şu ana kadar gözlemlemediğimiz, bilinmeyen dış etkinin yalnız o zaman için varolma ihtimalini hesaplamazlar. Bu bilinmeyen etkinin yaratıcı olduğunu öne sürmek, hele ki kutsal kitaplarda tariflenen yaratıcının bu olduğunu öne sürmek içinse hiçbir yeterli delil yoktur.

Bu bilinmeyen etkiye her seferinde bilinmeyen etki demek yerine “tanrı” diyelim. Tanrının varlığını ve yokluğunu varsayarak ihtimal hesabını tekrar gözden geçirelim.

1. Tanrı var ise: Etki bilinmeyen birşey olduğundan tam olarak mahiyeti, ne işe yaradığı hakkında bir şey söylenemez. Belki bu etki evrenin oluşumu esnasında bir kez işe müdahil olmuş ve evrim gibi düşük ihtimalli bir olayın gerçekleşmesini sağlamış, veya herşey seyrinde giderken olaya müdahil olmuş ve pat diye “Adem”i yaratmıştır. Hangisini tercih edeceğini bilemediğimizden bu olasılıklardan hangisinin olduğu hakkında bu bilgilerle teorik olarak bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Bu durumda herşey bildiğimiz etkilerle gerçekleşmiş ve o düşük ihtimalli durum olmuş demektir. Ne gözlemsel açıdan ne teorik olarak sorun yoktur.

Bir benzetme yapacak olursak, Ali evde tek başınadır. Evin ilk durumunu bildiğimizi farzedelim. Eve geldiğimizde masanın üzerinde bir bardak görüyoruz ve evden çıkarken orada olmadığını biliyoruz. Bu örnek için bilinmeyen etki olan tanrının varlığını ve yokluğunu varsayıp tekrar düşünelim.

1. Tanrı var ise: Ne düşündüğü ve olaylara nerede ne zaman karışacağı bilinmediğinden, Ali doğmadan çok önce evreni Ali’nin bardağı masanın üzerine koymasını olanaklı kılacak şekilde programladığı mı yoksa Ali evdeyken bizzat bardağı kendisinin mi masanın üstüne koyduğu hakkında bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Ali bardağı masanın üzerine koymuştur. Çünkü evde Ali’den başka kimsenin olduğu bilinmemektedir. Peki neden Ali durduk yere bardağı masanın üzerine koysun? Belki su içmiştir. Veya başka bir şey de içmiş olabilir. Belki de canı sıkılmış, veya içinden bardağı alıp masanın üzerine koymak gelmiştir. Bunların hepsi olabilecek şeylerdir ve bilimsel açıklama sınıfına girer. Şimdi sorsak, Ali’nin evde bu zaman zarfında yapabileceği pratikte sonsuz sayıda işten bardağı masanın üzerine koyma seçeneğinin tutma olasılığı kaçtır? Çok düşük olduğu kesindir.

Bilimsel açıklamalarda olasılığı hesaplamanın yanlışlığı (istatistikteki bir şey olduktan sonra onun olasılığını hesaplamanın yanlış olduğu ilkesi) ortadadır. Çünkü ne kadar düşük olursa olsun öyle bir şeyin olduğu durumların varlığı bir yerlerde hata olduğunu gösterir.

Bunun asıl nedeni teorik olasılık ve deneysel olasılığın işin içine girmesi, bir de yapılan hiçbir deneyin bir diğerinin olasılığını etkilememesi ilkesidir.

Teorik olasılıkta değişkenler bellidir, varsayımlar vardır. Bunun üzerinden hesaplamalar yapılır. Deneysel olasılıksa şakaya gelmez, bütün değişkenleri hesaba katar. Çünkü o deneydir. Ölçtüğümüz şeydir. Yani, teorik olasılıkta ihmal edilen şeyler vardır. İstatistik yapmak bu şeyleri bulmak yerine, birçok deneme yaparak sonuç olarak olasılığın ne olduğunu bilmeye yarar. İstatistik bilimiyse kaç tane deney yaparsak, bulduğumuz sonucun ne kadar kesin olduğu gibi şeylerle ilgilenir. Ali’nin masaya bardak koymasının gerçek ihtimalini bulmak için belki bin tane gözlem yapmak gerekecektir. Bilimsel açıklamaların tipik özelliklerini gösteren bu örnekten de anlaşılacağı gibi olasılık hesaplamak faydasızdır.

Bunun ikinci nedeni, hesapladığımız olasılığın bir işe yaramamasıdır. Çünkü diyelim ki çok geniş bir araştırma ile hileli bir zarın, belli bir odadaki 6 gelme ihtimalini 3/4 bulduk. Sonra odanın tavanından bir delik açtık ve zarı içeri attık. İhtimal kaçtır? Hesapladığımız üzere 3/4’tür. Ama biz ne geldiğini görmedik. İçerde neler olduğunu bilmiyoruz. İçeri girip baktığımızda 4 geldiğini görürsek bunu neye bağlayacağız? Bilinmeyen bir etkiye yukarıdaki iki örnekte bağladığımız gibi aynı şekilde 4 gelme işini yükleyebilir veya doğal süreçlerle, 3/4’ten geriye kalan ihtimallerin bunu yaptığını öne sürebiliriz.

“Tanrı yok ise” seçeneğindeki olasılığın düşüklüğünün bir anlam ifade etmediğini gördüğümüze göre “tanrı var ise” seçeneğini inceleyebiliriz. Herşeyden önce bu, tanrı gibi birşeyin varlığını kabul eder ki bu şey şu ana kadar kontrollü deneylerde karşımıza hiç çıkmamıştır. Doğrudan gözlemlediğimiz vaki değildir bu mahiyeti ve keyfiyeti bilinmeyen etkiyi.

Eğer var ise seçeneğini ikiye böldük, birincisinde tanrının bardağın masaya intikal etmesi anında hiçbir etkisinin olmadığını ve diğerinde doğrudan etki ettiğini belirttik. Eğer birinci seçenek doğru ise, bardağı masaya koyan yine Ali olmalıdır. Tanrının olması olaya yalnızca anlam katar. Tanrı, değişikliği işin başında yapmıştır. Ne kadar başında dersiniz? Ali masaya bardağı koymadan yarım saat önce olabilir mi? Bunun ikinci seçecekten farkı var mıdır? Yoktur, gene işlere doğrudan müdahil olan bir etkiden bahsedilmektedir. O halde bu deistik tanrı, evrenin dışında, evreni yaratmış ve gerisini doğa yasalarına bırakmış bir tanrı olmalıdır.

Bu seçenekte, proses olarak, Ali’nin bizzat kendisinin bardağı alıp masaya koyması ve tanrının olmaması ile empirik açıdan çelişir bir yanı yoktur. Eklenen şey olgusal olmadığından bilimsel olarak incelenemez ve varlığı ya da yokluğu hakkında bir şey söylenemez. Varlığına gerek yoktur denir.

İkinci seçenekte eve gizlice girip bardağı masaya koyan bir tanrı vardır. Bilimde, olan şeylerin sürekli olması beklenir ki “ben arkamı döndüğümde buzdolabı nanik mi yaptı” gibi sorular sorulamasın. Esas olan ölçümdür, gözlemdir. Eğer tanrı sadece biz evde yokken eve girip bardağı masaya koyuyorsa bu tanrı da sınanamazdır denir. Sadece dolaylı etkisi sınanabilmektedir. Doğrudan gözlemlenmemiş bir şeyin fiziksel gerekliliğinden bahsedilemez. “Tanrı nedir?” diye sorulduğunda verilecek cevap empirik olmalıdır ki bu örnekteki tanrının bardağı masaya koymaktan başka bir işlevi yoktur. O halde, tanrı biz evde yokken bardağı masaya koyan etkidir denir. Bunun sınanabilir sonuçları nedir? Bardağın masada olması. Bakarız ve bardağın masada olduğunu görürüz, o halde tanrı vardır deriz. Ama bir dakika! Bu semantik bir probleme dönüştü bu haliyle. Tanımı bu şekilde yapılmış bir tanrıya vardır demek, bardak masanın üzerinde demekten öte bir şey değildir. Oysa ki biz bardağın oraya nasıl geldiğiyle ilgili prosesi öğrenmek istiyorduk. Bu seçenekte de açıkca görüldüğü gibi, Ali’nin ismini “tanrı” olarak değiştirmekten ibarettir.

Tıpkı elmanın yere düşmesindeki etken meleklerdir demek gibi… Eğer bizim yerçekimi dediğimiz şeye birileri melek demek istiyorsa desinler. Bu, anlaşmazlıktan öte bir şeye neden olmaz.

Ali örneği bütün bilimsel açıklamalar için tipik bir örnektir. Gördüğümüz üzere bilimsel olarak kabul edilebilecek tek yaklaşım tanrının yani bilinmeyen bir etkinin varlığının gereksiz olduğunu kabul etmektir. Aynı şeyi ilk örnek olan evrime uygularsanız, pat diye “Adem”in oluşmasının mı yoksa olasılığı düşük de olsa dış etkiye ihtiyaçsız olarak oluşumun mu daha olası olduğunu görürsünüz.

Kaynak: “Dehri Man

Doğa olayları, doğal nedenlerle açıklanır.

Standart

Doğanın nedenleri hakkında bilgisizliklerini itiraf edecekleri yerde, hakkında hiç olmazsa bir fikir edinebildikleri doğayı incelemek yerine hayal dünyasında bilinmeyen bir neden aramaya giden din imamlarının mantıkları kadar şaşılacak hiçbir şey yoktur. Gördüğümüz olayların yaratıcısı tanrıdır demek, bu olayları gizli bir nedene bağlamak değil midir? Tanrı nedir? Bir ruh nedir? Doğayı ve yasalarını inceleyiniz. Doğada, doğanın içyüzünü görüp seçtiğinizde, fikirlerinizi aydınlatmak şöyle dursun, tersine, fikirlerinizi daha çok karışıklığa ve kendi kendinizi anlamak olanaksızlığına düşürecek olan “doğaüstü” nedenlere başvurmayınız. Doğaüstü nedenler aramayınız.

“Bir tanrı olmaksızın doğanın açıklanması mümkün değildir” diyorsunuz. Bu, pek az anladığınız her şeyi açıklamak için hiç anlamadığınız bir nedene, bir etkene ihtiyacınız var demektir. Siz karanlık olan bir şeyi, karanlığı iki katına çıkararak görmek ve seçmek iddiasında bulunuyorsunuz. Düğümleri çoğaltarak, bir düğümü çözdüğünüzü sanıyorsunuz.

Bir tanrı’nın varlığını bize kanıtlamak için, ayrıntılı botanik kitaplarını kopya ediniz. İnsan vücudunun inceden inceye, uzun uzadıya açıklanmasına giriniz. Sonra suların akıntısına hayranlıkla bakmak için yeryüzüne dönünüz; kelebeklerin, böceklerin, poliplerin, içinde tanrınızın büyüklüğünü bulduğunuzu saydığınız organlaşmış zerrelerin önünde dünyayı unutmaya dalınız. Bütün bu şeyler bir tanrının varlığını kanıtlamayacaktır. Bütün toplamı evren olan sonsuz karmaşık birleşmelerle çeşitli şeyler meydana getiren etki ve maddelerin çeşitliliği hakkında sahip olmanız gereken fikirlerden yoksunsunuz. Bu, doğanın ne olduğunu bilmediğinizi kanıtlayacaktır. Mikroskopla donanmış olduğunuz halde bile, doğanın, gözlerinizin ancak pek az bir kısmının gördüğü çok sayıda varlık meydana getirmeye güçsüz olduğuna hükmettiğinizde, doğanın kuvvetleri hakkında hiçbir fikre sahip değilsiniz demektir. Sözün kısası, bu nitelik kanıtlayacaktır ki, hissedilmesi ya da bilinmesi mümkün olan etkenlerden habersiz bulunduğunuzdan, hakkında gerçek bir fikir edinmeniz hep olanaksız olacak bir etkeni kastettiğiniz bir kelimeden (Tanrı) yardım almayı daha kolay buluyorsunuz.

Jean Meslier (1664 – 1729)

Derleyen “Dehrice

Doğa ve Doğaüstü

Standart

İnançlılarla tartışırken pek çok tartışmanın bu noktada düğümlendiğini farkettim. Özellikle bilimsel konularda tartışma yapıldığında, inançlı kişi bilimin açıklayamadığını düşündüğü birşeyleri gündeme getiriyor ve birşeyi bilimin açıklayamadığını gösterdiği takdirde her nedense kendi teist tezleriyle ilgili birşeyler kanıtladığını zannediyor.

Pek çok kez, inançlının getirdiği ve bilimin açıklayamadığını iddia ettiği konuda teistin bilimsel bilgilerinde eksiklik gözleniyor. Yani aslında bilimin güzel bir şekilde açıkladığı pek çok konuyu da teist bilimin açıklayamadığı konu zannediyor. Bu bazen teistin bilimsel konulardaki bilgi eksikliğinden, bazen yaratılışçı medyanın propagandalarının yol açtığı bilimsel şartlanmalardan, bazen ise merak edilen konunun teknik ayrıntılarının fazlalığından kaynaklanıyor. Ya da bu faktörlerin birkaçı bir arada bulunabiliyor. Özellikle evrim ve biyoloji ile ilgili konularda bu durum daha çok dikkat çekiyor. Çünkü yaratılışçı medyada teistleri kendilerinden emin hissettirecek pek çok çarpıtılmış ve yalan yanlış sunulmuş, içlerinde bilimsel terimler geçen ama kendisi bilimle ilgisiz yazilar ve bilgiler bulunuyor.

Fakat sorun ne olursa olsun, konu ister bilimsel açıklaması olan fakat teistin bunun farkında olmadığı bir konu olsun, isterse gerçekten de bilimin henüz çözemediği bir konu olsun, asıl sorun başka bir noktada toplanıyor. Sorun, teistin bilimsel açıklaması olmadığını düşündüğü konuları şu veya bu sebeple Tanrı’nın varlığına delil olarak görmesi. Aslında gördüğü tam olarak bu değil teistin. Teist sadece, bilimsel açıklaması olmayan şeylerin altında doğaüstü bir faktör görüyor. Konunun gerçekten de doğal bir açıklaması olup olmadığı meçhul, eğer yoksa ileride bulunup bulunmayacağı meçhul, bulunmasa bile bunun olayın altında doğaüstü bir faktor olduğu anlamına gelip gelmediği meçhul, doğaüstü bir faktörün olaydan sorumlu olduğu farzedilse bile, bu doğaüstü faktörün ne tür birşey olduğu meçhul. Fakat bu kadar bilinmeyene rağmen, teist yine de, açıklaması olmadığını düşündüğü birşeyin altında kendi dininin Tanrısını bulabiliyor. Bunun yönlendirilmis ve şartlanmıs bir düşünce şekli olduğu gören için çok açık ama şimdilik bunu gözardı edelim ve ortada bilinmeyen olduğu durumlarda (ki bilinmeyenin gerçekten de varolduğunu farzediyoruz burada, yani teistin cehaletini görmezden geliyoruz ve gercekten de bilimin açıklayamadığı bir konudan bahsettiğimizi farzediyoruz), bu durumun bilinmeyenin altında doğaüstü bir faktör aramayı geçerli kılıp kılmadığına bakalım.

“Naturalizm” (Doğalcılık) ve “Supernaturalism” (Doğaüstücülük)

Bunu incelemek için, önce bir felsefi tanımlama yapmalıyız. “Naturalizm” (Doğalcılık) ve “Supernaturalism” (Doğaüstücülük) olarak ifade edilebilecek iki bakış açısı vardır felsefede. Doğalcılık adından da anlaşılabileceği gibi, her şeyin doğal bir sebebe indirgenebileceğini söyler. Nesneler, olaylar, hatta değer yargıları gibi soyut şeyler dahi, doğacılık bakış açısına göre doğada varolan gerçekler ve somut varlıklarla etkileşim bağlamında açıklanabilir. Bunun daha özel bir biçimi olan materyalist naturalizme göre ise madde varolan tek gerçekliktir. Evrendeki her şey ve tüm kanunlar maddeye indirgenebilir.

Doğaüstücülük ise bunun tam tersi anlaşılabileceği gibi. Bu bakış açısına göre olaylar, kavramlar ve değerler doğaüstü güç ya da güçlerin veya doğaüstü bir otoritenin varlığını gerektiyor. İlk bakışta doğal açıklamalar kabul edilebilir, ama derine inildiğinde her şeyin özünde ve temelinde doğaüstü bir güç ve düzen vardır bu bakış açısına göre.

Ayrıca doğaüstücü bakış açısına göre doğaüstünün kabulü temel önkabullerimizin zorunlu bir sonucudur. Onlara göre dünyaya ilişkin en temel önkabullerimiz, bizi zorunlu olarak doğaüstünün kabulüne götürür. Naturalistlere göre ise, doğaüstünün kabulü zorunlu önkabullerimiz arasında değildir.

Bu iki bakış açısı arasındaki fark, teistlerle ateistler arasındaki temel farkı oluştuyor bana göre. Ateistler daha çok naturalist bakış açısını benimsiyorlar. Doğanın varolan tek şey ve her şey olduğunu düşünüyorlar. Ve doğayı açıklamak için doğa dışı herhangi bir faktöre gereksinim olmadığını düşünüyorlar. Teistler ise doğaüstücü bakış açısını benimsiyorlar ve varolan gerçekliğin dışında ve ötesinde, onu kapsayan bir doğaüstü gerçeklik olduğunu ve bu doğaüstü gerçeklik olmadan evrenin açıklanamayacağını düşünüyorlar.

Bu iki bakış açısı birbirine zıt ve bir arada varolamayacak şeyler. Yani kişi ya birini, ya da diğerini kabul etmek zorunda. Temel sorun bu iki dünya görüşü arasındaki uyuşmazlıktan kaynaklanıyor.

Peki bu iki bakış açısı arasında bir tercih yapabilir miyiz? Hangisi gerçeği temsil etmektedir ve bunu nasıl anlayabiliriz?

Önkabuller

Her düşünce ve bu düşünceyi ifade etmek için kurduğumuz her cümle, bazı önkabullerin varlığını gerektirir. Birine “Buzdolabından bana bir kola getir” dediğinizde, bu ifade birkaç önkabulde bulunmaktadır. Karşınızda konuştuğunuz bir kişi bulunduğunu, konuştuğunuzda bu kişinin sizi anlayacağını, bu talebinizi yerine getireceğini, bu kişinin bu talebi yerine getirmeye muktedir olduğunu, ortada bir buzdolabı bulunduğunu ve bu buzdolabının içinde kola bulunduğunu farzetmektesiniz böyle bir cümle kurarken.

Felsefi tartışmalar, daha çok kullanılan dilin ve kelimelerin ifade ettiği anlamların analizi üzerine kurulmaktadır artık günümüzde pek çok durumda. Dolayısıyla, bu işlem önkabullerin analizini gerektirmektedir. Zorunlu ve zorunlu olmayan önkabuller, bu sebeple çok önemli bir ayrımdır. Yani hangi önkabuller olmazsa olmaz şeylerdir, hangileri keyfidir.

Zorunlu önkabuller, temel olarak dört tanedir. (Burada zorunludan kasıt, bu önkabullerin kabul edilmemesi durumunda ortaya kendisiyle çelişen bir döngü çıkmasıdır).
1) Mantık kurallarının geçerliliği (Ki bunlar kısaca şu üç kanunla özetlenebilir: 1) A, A’dır, 2) A, non-A değildir, ve 3) A ile non-A bir arada doğru olamaz)
2) Başka zihinlerin varlığı
3) Başka zihinlerle ortak bir kavramsal dünyanın varlığı
4) Bu kavramsal dünyanın değişmezliği (stabilitesi)

Bu önkabuller, ister naturalist, ister supernaturalist olsun, herkesin, tum insanların konuşurken ve iletişim kurarken yaptıkları önkabullerdir. Bunlar olmadan, zaten fikir iletişimi, hatta düşünce dahi mümkün değildir.

Öyleyse, eğer doğaüstücülerin fikirleri doğruysa, doğaüstü fikri ya bunlardan önce gelmeli, ya da bunlardan doğrudan çıkmalıdır.

Doğaüstü fikrinin bunlardan önce gelmeyeceği açıktır. Çünkü Tanrı veya herhangi bir doğaüstü kavramı daha tartışmaya, hatta tanımlamaya başlamadan önce yukarıdaki önkabullere sahip olmak gerekmektedir. Demek ki ilk olasılık geçerli değil. Öyleyse ikinci olasılığı değerlendirmeli ve doğaüstü fikrinin, bu önkabullerden doğrudan çıkan birşey olup olmadığına bakmalıyız.

Bunu günlük hayattan alınmış bir örnek üzerinde inceleyelim. Diyelim ki bir Çinli adam var karşımızda. Kendisi Çin’in orta kesimlerinde bir yerde yetişmiş ve temel matematik ve bilim eğitimi almış olmasına rağmen, kendi ulkesi dışında hiçbirşey bilmiyor. Bizlerin kültürüne, tarihine, diline yabancı. En azından bizlerin Çin’e, Çin’in kültürüne, diline ve tarihine olduğumuz kadar yabancı bize. Bir taoist olarak yetiştirilmiş ve bu yüzden de Tanrı ve Tanrılar fikrine yabancı.

Deneyimizin özü, bu kişiye islamı ve Tanrı inancını öğretmek üzerine kurulu. Konu, bu kişiye bunları öğretip öğretemeyeceğimiz veya ikna edip edemeyeceğimiz değil, bu kişiye bunları öğretirken neye dayanacağımız yönünde. Doğal olana mı, doğal olmayan, doğaüstü olana mı?

Nereden başlarsınız? Bu kişiye ne dersiniz? Neler anlatırsınız? Anlattıklarınız doğaya, gözlenebilir ve tecrübe edilebilir olan şeylere mi dayanır, yoksa doğaüstü şeylere mi? Kuran’ın gerçekten Tanrı sözü olduğuna bu kişiyi nasıl inandırırsınız?

Eğer objektif biçimde duruma bakarsanız, doğalcılığı ve gözlenebilir dünyanın devamlılığını önkabul olarak farzetmek zorunda olduğunuzu göreceksiniz. İkinizin de dünyada aşağı yukarı aynı temel tecrübelere sahip olduğunuzu farzetmeden kendisine örnek dahi veremeyeceğinizi ve birşey anlatamayacağınızı farkedeceksiniz. Yani ister istemez doğal olanı öne koymaktasınız, oradan doğal olmayana ulaşmaktasınız. Durum bunun tersi değildir.

Doğal ve Doğaüstü

Demek ki doğal olmayan, doğalcı bakış açısının savunduğu gibi “ekstra” birşeydir, “fazladan” birşeydir. Temel dayanak değil, sonradan ortaya çıkan ve dünya görüşüne eklenen birşeydir. Dolayısıyla da, bu fazladan faktörü hesaba katmadan dünyanın anlaşılıp anlaşılamayacağına bakmak öncelikli ve temel tavırdır.

Kısacası, doğaüstücü kesimin temel tezi, yani doğaüstü fikrinin en temel anlayışımızda ve önkabullerimizde bulunduğu ve beynimize işlenmiş olduğu fikri yanlıştır. Peki sonradan da olsa, yine de doğaüstü fikrini dünya görüşümüze katmanın bir gerekcesi var mıdır? Bizi doğaüstü fikrini kabule götürecek başka herhangi bir faktör var mıdır?

Bilindiği gibi, doğaüstü fikri açıklanamayan konularda gündeme getirilir. Bilinmeyenler inançlının silahı ve dayanağıdır. Ortada bilinmeyen varsa veya inançlı bilinmeyen olduğunu düşünüyorsa, bunun bir doğaüstü fikrini gerekli ve zorunlu kıldığını düşünür inançlı.

Farzedelim ki tüm gözlem ve açıklama çabalarımıza rağmen ve beynimizin tüm kapasitesini kullanmamıza rağmen, bir olayı açıklayamıyoruz. Bu ne demektir? Doğa içinde kalarak ve doğal faktörlere dayanarak bu olayın açıklaması yapılamaz, demek ki doğaüstüne dayanmalıyız mı demektir, yoksa ortada çözemediğimiz bir problem var ve mevcut bakış açımız ve elimizdeki mevcut bilgiler bu problemi çözmeye yetmiyor mu demektir?

Tecrübeden biliyoruz ki, pek çok konuda çözümsüz görünen problemlerle karşılaşırız. Çocukluktan itibaren hayatımız bu tür tecrübelerle doludur. Elimize bulmaca şeklinde bir oyuncak verilmiştir çocukken ve ne kadar uğraşırsak uğraşalım çözememişizdir. Hatta o çocuk aklımızla o bulmacanın çözülemeyeceğine kanaat getirmişizdir. Ya da kullanmasi karışık bir elektronik alet satın almış ve o kadar kurcalamamıza rağmen kullanmayı başaramamışızdır. Elimizdeki tüm gözlem ve deney gücümüzü kullanmış, beynimizin tüm kapasitesini kullanmış, fakat yine de aleti kullanmayı başaramamışızdır. Hatta aletin bozuk olduğuna kanaat getirmişizdir.

Fakat bir de şöyle tecrübelerimiz yok mudur? Örneğin o aletle ugraşmayı bırakıp, aradan biraz zaman geçtikten sonra aklımıza birden yeni bir fikir gelmesi ve gidip onu denedikten sonra aleti kullanmaya başladığımız veya çözülmez zannettiğimiz bir bulmacayı bir süre sonra çözdüğümüz, baştan hiçbir açıklaması ya da çözümü olmadığını düşündüğümüz ve düşünsel olarak tamamen tıkandığımız bir konuda aradan biraz zaman geçtikten sonra başka alternatifler görmeye başladığımız, hatta sorunun probleme temel yaklaşım şeklimizde olduğunu sonradan keşfettiğimiz durumlar az mıdır hayatta?

Tüm bunları hatırlayıp, çözülmemiş ve açıklaması olmayan bir olaya baktığımızda, o olayın da bu tür birşey olabileceğini farzetmek mi daha mantıklıdır, yoksa bu problemin doğa içinde kalarak çözümü yok, açıklama için doğaüstü faktörleri kullanmamız gerek demek mi daha mantıklıdır?

Bize su anda çözümsüz görünüp de, daha sonra çözümlü görünen olaylar olduğunu bilmemize rağmen, neden her çözümsüz olayla karşılaştığımızda olayın altında doğaüstü faktor arama eğiliminde olalım? Böyle bir kabule bizi zorlayan ne vardır? Dikkat edilirse böyle bir kabule bizi zorlayan hiçbirşey yoktur. Zorlayan degil ama teşvik eden birşey vardır, o da problemin çözümsüz gözükmesidir. Fakat bir problemin çözümsüz gözükmesinin, gerçekten de çözümsüz olduğu anlamına gelmediğini sayısız örnekten ve tecrübeden biliyoruz. Buna rağmen pes edip doğaüstüne sarılmak nasıl bir tavırdır ve nasıl bir gerekçedir, bunu bir de bu bakış açısından düşünün.

Ayrıca, dediğimiz gibi, çözümsüz bir problemde doğaüstüne sarılmak bir çözüm değildir, bir pes ediştir. Çünkü birşeyi doğaüstüyle açıklamak aslında açıklamamaktır. Sadece açıklıyormuş gibi görünüp kendini kandırmaktır.

Ayrıca, her şeye rağmen yine de farzedelim ki doğaüstü bir açıklama yapmaya karar verdiniz. Elinizdeki tek veri bu olayın mevcut kosullar altında doğal faktörlere dayanarak açıklanamaması olmasına rağmen, buradan çıkıp da nasıl bir spesifik doğaüstü açıklamaya ulaşabilirsiniz? Doğaüstü, adı üstünde doğaüstüdür. O kadar geniş bir olasılık yelpazesini kapsar ve o kadar netlikten uzaktır ki, aslında ortada bir açıklama yoktur. Doğaüstü bir açıklama yapmak için, daha önceden uydurulmuş, ya da biryerlerden hazır alınmış doğaüstü kavramlara ihtiyaç vardır. Eğer böyle bir kavram yoksa, yeni birinin icat edilmesi gerekecektir çünkü. Fakat varsa, dikkat ederseniz bu kavramın seçimi tamamen keyfidir. Kişinin geleneklerine, düşünce alışkanlıklarına, geçmişine, bildiklerine, bilgi düzeyine, hayat tecrübesine, vs. dayanır. O doğaüstü faktor birisi için hayalet, başka biri için cin ya da şeytan, bir başkası için uzaylılar, başka biri için ise Tanrı olabilir. Ya da bir ilkel kabilede yaşayan bir birey için, kabilenin dışındakı büyük agacın ruhu olabilir. Bunların hangisidir doğru olan? Bunların herhangi birini diğerine tercih etmeye bizi itecek ve önyargılardan ve geçmişten gelen şartlanmalardan arınmış, objektif bir yol var mıdır? Yoksa aslında bunların hepsi keyfi ve uydurma olan seyler midir?

Bir de olaya böyle bakın ve elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, doğalcılık mıdır daha mantıklı olan ve tercih edilmesi gereken, yoksa doğaüstücülük mü?